dini bilgiler - islamda fakire yardım

Yüce Allah; akıl, fiziksel yapı ve benzeri birçok hususta insanları farklı yarattığı gibi, dünya nimetlerinden yararlanma konusunda da farklı yaratmış ve bu gerçeği “Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” (Nahl, 71), “Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Al-i İmran, 37) ve benzeri birçok ayette bildirmiştir. (Bakara, 212; Nisa, 32, 34) Dolayısıyla varlıklı ve yoksul olmak tarih boyu bütün toplumlarda var olagelmiştir. Bu olgu toplum hâlinde yaşamak durumunda olan insanların sosyal bir gereksinimidir. Yüce Rabbimiz zengin ile fakir arasındaki uçurumu kapatmak, bu iki kesim arasındaki barış, kardeşlik ve güven köprüsünü zekât, sadaka ve infak gibi yardımlaşma vasıtalarıyla kurmak istemiş, zenginin malında fakirin hakkının bulunduğunu bildirmiştir. (Mearic, 24-25) Daha ilk inen surelerde yoksul, yetim ve muhtaçlara yardım edilmesini teşvik etmiş (Beled, 14-16) ve bu görevi terk edenleri kınamıştır. (Hakka, 34) Hatta fakire hakkını vermeyenleri, elçisinin davetine kulak tıkayanları kıtlık, yokluk ve afetlerle cezalandırmıştır. Yüce Rabbimiz, Kur’an’da bu konuda iki örnek vermektedir: Biri Mekkeli kâfirler, diğeri Yemen’de bahçe sahipleri. Rabbimiz şöyle bildirmektedir: “Şüphesiz biz, vaktiyle bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli kâfirlere) de bela verdik." (Kalem, 17)

1. İnkârcı Mekke Halkının Belası

Tek tanrı inancını kabullenemeyen (Sâd, 5), putlara tapmakta ısrar eden (Kâfirûn, 1-2), kıyametin kopmasını yalan sayan (Furkan, 11), öldükten sonra dirilmeyi ve ahireti inkâr eden (Yasin, 78; Rum, 16) Mekke halkının belaya maruz kalmasının temel iki sebebini zikredebiliriz: Biri Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve ayetleri yalanlamak (Nebe’, 28; Sâd, 4), diğeri Müslümanlara zulmetmektir. (Nahl, 41; Hac, 39-40)

Müslümanların Mekke’de zalimlere karşı koyacak maddi güçleri yoktu. Tek sığınakları vardı: Allah’a sığınmak ve O’ndan yardım istemek. Müslümanlar da öyle yaptılar. Allah Rasûlü Yüce Rabbine yalvardı, niyazda bulundu. Yüce Allah sevgili elçisinin duasını kabul buyurdu. Onları yedi sene kıtlık ve açlıkla müptela kıldı. Öyle aç kaldılar ki, kan ve leş yemeye başladılar. Zamanla emniyetleri korkuya, rahatları sıkıntıya, kuvvetleri zaafa, genişlikleri darlığa dönüştü. Ne yaptıklarını ne yapacaklarını şaşırdılar. Allah'ın Rasûlünü hicrete mecbur ettikleri hâlde reislerini Medine'ye Hz. Peygamber'e ricaya gönderdiler. "Bütün Arap kabilelerinin sana nispetleri var, bilhassa Mekke halkı akrabalarındır. Açlığa tahammülleri kalmadı. Rabbine dua et de kıtlığı gidersin, bolluk, ucuzluk versin. Çocuklara ve kadınlara merhamet ederek şefaat et, şu beladan kurtar bizi." diye Hz. Muhammed (s.a.s.)'den istirham ettiler. (Mehmet Vehbi, Hülasatü’l-Beyan, VII, 2908-2909) Yüce Allah, Mekkelilerin bu durumunu şöyle bildirmektedir: "Allah şöyle bir kent (halkını) misal olarak anlattı: (Onlar) güven içinde, huzur içinde idiler; her yerden rızıkları bol bol kendilerine geliyordu. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler, bunun üzerine halkının yaptıklarından ötürü Allah onlara açlık ve korku ızdırabını tattırdı. Andolsun, onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken azap onları yakalayıverdi." (Nahl, 112-113)

2. Bahçe Sahiplerinin Belası

Yemen'de San'a şehrine yakın bir yerde yaşayan, dinin emirlerine uygun hareket eden salih bir insanın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları bulunan güzel bir bahçesi vardır. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin ürünlerinden onlara verir, Allah’ın verdiği nimetten Allah’ın muhtaç kullarını görüp gözetir, böylece nimetin şükrünü eda eder. Yüce Allah da bahçenin ürünlerini çok verir. Adam ölünce bahçesi oğullarına kalır. Adamın çocukları, babalarının yolundan gitmezler, aile fertlerinin çokluğunu bahane ederek yoksullara ürünlerinden vermek istemezler. Bu amaçla sabahleyin gizlice hasat etmek için bahçeye gitmeye karar verirler. Bunun üzerine Yüce Allah gece vakti bir tufan gönderir ve bahçenin ürünlerini imha eder. Olay Kur’ân’da şöyle anlatılmaktadır:

“Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden bahçenin ürünlerini hasat etmeye yemin etmişlerdi. (Bunu planlarken) inşallah da demiyorlardı. Nihayet onlar uykuda iken (geceleyin) Rabbinden bir tufan/afet bahçeyi yok ediverdi. Bahçe, simsiyah olmuş (anızı yanmış toprağa dönmüştü.) Sabahleyin olunca birbirlerine, “Haydi, ürününüzü hasat edecekseniz erkenden gidin!” diye seslendiler. “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!” diye fısıldaşarak yola çıktılar. Yoksulları engellemeye güçleri yetecekmiş gibi erkenden yola çıktılar. Bahçeyi (yanmış, helâk edilmiş) görünce, “Biz yolumuzu şaşırdık herhâlde.” dediler. (Gerçeği anlayınca), “Hayır hayır, biz mahrum bırakılmışız!” dediler. İçlerinden aklı başında olanı "Ben size demedim mi? Rabbinizin şanını yüceltmeniz gerekmez miydi?" (dedi.) Diğerleri şöyle dediler: “Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz zalimlermişiz.” Ardından, birbirlerini kınamaya başladılar. “Yazıklar olsun bize, dediler, gerçekten biz azgın kişilermişiz! Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Biz Rabbimizden bunu diliyoruz. İşte (ilahî) ceza böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!” (Kalem, 17-33)

Ayetler, olayı çok güzel dile getirmektedir. Biz bu ayetlerden şu dersleri çıkartabiliriz:

a) Allah’ın verdiği nimete şükretmenin gereği ürün, servet, mal-mülk ve paradaki fakirin hakkının verilmesi gerekirken bunu vermemek o nimetin yok olmasına, ürünlere afet isabet etmesine sebep olur. “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 7) anlamındaki ayet de bu gerçeği dile getirmektedir.

Kur’an’da, hem toprak ürünlerinden hem de diğer kazançlardan Allah yolunda infakta bulunulması emredilmektedir: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden Allah yolunda harcayın.” (Bakara, 267)

Kur’an’da; cimrilik etmenin hayır olmayıp şer olduğu, infakta bulunmayanların elim bir azap ile cezalandırılacağı (Âl-i İmran, 180; Tevbe, 34-35), buna mukabil fakirin hakkını verenlerin ve Allah yolunda harcayanların ödüllendirileceği bildirilmektedir: “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azap etsin? Allah şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa, 147; Lokman, 12)

Bahçe sahipleri ürünlerinden fakirin hakkını vermek istemedikleri için afet ve musibete maruz kalmışlardır. Bu, şükrü eda edilmeyen nimetin her zaman zevale mahkum olduğuna delalet eder.

b) Fakirin hakkını vermemek zulüm, azgınlık ve ilahî iradeyi göz ardı etmektir. Bu husus ayette “Doğrusu biz zalimlermişiz.” ve “Biz azgın kişilermişiz.” cümleleriyle ifade edilmiştir. Fakirin hakkını vermemek niçin zulümdür, azgınlıktır? Zulümdür, azgınlıktır, çünkü zenginin malında fakirin hakkı vardır, fakirin hakkını vermemek zulmetmektir, nimete şükretmemek ve Allah’ın emrine uymamak ise azgınlık etmektir. İşte bu yüzden bahçe sahipleri azgın ve zalim olmuşlardır.

c) İnsanın geleceğe dönük bir iş planlarken, “Şöyle yapacağım, böyle yapacağım veya yapmayacağım.” gibi kesin bir ifade kullanması doğru değildir. Bunun yerine “inşallah” diyerek işi Allah’ın iradesine bağlaması gerekir. Rabbimiz böyle istemektedir: “Hiçbir şey hakkında sakın, ‘yarın şunu yapacağım’ deme! Ancak, ‘inşallah/Allah dilerse/Allah izin verirse yapacağım’ de.” (Kehf, 23-24) Çünkü bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irade ve gücü yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir. Üstelik “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini de bilemez.” (Lokman, 34) İnsan bir işi ‘yarın yapacağım’ der ancak bu işi yapamayabilir, hasta olabilir, başka bir işi veya bir engel çıkabilir. İnsan, iradesinde özgür olsa bile Allah’ın iradesini göz ardı edemez, etmemesi, daima O’nun iznini dilemesi ve O’ndan yardım istemesi gerekir. Nitekim bahçe sahipleri yemin ederek ürünlerini mutlaka gizlice hasat etmek istemişler, gerek bağın gerek kendilerinin sabaha çıkıp çıkmayacağını düşünmemişler, inşallah dememişler, Allah’ın iradesini yok saymışlardır. Allah da ürünlerini yok edivermiştir. Bahçenin durumunu görünce içlerinden iyi olanı “Ben size Rabbinizin şanını yüceltmeniz gerekir dememiş miydim?” ikazı ile bu duruma dikkat çekmiştir.

ç) Bahçe sahipleri sabahleyin birbirlerine seslenip, “Haydi, ürününüzü hasat edecekseniz erkenden gidin!” demekle o bağı yalnız kendileri yetiştiriyormuş gibi davranarak hata etmişlerdi. Çünkü her ne kadar bahçenin yetiştirilmesinde kendi emekleri varsa da toprağı ürün yetiştirecek özellikte yaratan, suyu, güneş enerjisini, oksijen ve karbondioksit gibi bir ürünün yetişmesi için gerekli olan elementleri var eden Allah’tır. Bunlar olmadan insan emeği ne işe yarar ki? Kaldı ki insana akıl ve güç veren de Allah’tır. Dolayısıyla Allah’ın iradesini devre dışı bırakıp “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın.” dememeleri, aksine babalarının yaptığı gibi fakirleri de çağırıp onlara da ürünlerinden vermeleri gerekirdi.

d) İlahî bir imtihan veya bir afet ve musibet karşısında ümitsizliğe düşmemek gerekir. Bahçe sahipleri ürünlerinin yok edildiğini görünce şaşırmışlar, “mahrum bırakıldık” diye ümitsizliğe düşmüşler ve hayal kırıklığına uğramışlardı. İçlerinde aklı başında olan biri olmasaydı ümitsizlik içinde kalırlardı. Ancak aralarında aklı erer, hakkı bilir, hayırlı, zorbalığı sevmez, bela karşısında şaşırıvermez ve ölçülü davranan birisi vardı da öz eleştiri yaptı, hatalarını hatırlattı, kardeşlerinin kendilerine gelmesini ve kusurlarını itiraf edip Allah’a yönelmelerini sağladı. Onlara yüce Allah'ın kusursuzluğunu tanıttı. O’nun eksikliklerden ve zulümden uzak olduğunu bildirdi. Allah’ın kendi hâkimiyetini kimseye vermeyeceğini, haksızlığı ve zorbalığı sevmediğini açıkladı. Bahçelerinin ürünlerini yok ediverdi diye Allah'a zulüm isnat etmek gibi bir davranışa girip küfre ve günaha düşmelerine engel oldu. Bu kişi, kardeşlerini fakirin hakkını vermemeye karar verdikleri zaman da uyarmıştı ama sözünü dinletememişti. Kardeşlerini hatalarını itiraf edip tövbe etmeye davet etti. Onlar da uyandılar, kendilerine geldiler ve Allah’a yöneldiler: “Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Bizler doğrusu zalimlermişiz.” dediler, hatalarını itiraf ettiler, tövbe edip pişmanlık duydular, birbirlerinin kusurlarını dile getirdiler, kendilerini kınadılar, "Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten azgın kimselermişiz, cezayı hak etmişiz, bütün kusur bizde." dediler.

e) Musibet ve afete uğrayan kimse hatasını itiraf edip tövbe ettikten sonra Allah’tan daha iyisini talep etmelidir. Ayette bahçe sahiplerinin “Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Biz Rabbimizden bunu diliyoruz.” diyerek dua ettikleri bildirilmektedir. Eğer Müslüman, uğradığı musibete sabreder, isyana dalmaz ve Yüce Allah’a niyazda bulunursa Allah ona hem sevap verir (Zümer, 10), hem bir kısım günahlarını bağışlar (Müslim, Birr, 52), hem de uğradığı zararını telafi eder. (Kasas, 54)

f) Başa gelen musibet ve afetlerin dini anlamda ilahi iradeye başkaldırı, kullukta kusur ve kul haklarını ihlal etmeye tealluk eden yönleri de vardır. Ayette bu husus, “İşte (ilahî) ceza böyledir” cümlesiyle ifade edilmiştir. Yüce Allah, bu şekilde bilenleri, bilmek isteyenleri böyle dünyada uyandırır, yola getirir, hakkı teslim ettirir ve daha büyük tehlikeden korunmalarını sağlar.

g) Ahiret azabı, dünya azabından daha büyük ve acıdır. Çünkü ahiret azabı mala değil canadır, geçici değil süreklidir. O kadar büyük ve şiddetlidir ki inkâr sebebiyle içine düşen bir daha kurtulamaz. Dünyadaki gibi telafisi de mümkün değildir. Ahiret azabı denemeye gelmez, çünkü dönüşü yoktur, kaçışı yoktur, pişmanlık da fayda vermez. (Hakka, 25-32; Kıyame, 10-15; Nebe’, 40) Bu itibarla ahiret azabı, içine düşülmeden önce bilinmesi ve o azaptan sakınılması gerekir. Ayette bu hususa, “Keşke bilselerdi!” cümlesiyle işaret edilmiştir. Bu işaretten ders alabilmek için aklımızı kullanmamamız, Kur’an ve peygamberin rehberliğinden yararlanmamız, ilahî ikazları dikkate almamız ve şu ayetleri unutmamamız gerekir: “Oraya (cehenneme) herhangi bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar. Onlar da “Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ demiştik. Eğer (ilahî vahye) kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık şu alevli ateştekilerden olmazdık.” derler. İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” (Mülk, 8-12)

Sonuç olarak Allah hayatı ve ölümü, insanların hangisi daha güzel iş yapacak, kullukta bulunacak diye yaratmış (Mülk, 2) mal, mülk ve evladı imtihan için vermiştir. (Enfal, 28) Bu kulluk sınavı, Allah ve peygamberin buyruk ve yasaklarına uyularak, kamu ve insan haklarına saygı gösterilerek, helal ve haramlara dikkat edilerek kazanılır. Bu görevleri yerine getirmeyenler, ibadetleri terk edenler, haramlara dalanlar, kul haklarını ihlal edenler dünyada ilahî ikazla karşılaşabilirler. Bu konuda Yüce Rabbimiz, Kalem suresinin 17-33. ayetlerinde bize iki örnek vermektedir. Biri Mekke halkıdır. Müşrik Mekkeliler, Peygamberimize ve onun tebliğ ettiği hak dine karşı çıkmışlar, Peygamberimize ve Müslümanlara zulmetmişlerdi. Allah da onları kıtlık, yokluk, afet ve musibetlerle uyarmıştı. Sonunda hâkimiyetlerini kaybettiler. Diğeri Yemen civarında yaşayan bağ-bahçe sahibi varlıklı salih bir insan ile bunun çocukları. Salih insan her yıl bahçesinin ürününü hasat edeceği zaman fakirleri çağırır, onlara da ürünlerden verir, böylece Allah’ın verdiği nimetlere şükretmiş olurdu. Ölünce bağı-bahçesi çocuklarına kaldı. Çocukları babalarının yolunu izlemediler, fakirlere vermemek için sabah erkenden gizlice gidip ürünlerini hasat etmeyi planladılar, Allah’ın iradesini dikkate alıp “inşallah” demeleri gerekirken demediler, üstelik yemin ettiler. Allah da geceleyin bahçelerinin ürünlerini bir afet ile yok ediverdi. Bahçelerine vardıklarında şaşırdılar, hatalarını anladılar, zulüm ve azgınlık ettiklerini itiraf ettiler, tövbe edip Allah’a yöneldiler, Allah’tan ürünlerinin yerine daha iyisini vermesini niyaz ettiler. Şunu bilmeliyiz ki nimete gelen afet kişilerin kendi kusurlarından kaynaklanır, şükrü eda edilmeyen nimet, her zaman zevale mahkumdur, mahrum eden mahrum kalır, merhamet etmeyene merhamet edilmez.
Doç. Dr. İsmail Karagöz
Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi
KAYNAK
T.C BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 357
favori
like
share