Mevsimlerden kış, günlerden dejavu.
Dakikalar, saatlere kararsız,
Vuruyor yüreğimin, pusulasından şaşmış kıyısına.
Uzanıp gidiyorum, kendimden.
Hazanlara sefilliğimi verip, düşlerimde yangılar biriktiriyorum.
Durup bakınca aynadaki aksime, yüzümde belirsiz bir gölge görüyorum.

Bu günlerde bilmediğim garip hallerdeyim. Sokağa atıyorum kendimi. Kaldırımlar ne kadar da özlemişler tutunuşlarımı. Selamlaşıp, eşlik ediyorlar davetsiz gelen bu misafirin dokunuşlarına.
Bir yalnız düşüyor o sırada, gecenin kör alacasına.
Bir buse asılı kalıyor aklımda,
Sonra bir inilti takılıyor kulaklarıma, bir an…
Unutulması emir edilen, yüreğimin anımsamak istediği…
Eskiler, dökülüyor içimden. Bir bardak dejavu ısmarlıyorum kendi rengime.
Yüreğimde bir cinayet planı, kırılganlıklarımın arasından sızıyor, unutulması istenen anların kıyısına.
Kimseyi öldürmek niyetinde değildim oysa…

Sokağın is kokan yalnızlığını çekip içime, ellerim cebimde, gitme vakitlerine kurban edilecek bir benle yürüyorum.
Çiğ taneleriyle örtünmüş bir bankta, kimsesizliğine sarılmış bir adamın, kendinden geçmiş bedeni titriyor, ferini kaybetmiş bir sokak lambasının altında, uykunun kollarına savruluşu, kocaman bir iç isyanının başlangıcını haber veriyor.

Yanından geçerken fark ediyorum, yüzündeki faça izlerini. Sokakların edepsiz solgun yüzünde, dikiş tutturamamasının karanlığa vuran hengamesi çökmüş üzerine.
Kesikler atılan ruhunda, neşterin izinin kaldığı her noktaya, tozlu hatıraların yüz sürdüğü belli oluyor.

Yarı uykulu bir halde, bankta doğrulurken, ellerinin üzerine vuran yılların yadsınamaz çizgilerini görüyorum. Göz göze geldiğimizde ceketinin arasından çıkardığı şarap şişesini uzatıyor.
Paylaşmak istediklerinin sadece bir yudum mey olmadığını anlıyorum.
Yalnızlıktan apseye çevrilmiş yaralarını, takvim yaprakları arasına sıkışmış tozlu anlarını anlatmaya başlıyor.

Derin bir sessizlik yığılıyor, dile gelmesi geçe kalan bir yaşamın, aksi düşüyor gecenin orta yerine…
Yaşamının her köşesinde biriktirdiği anların alkolün damarlarında bıraktığı örselenmiş kesif kokusuyla, belki yalan, belki doğru ya da hayallerinde olmasını istediği gibi dile getiriyor.

‘ Adın ne senin? ’
‘ İpek.’

Evet… İpek, güzellik tehlikeli bir hastalıktır. Sende çok güzelsin. Tıpkı onun gibi. Yaşamımı ellerimin arasından günbegün ağır ağır alarak, beni ıslak bir karanlığa mahkum eden kadın gibi.
Hayatım, acımasız bir celladın ellerine mahpus edilmişti. O dönemlerde yüreğim, aşkın coşkulu ve ziyan edilmeyecek mevsimindeydi.
Mahallemize sağanak yağmurların uğursuz ayazında taşınmışlardı. Onu ilk gördüğüm anda, yasemin rengiyle ruhum sarıp sarmalanmıştı.

Notası bir yerlerde eksik kalmış, titreyen mumların halesine vuran bir ezgiydi yüzünün sesi.
Onu seyre dalarken, sanki içimden şehirler geçiyordu. Her kelimesinde bir hikaye, her mimik hareketinde pervasızca işlenen bir suçun, arkasında saklanmış yüzsüz bir yüreğin şımarıklığını görüyordum.

Her ne kadar bu, karmaşık sır dolu yaşamdan kendimi uzak tutmaya özen göstersem de, hayali yavaş yavaş uykularımı ve düşlerimi esir alıyordu.
Bağrımda, onun varlığını solumaya başlayıp, adeta nefessiz kalıp, karşılıksız ve çaresiz bir tutunuşa dem vurunca, yüzünün aksinin düştüğü geceler daha da can yakmaya başlıyordu.
Böylesine karşılıksız uzaktan bir sevişten ürpermeye başlamıştım.
Ona olan sevgimin tutsaklığı, hüzünlerimin paslı gecelerle bir olup, eşkalini kaybetmiş ruhuma zerk etmeye başlamıştı.

Aşkımın, kendisi için ağlayışlarının farkına varmıştı. İkimizde birbirimize yabancıydık. Yüreklerimizin tanışması için, şehrin kapalı kapılar ardında kalan, esir sokaklarında herkes den habersiz buluşmalarımız başlamıştı.
Sırlarla dolu, karalamalardan oluşan bir hayatı benimsemişti. Gizlerin ve tüllerin ardında saklanan bir adam olmaktan içten içe hayıflanıyordum.

Yüreğime mühürlemiş olduğum; sığınağımda dörtnala yaşadığım aşkımın coşkusunu bildiğinden; bunun ruhunda yarattığı iç huzurdan dolayı, umarsızca davranışları, beni daha da çıkmazlara sürüklüyordu.

Her geçen gün, artan yakarışlarımda tek zanlı olduğunu bildiği halde, bir şeylerin intikamını almaya çalışıyor gibiydi.
Ürkek çırpınışlarla, uzaktan onu seyrederken, ellerime verdiği can yakan çaresizliğime büyük bir iştahla bakıyordu.

Hiçbir zaman, beni sevdiğini söylemedi. Lakin, beraberken akan zaman, sanki bir rüyanın kurgusuydu. Dillere destan hüzünlerimi, sanki enfiye kutusundan çıkardığı o büyülü kokuyla, bir çırpıda yok edip, aşkın ahengiyle renklendiriyordu.

Devamlı zikrettiği ve dile getirdiği tek bir cümle ‘ Ben bir düş’üm. Beni bırak ’.
Masallar ülkesinde adı sanı belli olmayan bir öykünün, karanlıklar ardındaki gölgesiydi.
Onun yokluğunda, beraberken yaşadığımız her anı; bazen kendi kendime anlatırdım.

Sustu.

Durdu zaman, zaman kanadı.
Savruk özensiz ellere düşen bir adamın, çığlıklarıyla yıkanan çırpınışları,
Zilzurna zamanların ardına saklanıp,
Gözyaşlarıyla yüreğimi dağladı.

Gece, yalnızlığından gebe kalan yıkılışlarıyla,
Yaşamın suratına, kocaman bir çamur fırlattı.
Faili meçhul dosyalara bile alınmayacak,
Bir adamın, cinayeti planlandı.

Kıskandım…

Evet… Tek kelimeyle, yüreğimin sesini dile getirdim. Böylesine imkansız bir aşkın çıkmazında olmayı istemiştim.
Karşımdaki adamın çaresiz tutunuşlarını ve yaralarının üzerine vurulan ağır darbelerin acısını dahi, yaşamış olmayı istedim.
Tamamlanamamış bir aşkın, küller ardında kalan toz duman hallerine böylesine susuzluk çekeceğimi bilmiyordum.

Hiç tanımadığım bu adamın, kasırgası içinde savruluyor olmanın, yarım kalan suskunluğuyla, gecenin içinde ölen, rüzgarın inlemesini duyuyordum.
Son yaprağın, göğü yırttığı vakitlerde içime düşüşünün, o bilindik sağanakların üzerine dolanan anlamsız boşluğun, kimsesizliğini yaşıyordum.

Bu adamın, soyut dalgalarının, zilzurna haykırışların ardından bakarken, farkına varmıştım. Bir yerlerde ertelenen ve unutmak istediğim marazi hatıralarım canlanmaya başlamıştı.
Hafiften bir şeyler aralanmaya başlıyordu. Sıkı sıkıya diktiğim zamanların arkasında, kaybolan resimler canlanıyordu.

Bir yerlerde unutup gittiğim düşlerim, bir araya toplanırken, sirenler vuruyor şehrin gürültülü çıkmazına ve ukdeler birikiyor üzerime geçirdiğim gecenin sessiz pususuna.

Yanı başımda yitirdiği aşkı için hala yüreğinde intiharlar biriktiren bu adamın, yaşamının keşmekeşi beni, anımsamaktan korktuğum uğultulu zamanların ardına sürüklüyordu.

Suskundu adam. Düşünüyordu…

Belki de hatırlamak istediği anların, vakti zamanında ondan çekip gitmesine izin verdiği için, devamlı kendini suçluyor, ya da halen yaşamına büyük bir titizlikle dokunan geçmişinin, neden hala kendisini böylesine inceden inceye acıttığını sorguluyordu.

Ve belki de, iki ayrı nehir yatağında savrulup, küçük bir dalganın ters akışıyla, vakitsiz bir esintide karşılaşmasaydık, bu kör tutunuşlar ardındaki adamın canı, bu kadar da çok acımayacaktı.

Gözlerine çöken, uykusuzluğun kızıla çalan rengindeki vahşi kuraklığın çatlayan çizgileri; bende derin parmak izleri bırakacaktı.

Artık bundan emindim.

Peki o zaman neydi? Hiç tanımadığım bir adamın çaresizliğinin ardında, eksik kalan parçaları bir araya getirme isteğimin ardına sakladığım korku?
Bununla beraber, acıya vuran benliğimde, aniden önüme çıkan bu gecenin, aklımın arka sokaklarından çıkıp gelen ve kesik kesik gün yüzüne çıkmaya çalışan yaşanmışlıkların endişeli kaygısının kıyıya vurma çabası.

Gecenin başlangıcına dönüp, farkında olmadığım ve bir anda yaşadığım, zaman kırılmasının gölgeli parçalarını bir araya getirmeliydim.

Geçmişimin buharlaşıp uçan kıyısında bıraktığım, bir yüreğin yakarışları, kısık ve belirsiz bir şekilde, bu adamın buruk hikayesi ile çakışıyordu.
Tanıdık ama bir o kadar yabancı bu yüz, yaşamının hangi dönem ve hangi miladında fersah fersah içime süzülmüştü?

Yüzüme çarpan gecenin ayaz dokunuşu ve rüzgarın deli dolu esintisiyle irkiliyorum.
Kendimle buluştuğumda, yanımda hiç kimsenin olmadığını fark ettim.

Biraz ilerimdeki bankta, muhabbet eden çiftin yanına gidip, az önce yanımda olan kişinin ne yöne gittiğini sorduğumda; aldığım cevap neticesinde durumun vahametiyle, dipten bir sarsıntıyla yerle bir oluyorum.

‘Siz uzun süredir, orda yalnızdınız. Yanınızda kimse yoktu.’

Ruhumun iç sesiyle, geçmiş bir zaman diliminden aklıma düşen kelime; yüreğimi tokatlıyor.
Aklımın çoktandır, öldürmeye çalıştığı uzun yıllar ardında gizlediğim ve bana deli divane aşık olan adama, onu terk ederken söylediğim sözler düşüyor; hançerlenmiş yüreğimin kıyısına.

‘ Ben bir düşüm, beni bırak ’…

Seneler önce, hiç ardıma bakmadan bir başına bıraktığım adamın, yüzünün aksinin vurduğu geceye inen ses, yakarış ve isyanın içime ilmek ilmek işlenen elvedasıyla, zihnimdeki bu zaman kırılması, beni kara bir ulumayla takip ediyor.

Mevsimlerden kış, günlerden dejavu.
Dakikalar saatlere kararsız…

Sinemde yüklendiğim ve günbegün sır bellediğim bir adamın feryadı.
Üzerimde asılı kalan ; yıllar önce umudunu ve sevgisini ellerimle katlettiğim adamın,
kör kütük bedduası…

Oysa, kimseyi öldürmek niyetinde değildim.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 390
favori
like
share
BİLGE Tarih: 02.09.2009 20:38
harikasın canım teşekkürler ;Ç)))