"Sadece senin seçtiğin insanlara değil, hayatın karşılaştırdığı
kişilere de aynı ölçüde yardım etmelisin. "
"Atın hızlı ama çölde tökezleyebileceğini, devenin ise yavaş,fakat menzile mutlaka ulaşabileceğini aklından çıkarmamalısın..."

Lise yıllarımda tuttuğum kırmızı kaplı hatıra defterimin satır aralarında her zaman dikkatimi çeken iki cümleydi bu;
Abdullah Öğretmen'imin cümleleri...

Konuştuğunda bile kelimelerini özenle seçen bir insan için, ferasetli cümleler
kurmak yadsınamazdı. Kendine has üslubuyla bir ekoldü bizler için. Onu diğer müdürlerden ayıran özellikleri vardı:
Orta boylu, hafif kır saçlı, kalınca bıyıklı, gözlüklü, babacan tipli bir öğretmendi. Ancak müdürlük makamı ona geçici bir süreliğine verilmiş gibi davranır, nadir zamanlarda odasında otururdu. Bazen okul bahçesindeki ağaçları ulayan bir bahçıvan, bazen öğrencilerin sayısız poblemiyle becelleşen bir öğretmen, bazen de kalorifer kazanını tamir eden bir tamirci olurdu. Okul müdürü olması böylesine renkli ve çok yönlü bir kişilik olmasına hiç engel teşkil etmiyordu; bizler için O "Okul Müdürü Abdullah Bey" değil, her zaman Abdullah Öğretmen'di.

Annem, yaprak sarmalarını bir saklama kabına yerleştirirken,fırından çıkan böreklerle ilgilenmek bana düşmüştü. Bu arada annemin öğütleri arka arkaya geliyordu.
— Aman kızım sakın öğretmenlerinden habersiz bir
yere gitme!
— Aman arkadaşlarından ayrılma!
— Çantana kimliğini koymayı unutma!
— Adresimizi, telefon numaramızı not et!
"Tamam, anne!" demekten oldukça yorulmuştum. Annemin gereksiz öğütleri ve saçma sapan takıntıları diye düşündüğüm o sözlerin önemini ancak anne olunca anlayabildim. Lise son sınıftaydım. Bu gezi, okul yıllarıma ait belleğimde yer eden güzel bir anı olacaktı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiriyle hayranlığımın arttığı Bursa'da, "o zaman"ı doya doya yaşayacaktım. Benim için çok güzel bir fırsattı bu. Kendimişanslı hissediyordum. Geceyle sabahın birleştiği bir vakit yola çıktık. Mahmur gözlerle bindiğimiz otobüsten, yarım saat sonra şarkılar ve kahkahalar yükseliyordu. Ne de olsa öğretmenlerimize gizli yeteneklerimizi gösterme çabası vardı hepimizde. Ön koltuklar onlara ayrılmıştı. Birçok öğretmenimiz geziye katılmıştı. Ayten Hanım, Hürriyet Hanım,Ertuğrul Bey, Cemal Bey ve Musa Bey... Ama Abdullah Öğretmen'i göremedik. Oysaki bu gezinin tertip edilmesi için ne kadar uğraştığını iyi biliyorduk. Daha sonra öğrendik ki -o dönemlerde okullarda yapılan- devlet parasız yatılılık sınavında okulda bulunması gerekiyormuş.Okulumuzun müdür yardımcısı Musa Bey, Onun daha sonra özel bir araçla geziye katılacağını söyledi de sevindik.Okul gezilerinin kendine has bir gizemi vardı benim için. Ailenin desteğini hissetmeden, kendi başına varolmanın,bir yerlere gidip, maceralara atılmanın bir yolu gibiydi sanki. Öğleye doğru Bursa'daydık Tarihin ve tabiatın kol kola raksettiği bir kenti kısa bir sürede içimize sindirmeye çalışacaktık. Ulu Camii'nin büyüleyici atmosferinden henüz kurtulmadan, kendimizi Emir Sultan'da buluverdik. Sadece isimlerini duyduğumuz yerlerin ve velilerin önemini, tarih öğretmenimiz Musa Bey'in kendine özgü üslubuyla, daha iyi kavrıyorduk.Gündüzün son demlerinde Osman Gazi'nin türbesindeydik. Abdullah Öğretmen'imiz de nihayet gezi kafilesine katılmıştı. Yorucu bir yolculuk geçirdiği her halinden belliydi.Türbenin çeşitli ağaçlarla donatılmış bahçesinde, bir duvarın dibine dayandı ve;
—Arkadaşlar, Bursa ne kadar güzel bir şehirmiş değil
mi? İnsanın bir yolunu bulup buralarda kalası geliyor, dedi.
Bu sözler hepimizin hafızalarına nakış gibi işlenmişti.Yoğun ama keyifli geçen ilk günden sonra hepimiz kalacağımız öğrenci yurduna gittik. Bu şehir şiir okuma merakımı perçinlemişti sanki. O gece yatağıma girdiğimde Ömer Bedrettin Uşaklı'nın "Bursa'da Akşam" şiiri dökülüyordu dudaklarımdan:

"Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi
Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam.
Göklerde ne bir nefes, ne de bir kanat sesi
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam!"

Gezinin ikinci gününde bizi yoğun bir program bekliyordu. Abdullah Öğretmen'in geziye geç katıldığından mıdır,yoksa Bursa'ya olan derin ve manalı bağlılığından mıdır bilinmez yeni yeni yerler teklif ediyordu gezmek için.Uludağ'ın zirvelerinde, içimizdeki ideallere kavuşmak için ne kadar çok çalışmak zorunda olduğumuzu hissettik adeta. Hatta Abdullah Öğretmen'in hatırlattığı o Cenap Şahabettin'in sözü hafızalarımıza silinmeyecek şekilde kazındı:
"Arkadaşlar, zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir. Sizler de hedeflerinize ulaşmak için gerekiyorsa süzülecek, gerekiyorsa sürüneceksiniz. " Her haliyle bizlere örnek oluyordu Abdullah Öğretmen. Dişini tırnağına takmış pek çok güçlüğe göğüs germişti. O, zor bir çocukluk devresi geçirmişti. Ardından hem okumuş hem de çalışıp ailesine katkıda bulunmuştu. Hani derler ya; feleğin çemberinden geçmişti genç yaşında. Zaten olaylara bakışındaki olgunluk ve ileri görüşlülük de bu durumdan olmalıydı. Serinkanlıydı. Yaşımızın verdiği heyecanla devirdiğimiz çamları, ustalıkla düzeltebiliyordu. "Biz gençken..." diye başlayan cümleler kurmazdı. Yaşadığı anın gereğini yapar, çağın dışında kalmaz, ama özünden ve kimliğinden de taviz vermezdi. Galiba onun en beğendiğim yanı da buydu. Hem geleneklerine sahip çıkan yağız bir Anadolu erkeği, hem de küreselleşen dünyada yerini almaya çalışan, yeniliklere açık medeni bir beyefendi...

Ona baktığımda vakur ve kendine güvenli yüz ifadesinin altında, gizli bir mahcubiyet sezmişimdir hep. Öğrencileriyle diyalogunda orta yolu bulmayı başarmıştı. Bizlere bir baba gibi yakın olurken, öğretmenimiz olduğunu da sürekli
hissettirmişti. Bir öğrencinin sayısız hatalar yapmasını hoş karşılayabilir ama yalan söylemesini asla kabullenemezdi.
Dürüstlük ve temizlik onu anlatmaya yetecek iki kelime olmalıydı. "Okul Müdürü Abdullah Bey" olarak da, diğer öğretmenlerimiz tarafından sevildiğini biliyorduk. Öğretmenler arasında her fırsatta arkasından konuşulan, eleştiri bombardımanına tutulan bir müdür değildi. Her zaman adaletli olmaya çalışır, öğretmenler arasında ayrım yapmazdı. Yanından hiç ayırmadığı "akıl defteri" sayesinde meslekî bilgi ve birikimlerini diğer arkadaşlarıyla paylaşmaktan mutluluk duyardı.

Edebiyata ve musikiye çok meraklıydı. Bazen okunan iki beyitle gözleri yaşarır, bazen de dinlediği bir kahramanlık öyküsüyle, cevval bir Türk askeri kimliğine bürünürdü. Abdullah Öğretmen sadece duruşuyla bile bize pek
çok şey öğretti. Ben onunla öğretmenlik mesleğini daha çok sevdim. Zira tek gayesi dersini öğretmek olmayan, öğrencilerini zorlu bir yaşam mücadelesine doludizgin hazırlayan bir şahsiyetti O. Yüreği sevgi ve merhamet doluydu. Okulun pansiyonunda kalan, özellikle de yetim olan çocuklar ona boşu boşuna "baba" demiyorlardı.
Zihnimde, "Abdullah Öğretmen" profilini belirginleştirirken arkadaşımın sesiyle irkildim:
— Nurdan, duydun mu Müdürü? Şimdi Kültür Park'a
gidiyormuşuz.
"Evet, çocuklar" dedi Müdürümüz ve ekledi:
— Burası son durak! Bursa'nın tarihi ve turistik yerlerini gezerken eminim ki iyice yoruldunuz. Şimdi bu parka gireceğiz. Gezinin sonunda lûnaparkta belli bir süre eğlenebilirsiniz.
Fazlasıyla hakettiniz bunu. Yalnız şöyle bir kenara oturalım da sizin için aldığım şu şeftalileri yiyin bakalım. Sonra
Müdürümüz bizi Bursa'ya götürdü de şeftali ikram etmedi demeyin ha! Kırk beş kişilik gezi ekibimizin her birine tek tek eliyle sundu meyveleri Abdullah Öğretmen. Onun cömertliği ve nezaketi bir kez daha bizlerde hayranlık uyandırmıştı. Diğer öğretmenlerle birlikte gruplara ayrılıp birkaç saat sonrası için sözleştiğimiz anda Abdullah Öğretmen'in yüzünde acı bir tebessüm dikkatimi çekti. Anlam veremediğim hüzünlü bir bakışla bizleri uğurladı sanki...
— Haydi, gençler siz ilerleyin ben de arkanızdan geliyorum. Lûnaparkların çocuklara has eğlence merkezleri olduğunu kim söylemiş, hepimiz 15- 16 yaşlarındaydık ama coşkunun ve heyecanın iç içe yaşandığı bu parkta yaşın ne önemi vardı ki; iki günün yorgunluğunu çıkarıyorduk. Hepimiz, "iyi ki bu geziye katılmışız" diyorduk içimizden.Uzaktan, bir adamın yanımıza doğru koştuğunu fark ettik. Yaklaşınca bizim otobüsün şoförü olduğunu anladık.
Yüzü kül gibiydi. Omuzları iki yanına düşmüş, gözleri donuklaşmış, dudakları sarkmıştı. Kötü giden bir şeyler olmalıydı.Çünkü Süleyman Amca yol boyunca güler yüzü ve neşeli sohbetleriyle gezimize renk katmıştı. Onu böyle bir yüzle görmek bizleri de telaşlandırdı. Ağzını açıp bir şeyler söylemesine gerek kalmadan hoparlörden gelen sesle irkildik.Bizim okulun adını anons ediyorlar ve parkın merkezine toplanmamızı istiyorlardı. Yaklaşık üç dakika önce "iyi ki buradayız" diye sevinen ve mutluluk naraları atan bizler gördüğümüz manzara karşısında "keşke burada olmasaydım" demek zorunda kaldık.Yerde bir ceset vardı; üzeri gazete kâğıtlarıyla örtülmüş, teşhis edilmeyi bekleyen. O an kanımın donduğunu hissettim. Ağzımda az önce yediğim şeftalinin tadı vardı hala. Yerde ise bana şeftali uzatan ellerin cansız bedeni. Gözyaşlarımla
mücadele etmem yersizdi. Onu teşhis edip, bu bizim "Abdullah Öğretmen" diyebilmek hayatım boyunca yaptığım ve yapacağım en zor iş oldu. Az önce, "Nihayet gezimizin son durağına geldik. " diyen öğretmenimiz meğer kendi yaşamının son durağında olduğunu hissetmişti. Koca bir ömrün, kısacık bir zamanda bitivermesi, Azrail'in zamana ve mekâna meydan okurcasına, insanoğluna aciz olduğunu haykırması oldukça dikkat çekiciydi. Hepimiz çaresiz, hepimiz acı, hüzün ve yaş dolu gözlerle sadece uzun uzun bakabildik
Büyüleyen, cezbeden, kendine sımsıkı bağlayan bu dünyaya "yalan dünya"demekten başka ne yapabilirdik ki...

"Buyurun Hocam, galiba rahmetlinin ceketi"
Polis memurunun verdiği bu acı emaneti alan Musa
Öğretmen'in yere yıkılmamak için çaba göstermesine rağmen, gözlerinden damlayan yaşlar, şok geçiren bizler için de patlama noktası olmuştu. Kimimiz baygınlık geçirmiş, kimimiz ağlama krizine girmiştik. Bazılarımız hala rüya gördüğünü bile düşünüyordu. Ancak bu yaşananların gerçeğin ta kendisi olduğunu dönüş yolunda çok daha iyi anladık. Zira gezi boyunca Musa Öğretmen'in yanında oturan Abdullah
Öğretmen artık yoktu. Ne hazindir ki; O, bir yolunu bulup Bursa'da kalmayı başarmıştı. Sanki bizlere eşlik etmesi için de tozlanmış ceketini bırakmıştı. Hayata hep gülümseyen, çevresine sevginin ve dostluğun doyumsuz tadını yaşatan, sabrıyla, azim ve gayretiyle dimdik ayakta duran bir insandı o. Sonsuz hayat yolculuğunun dünya molasında iyi ki öğretmen olmuştu. Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmemeyi öğretti öğrencilerine. Onurlu yaşayıp,
onurlu ölmeyi gösterdi kendisiyle. Belki hayatında değeri yeterince bilinmedi ama ömrü boyunca vermek istediği mesajları galiba ölümüyle hatırlattı insanlara. Ne mutlu, güzel yaşayıp, güzellikler bırakarak dünyayı terk edenlere!...

Ne acı, kaybetmek için sahiplik
Ölümlüyü sevmek ne korkulu iş
Hayatım püf desen kopacak iplik
Çıkmaz sokaklarda varılmaz gidiş.
(N. F. KISAKÜREK)

NOT: Yazarın Bu hikayesi 2007 yılında Eğitim-bir-sen tarafından düzenlenen öğretmenlik anıları yarışmasında Yozgat il birincisi olarak Yüreğimdeki Resimler kitabında yayınlanmıştır.

Nurdan Uslu
Burası Son Durak - Hikayeler - Yaşamdan Hikayeler - Nurdan Uslu

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 286
favori
like
share