Psikanaliz ve Kirliyiz

Benim düşlerim beni bağlar. Yasaklarım banadır. Kendi sınırlarımı çizmişim, aşmamışım veya aşmışım kime ne ki? Yağmur yağsa üzerime, kar düşse; üşümesi, ıslanması beni sardıktan sonra, gerilmişse tüm hislerim ne olur ki? Öfkelerim, kinlerim de beni bağlar. Tutkularım, sevdalarım gibi. Freud boşuna uğraşmış yıllarca. Neyine gerek senin manik-depresif psikanalizin redaksiyonu. Boş ver üstat, Eylül Eylül kalsın, Mayıs Mayıs. Benim süper egom değil mi benim egomla çarpışan? Ve benim ayrılıklarım değil mi ihanetlere gülüp geçen?

İklimler birbirini kovalıyor amansızca. Pervanesine takılmış gidiyoruz umutların, sancıların pervasızca. Her umut bir sancılı bekleyiş ve her sancılı bekleyiş umulanı bulmayı garanti edemiyor. Ve biz mi bekliyoruz umudu yoksa umut mu sancıların kucağında? Sonunda her şey birleşiyor. Ya mavide, ya kahverengide. İşte sorunlar da sonun başlangıcında başlıyor. Toprağa mı sarılmak, yoksa gökyüzünün elinden mi tutmak? Kuşların özgürlüğü çeker insanı fakat diğer taraftan biz kurtulmaya çalıştıkça çamur da yapışkanlığında inatçıdır. Kim kazanacak o halde? Kazanan veya kaybeden olacak mı? Ya bütünselliğimizi üleştireceğiz toprakla, ya da eksileceğiz her eksilen paylaşımda yitirdiğimiz göksel diyarların engin ve ulaşılmaz özleminde. Özlemlerin ulaşılmazlığı da hür olmasından kaynaklanıyor. Bütün serbestiyetiyle kuşatarak bilincimizi yağmalıyor belki de. Bizimse ihtiraslarımız yapabileceklerimize değil de yapamayacaklarımıza kenetleniyor. Elde edemeyeceklerimize. Aksi takdirde ihtiras olmazdı zaten. Ki, tutkunu olduğumuz heveslerimizden de soyutlanmayı hiç düşünmüyoruz. Parmaklarımızın arasından akıp giden hayatlarımızı ereklerimiz doğrultusunda yönlendirmekten sakınmıyoruz.

Her sevgiden bir çıkar payı umuyoruz. Umduğumuz gerçekleşmediğinde sevilen birden nefret edilene dönüşüyor. Riyamızı kanıksamışız, sorgulamıyoruz bile. Nedenselliğin uçlarına dokunmaya cesaret edemiyoruz. Hümanistlikte bayrağı kimseye kaptırmayız. Sevgiden, barıştan, yaşama hakkından, ırk kardeşliğinden dem vururuz; sinekleri topluca imha eder, böcekleri zehirler, örümcek yuvalarını yıkarız. Aman, tenimiz kaşınmasın, midemiz bulanmasın, göz zevkimiz bozulmasın. Bir bakıma Yahudi mantığı güdüyoruz farkında olmadan. Bizden başka her şey sebepsiz yaratılmış gibi. Aslında tiksindirici olan bizden başkası değil. Bari bulutlara dokunmasak da, onlar temiz kalsa. O zaman belki gökyüzünün asaleti özlem olmaktan çıkar da tutar elimizden, arındırır bizi maviliğin duruluğunda. Kirliyiz çünkü hepimiz. Ve hiç umursamadan kirlenmeye ve kirletmeye devam ediyoruz kendimizi ve çevremizi...

BİLMEK gerekli. Düşünebilmek. Anlatabilmek ve hissedebilmek. Tolstoy üstadın söylediği gibi insan birini sevmiyorsa uyuyor demektir. O da bu uykunun derecesini belirtmeyi unutmuş. Rüya kaçıncı safhada gelecek ve kâbusa dönüşmeden devam edecek mi? Aslında burada da bir antimoni söz konusu. Uyanırsan rüya göremezsin. Gördüğün hayalden ibaret kalır kendi bilinçaltında oluşturduğun. Tatlı bir rüya görmek için uyursan; yalnızca rüya görürsün zaten. Hem Tolstoy'un doktrinini baz aldığımızda uyuduğuna göre sevmiyorsun demektir. Ayrıca düşün nahoş olmayacağının da herhangi bir teminatı yok. Gerçi düşlerde düşlerle yaşamak da uyurgezerce bir budalalıktan başka bir şey olmasa gerek. Sonuçta uyanınca bütün düşler kaybolur. Bu konuyu Freud' a bir danışmalı. Belki şu yaşadığımız an bile rüya içre bir düştür. Kim bilir?

leoankaralim leoankaralim
Üyenin Yeni Konuları Lutfen Yardim Einstein! Ölçü Kuşlar
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 403
favori
like
share
ByStranqe Tarih: 11.06.2005 15:51
ElleRiNe EmeqiNe SaqLıK ArKaDa$ıM