Şiitlet - hikayeler - menkıbeler - islami şiirler - islami hikayeler - islami menkıbeler


Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

Geçtiğimiz yaz dar-ı bekaya uğurladığımız şair ve mütefekkir Erdem Beyazıt öyle diyor; “ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm?”
Kalbi fani olandan yüz çevirtip baki olana yönlendiren için nedir ki ölüm beka âleminde seyr-ü seferin bir safhasıdır sadece… Sûrî âlemin cazibedar lezzetlerine meyledip kalbini onların muhabbeti ile doldurmayı zül sayan insan hakikatte ölüm denen o tehditkâr mahlûka vadesi doluncaya dek rabbine yönelerek emin bir surette bakmıştır ve bakmaktadır… Yahya Kemal’in şiirinde karşılığını bulan bu hakikatin ikbal sevdasına düşüp dünya dağdağasında fani olan fertler için reçete hükmünde olduğunu kim inkâr edebilir? Ne diyor Yahya Kemal;

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi

İşin aslı “ölmeden evvel ölmek yani nefsi ıslah mümkün müdür ve bu ne şekilde gerçekleşir?” sorusu zihinleri ciddi manada meşgul etmiştir. Elbette bütün bu istifhamlar makul birer karşılık bulabilmiştir cevaplar dünyasında ve denmiştir ki; “bir olanın zikri ile kalbi masivadan arındırmaktır aslolan sevgiliden başkasına gönül kapısını kapamaktır sıkıca ve ebediyet yolculuğuna çıkmaktır”. İnsanoğlu nefsini terbiye ettikçe mevcudiyetinin hakikatini idrak eder ve mevcudatta nefsini terbiye ile hayat bulur; öyleyse ölmeden evvel ölmek olmanın bidayetini teşkil eder; yani ölmek olmaktır.

Ölüm kimi için bir son kimi için bir vuslattır… Ebediyyet yolcusu için ise fani olan mekândan dünya zindanından kurtuluştur. Aşk eri Mevlana; “herkes ayrılıktan bahsetti bense vuslattan” derken işte tam da bunu kastetmiştir. Visal ümidi ile yanıp tutuşan âşık için vuslat kapısıdır ölüm ve kapı ardına kadar açılır aşığa sorgusuz sualsiz…
*** *** ***
Ölüm her gün farklı şekillerde gösterir yüzünü bize kimi zaman sevinir kimi zaman üzülür kimi zaman da ölümle yüz yüze gelen biz oluruz ama her karşılaşmamız muhakkak derin ve acı bir iz bırakır belleğimizde. Ancak şehadete nail olup sorgusuz sualsiz O’na kavuşma arzusu muhabbet deryasından nasiplenen için eşsizdir çünkü peygamberin şehitler için müjdesi vardır. Şehadet ölmek midir dersek cevabımız hayırdır çünkü şehadet ölmek değil bir olanın rahmetine nail olup ab-ı hayattan içmektir. Evlatlarının beşiğini; “büyüyüp Allah yolunda şehid olur inşallah” dualarıyla sallayan analar hep bu sır mucibince hareket etmektedirler… Gün gelir şehadet mefhumunun da içi boşaltılır hissettirilmeden birilerinin keyfi için; aslında ölenler sadece ölmektedir bir hiç uğruna. Şehadet ise şairin mısralarında devleşse de hakikatte öksüz bırakılmıştır vurdumduymaz ellerde…

Şerbeti şühedadır bu çekinme sakın; iç
Ne aşağısı ne yukarısı ne de geriye kalan
İnan ki tüm küre gözümde bir hiç.
Adımlarım ve mekân akrep ve de zaman
Yalnız bir olan için bu gönlüm dinç
Yalnız ölümden sonrası için bu sevinç.
-Mustafa Çilesiz-

Ölümden sonrası için sevinç duyabilmek… Çetin lakin bir o kadar da rızaya muvafık bir iş… Bilmem dikkatinizi çekti mi; ecdad mezarlıkları daima mahalle aralarına yapmış ve hercamiye ait de bir mezarlık tahsis etmiştir. Günde beş vakit camiye gelen bir mümin pencereden dışarıyı seyre dalarken gözüne ilişen mezar taşları onu bu âlemi tefekküre sevk etmektedir hiç farkında olmadan. Yani günde beş vakit camiye gelen mümin günde en az beş sefer ölümü düşünmekte ve fani dünyanın nihayetinde hesap vereceği bilincine varmaktadır. Şimdilerde ölüm denince ürperiyoruz mezarlığa da belki bayramdan bayrama gidiyoruz kim bilir? Asri mezarlık adı altında tesis edilen ve şehrin uzak yerlerine kurulan mezarlıklar ölümü güya hayatımızdan biraz daha uzaklaştırıyor dünyadan biraz daha fazla lezzet almamızı sağlıyor; acaba gerçekler zannettiğimiz gibi mi? Zannımca evimizin bir cephesi mezarlığa bakıyor olsaydı o evden ayrılmak isteyecektik ölülerden uzaklaşmak isteyecektik içimizdeki ölüden uzaklaşmayı istediğimizden habersizce… Evet asıl korkmamız gereken manen ölmüş bir kalp ve o kalbi çepeçevre kuşatmış zulmet halkasıdır benlik putudur yıkılmak bilmeyen; gerekense Üstad’ın deyimiyle “kendinden kaçabilmektir” kendinden kaçıp O’na sığınmak daha sonra da benliğine O’nun arzusu mucibince sahip olabilmektir…

Esasında bizatihi korkulan ölüm değil ölüme hazırlıksız yakalanmaktır. Hazırlıklı olmak da ferdin şahsî iradesini irade-i ilahiyyeye teslim etmesi ile mümkündür ki bu terbiye olmuş bir nefs ile gerçekleşir. Üstad Bediüzzaman da olmanın ölmekten geçtiğini idrak eden mümin için ölümün mahiyetini şu veciz cümlelerle ifade etmektedir:

“Ehl-i iman için ölüm vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir hem hakiki vatanına ve ebedi makamı saadetine girmeye bir vasıtadır hem zindanı dünyadan besatini cihana bir davettir hem halık-ı rahim’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddimesi nazariyle bakmak gerekir.”

Söze üstad Necip Fazıl’ın bu mevzu ile alakalı ve her dilde terennüm edilen şiiri ile katkıda bulunmak da zannımızca elzemdir:
Ölüm güzel şey budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?
*** *** ***
Hayat bir resim çekmeye benzer iyisiyle ve kötüsüyle ama maalesef dijital fotoğraf makinemizde yaptığımız gibi istediğimiz anda beğenmediğimizi sil tuşuna basıp silebileceğimiz bir resim değildir hayat serüveninde çektiğimiz resimler. İnsanoğlu genelde çektiği resimdeki hatayı kendi çekişinde değil de harici amillerde arar; “güneş çok parladı o yamuk duruyordu şu aktı şu karaydı” vesaire… Umumiyetle; “resme gereken ehemmiyeti göstermedim” demez ve hata eder…

Dikkatli olmalıdır insan elini deklanşöre götürdüğü vakit belki o son basışı olacaktır ve ansızın ensesinden yakalanıp götürülecektir Âlem-i Ukba’ya… Son resmi ile tekrar dirilecek ve haşr edilecektir… Demem o ki tetikte olmalıdır insan çünkü vadenin ne zaman dolacağı belli değildir. Bu münasebetle “ölümün bizi nerede beklediği belli değildir. En iyisi biz onu her yerde bekleyelim” demekte ve eklemektedir Montesquieu;

“ Ölüm bizim mayamızdır. Ondan kaçmak kendi kendimizden kaçmaktır. Bizim; bu tadını çıkardığımız varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğimiz gün bir yandan yaşamaya bir yandan da ölmeye başlamaz mıyız?”.

Aldığımız her nefes bizi hayata bağladığı kadar ölüme de bağlamaktadır çünkü aldığımız nefesi geri verebileceğimizin garantisi yoktur… Meseleye nazarımız bu vecheden olduğu vakit şu başlıklar ne kadar beyhude duruyor değil mi gözümüzde: “Hayatının baharında gitti” “erken yaşta vefat etti” “vakitsiz kaybettik” vs. vs. vs… Bu örnekler çoğaltılabilir ama bu başlıklar hemen her gün gözümüze sokulan haber başlıkları ve her biri de derinlikle bir düşünceden yoksun olarak orta yere atılmış cümleler… Her şeyin bir takdire bağlı olduğunu bilen bir kimsenin yirmili yaşlarda vefat eden bir kimse için “erken gitti” gibi bir tabir kullanması mümkün müdür? Kime ve neye göre erken? Her insan şu kadar yaşar şeklinde Rabbin standart olarak koyduğu bir kanun mu var ki o kanuna göre erken gitti denilebiliyor? Ne diyor Allah erlerinden Ebu Turab:
Bu günü düşünürüm dün geçti yarın var mı?
Gençliğe de güvenme ölen hep ihtiyar mı?

Evet gençliğine güzelliğine malına vesair dünyevi hususiyetlerine güvenerek önünde uzun yıllar olduğu hayali ile hakiki vazifesini öteleyen ve bir olanı unutan! Ölümsüzlük mü arzuluyorsun? Ab-ı hayat olan muhabbetullaha sarıl bil ki her şey fanidir ama asla fena bulmayacak olan O ve O’nun muhabbetidir. Rehberinin izinden git reçetesini tatbik et ebediyet arzusu ile yanıp tutuşan ruhuna asla fena bulmayacak ilahi neşveyi tattır ve felaha kavuş; kavuş ki ölüm denen vuslat kapısı senin için nurlarla bezeli olsun. Vesselam…

Abdurrahman MIHCIOĞLU

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 357
favori
like
share