Mardin’e doğru yaklaşıyoruz,
Aslında onlarca kez geldim ben bu şehre. Anlattım gezdim gezdirdim, yedim içtim, sevdim sevdalandım. Mardin siluetinde sarhoş oldum, zevke daldım. Bir ışığı oldum bu kentin, gecenin karanlığında, ama her gelişimde her tabelada aynı heyecan, aynı merak, bu şehrin sırrı ne bilmiyorum ama hep canlı tutuyor ona olan ilgimi, merakımı, coşkumu, Gezmekten gezdirmekten, 1500 kilometre yol gelmekten insanlara geri döndüğümde anlatmaktan bıkmadım. Usanmadım. Bıkıp usanacak gibi de görünmüyor.
Bazen 8 kişiyle gittim, Antep aktarmalı uçakla, bazen 72 kişi ile gittim, çift katlı otobüsle, ya da 20 kişi ile minibüsle. Ama hep gittim. Hep gitmek istedim. Bu şehir her seferinde sürprizlerini esirgemedi bende.
Ve sonunda âşık etti beni kendine. Sadece beni mi? Beraberimde gelenleri, güneydoğu gezisinde arta kalan en canlı hatıralar hep Mardin’e dair olanlar oldu. En güzel fotoğraflarımızı orada çektik. Bir defa kent bir açık hava müzesi. Ve bu müze bir fotoğraf platformu gibi. Deklanşöre bas Fotoğraf olsun. Abbaralar, dar sokaklar, çıkmazlar, çöp toplayan eşekler, abalı hamallar, sokaklarda top oynayan çocuklar, seksek atlayan kızlar.
Mardin işte. çok ta söze gerek var mı diyeceksiniz. Ama olsun ben yinede bir gezimizi anlatmak istiyorum.
Görenlerin anılarını canlandırmak. Görmeyenlerin iştahını kabartmak istiyorum. İstiyorum ki sırt çantanız hazır olsun, Mardin her gezide bir başka güzel, her mevsimde bir başka naif, Mardin bekliyor sizi gerdanlığı boynunda bir güzel…”Sabiha kissihirti kumi ıtlai nemi Monem dalal monem
Lemoitkul fihdani” demişti doktor bir gezide…”Sabiha uykusuzsun kalk git yat; Yatamam sevgilim yatamam sen benim koynumda olmayısan ben yatamam” diyor şarkıda, devamını Mardin’deki plakçının önündeki kahvede kaleye karşı çaylarınızı yudumlarken dinlemektir dileğim.
Ben gezimin başına döneyim yine,
Doktor arkadaşımı arıyorum. Bir Mardin aşığı yağız delikanlı Telefonda çift “d” li (Nureddin) adını basa basa söylüyorum. Zaten yol boyunca ondan söz ettim turdaki konuklarımıza.
Evet diyor nerdesiniz. Cumhuriyet meydanında bekliyor olacağım sizi diyor. Bizde beş dakika sonra orada olacağız. Bizi Meydanda karşılıyor. Elinde bir şişe kolanya. Bir tabakta da güzelim bademin ince bir tabakayla kaplandığı, ağızda eriyen Mardin’in badem şekeri.

Başımız gözümüz üzerine geldiniz diye ekliyor. Kapıyor mikrofonu susturana aşk olsun. Kendi eliyle ikram ediyor kolonyayı ve badem şekerlerini herkesin bir tane hakkı. Var. Diyor.Bu arada aniden bir şiire başlıyor. Herkes şaşkın bir birine bakıyor.




Taşlarla örülmüş toprak
Umutla serpilmiş başak
Bir yanda yıldızlar bir yanda vadi
Eteklerinde yüksek yamaçlı mermer taşlar
Dudaklarında reyhanî
Gündüzü mezarlık gecesi gerdanlık
Bir masal kahramanı gibi
Başı dumanlı Mardin
Bir sahile benzer Mezopotamya
Köyler bir yelken olur akşamları
Ümitle yeşeren mabetler
Sevgi ile yoğurmuş
İnsanı cana yakın kadir şinas
Vefalıdır dostları
Bir yalanım yok gittim geldim gördüm o yuvaları
Ne bereketlidir sofraları
İşte benim bir gün ayrılacağım Mardin sokakları….






Şiir bittiğinde bizde kız meslek lisesinin köşesine varmış oluyoruz. Doktor, 3 dakika yirmi saniye içinde herkes karşı kaldırımda olacak diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Gülüşüyoruz. Ve daha kısa bir süre içinde toplanıyoruz. Dik bir merdiven tırmanıyoruz. Bu merdivenleri tırmanırken arkamızda uçsuz bucaksız Mezopotamya…
Merdivenler bittiğinde muhteşem bir kapı karşılıyor bizi. Adeta selamlıyor. Bu kız meslek lisesinin kapısı. Taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri. Kapı gökyüzüne doğru bir uçak kanadı gibi çıkıntı yapmış. Büyüleniyoruz. Daha sonra bir dergide göreceğim. Halk Bankası kapının içine fotoshop ile logosunu yerleştirip reklâm malzemesi olarak kullanmış.
Kapının işlemesi Mardin hoş görüsünün yansıması birçok motifi barındırıyor. Birbirinden ayrı birbirinin içinde.
Az zaman sonra doktor yine bağırıyor, 2 dakika 10 saniye sonra caddede yiz. Hep beraber oyun oynar gibi takılıyoruz peşine. Belikli eğleniyor. Yada başka bir dünyaya terki diyar etmiş gibi.Başka bir yokuş çıkıyoruz bu defa daha dik bir yokuş.Sonu Zinciriye medresesine giden bir yokuş.Zinciriye medresesinin kapısı ….Anlatacak kelime bulamıyorum taşa divit ucuyla yazmış sanki taş ustası.Orayı görün istiyorum.İçeri giriyoruz. Solumuzda tarihi cami. Dar bir merdivenden avluya çıkıyoruz. Anahtarı getiriyor. Ama bir kadın buraya bekçilik ediyor. Aynı zamanda doktorun hastası. Sesinden tanıyor. İlla da bir şeyler ikram edeceğim diye tutturuyor. Vaktimiz yok. Saniyelerle çalışıyoruz diye yanıtlıyor.Ve derken kubbelere ulaşıyoruz. Damına çıkıyoruz medresenin. “Bu bir torpil arnikalı dostlar” diyor arkadaşım.Kalenin eteklerinde medresenin damında önümüzde ulu cami minaresi alan derinliğinde Mezopotamya.Taşın ve inancın şiiri Mardin fotoğrafını çekiyoruz.Gün batımında güneş yansımış medresenin kubbesinin penceresine.Doktur hemen sloganı yapıştırıyor. “Güneş Nemrut’tan önce Mardin’de doğar Mardin’de batar.”Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Bu arada arkadaşlarımızdan bir kaçı köşedeki tuvaletlerde ihtiyaç gidermek için gitmişlerdir. Döndüklerinde yüzleri Çarşamba pazarı gibidir. Manzaradan ve ortamın konforundan hiç memnun değillerdir.
Tuvaletler kötüdür. Doktor tuvaletleri bu turun sonunda hep beraber restore etmeyi teklif ediyor. Bu çukura hep beraber bir taş atlım diyor. Kimse yanaşmıyor. Doktor hemen lafı yapıştırıyor. Kendi şivesi ile “arkadaşlar kötü şeyleri ayaklarınızın altına yazın silinip gitsin iyileri kafanıza yazın hiç unutulmasın” Ha bir de fotoğraf ukalaları telefon ve elektrik kablolarından yakınıyorlar… Buda kızdırıyor bizim yerel rehberimizi. Ama çaktırmıyor. Medeniyet diyor. Pahalı diyor. Bir gün belki yeraltına iner ümidini canlı tutuyoruz diyor. Size katılıyorum dedikten sonra. Kablolara takılmadan hangi açıdan fotoğraf çekilebileceğini gösteriyor. İniyoruz yokuş aşağı yüzümüz Mezopotamya bereketinde. At bin diyor rehberimiz. Otobüs 1 dakika 46 saniye sonra hareket edecek. Bende hayret ediyorum herkes binmiş. Kuyumcular çarşısını geçiyoruz. Murathan Mungan’ın paranın cinlerinde geçen evin yanındaki “mehtaplı geceler” şarkısının taş plaktan çalındığı park. Diye gösteriyor. Solumuzda tarihi PTT binası, akşam gezmek üzere bırakıp önünden geçiyoruz. PTT nin karşısında minarelerin en narini, Şehidiye camisinin minaresi. Minarelerin Prensesi. Üç yol inişini iniyoruz. Arnavut kaldırımlı parke taşla döşenmiş bir cadde. Kışın arabalar burada kayar diye dipnot geçiyor doktor. Solda bir Abbara gösteriyor. Ve hemen şoföre emri vaki yapıyor. Burada dur diyor. Herkes bir dakikada insin sizi abbaradan geçireceğim diyor. Şoföre dönüp bizi aşağıda 200 metre ötede bekle diyor. Şimdilerde Artuklu kervansarayı diye tarif edilen yeri tarifliyor. Bütün misafirler iniyor. Bir yandan da şaşkın bakışlarla birbirine bakıyorlar. Kaptırdılar kendilerini. Zaman ve mekanın hükmünü onların elinden aldı. Sanki bambaşka bir matrixin içine çekmişti bizi Mardin ve doktor.Ababaraları anlattı. İç içe girmiş üç abbarayı. Serin esen bir esinti yanaklarımızı yaladı. Ters ışıkta gölgeler uzanmaya başladı. Siluetler belirdi. Deklanşörlere daha sık bastı arkadaşlar.
ABBARALAR diye başlayıp “BEN SEVİYOR O BİLMİYOR’ ile biten bir öykü anlattı. Herkes ağzı açık birbirine baktı; yaşlıların gözlerinde nostalji okunuyordu. Çiftler birbirine sarıldı. Flört kıvılcımlarını anlatan bir öykü oldu.Sokağın bir yanından girip caddenin paralelinde 150 metre gittik.
Kocaman bir sokak meydana açılıyordu Sokağın ortasına salıncaklar kurulurmuş Sağa döndük. Otobüsümüz bizi bekliyor. Hemen bindik bu defa dakika saniye uyarı yoktu.
Rotamız Deyrulzafaran manastırı...
Devlet hastanesinin önünden geçip sağlı sollu betonlaşmış yapıların arasından geçerken henüz uzaktan göremediğimiz Mardin’in panoramik görüntüsünü bize göstermek isteyen doktorumuz yine büyük bir heyecanla bağırmaya başlıyor aracın içerisinde herkes artık öyle özümsemiş ki onu oda bunun farkında ve coşuyor. Tıpkı bir terapist gibi ”Arkadaşlar lütfen arkanıza yaslanın ve rahat olun çekleri, senetleri, telefon faturalarını, ev kirasını, elektrik parasını İstanbul’da bırakın ve gözlerinizi kapatın lütfen herkes kapatsın Kaptan sen kapatma” ve betonarme binaları geçip açık alana çıktığımızda “herkes yavaşça sağ tarafa baksın diyor” sağda görünen manzarayı kelimelerle anlatmak mümkün değil bu mezarlık değil nazarlık diyoruz. Muhteşem bir Mardin manzarası az önce dar sokaklarında gezdiğimiz Mardin’in karşıdan görünüşüne herkesten aynı anda aynı tepki geliyor “Aman Tanrım muhteşem durabilir miyiz? Ve deklanşörlere basılıp bu an ölümsüzleştiriliyor. Yolumuza devam ederken sağda Kapalı ceza evini gösteriyor. “Allah kimseyi düşürmesin ben sekiz ay kaldım burada” deyince herkes şaşırıyor doğal olarak suçunuz neydi diye bir soru geliyor. Cevap ilginç “Doktor olmak”. Sonra anlıyoruz ki 8 ay ceza evi doktorluğu yapmış. Gülüşmelerle yolumuza devam ediyoruz. Küçük bir köyün içinden geçtikten sonra karşımızda Deyrulzafaran manastırı görülüyor. Adını yörede yetişen ve çok değerli olan Safran bitkisinden alıyor. Süryani dilinde Deyrul Manastır demek Zafaranda Safran bitkisi anlamına geliyor. Yani Safran Manastırı. Kapısına geldiğimizde araçtan iniyoruz kapıda bizi rahip Melki karşılıyor belli ki Doktor önceden geleceğimizi haber vermiş zira yörede çok sevilen bir şahsiyet. Gurubumuza özel ilgi gösteriliyor. İnsanlar öyle sıcakkanlı ki kendimizi bir anda çok özel hissediyoruz. Biz manastırı gezerken doktorun oradaki insanları muayene edip reçeteler yazdığını gördük o da herkese özel bir ilgi gösteriyor.
Manastırda bizi Melki gezdiriyor ilk önce dar bir merdivenden bodrum tarzı bir yere iniyoruz içerisi serin ve rutubetli burasının dört bin yıl önce bir güneş tapınağı olduğu söyleniyor. İlginç bir yapı özellikle tavandaki yapı tekniği hepimizi hayretler içerisinde bırakıyor uzunlukları 2 m ağırlıkları 2 tonu bulan blok taşlar tavanda adeta asılı duruyor herhangi bir yapıştırma malzemesi kullanılmamış nasıl yapıldığının anlaşılması için de bir yerden açıklık bırakılmış ve taşlar bir biri üzerine yaslanma tekniği ile havada asılı duruyor. Şimdi yukarı çıkıyoruz manastırın içerisinde başka bir odaya giriyoruz. Burasının eskiden bir tıp merkezi olduğu söyleniyor ve duvarlarında ise Süryani geleneklerine göre üst üste gömülmüş yüzlerce din adamının mezarı var. Rahip anlatıyor Süryani din adamları tören elbiseleri ile tahta oturur vaziyette ve doğuya dönük olarak gömülüyorlar. Çünkü Hz İsa’nın tekrar doğudan geleceğine inandıkları için onu yatarak değil oturarak bekliyorlar. Manastırın kalan bölümlerini de gezdikten sonra yine doktorun sesi duyuluyor 2 dakika 36 saniyede herkes arabaya, yine tam zamanında araçtayız ve tekrar Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Mardin de mevcut iki cadde var birinden gelmiştik ötekinden dönüyoruz şehrin altından geçiyor sol tarafımız uçsuz bucaksız Mezopotamya ovası. Tıpkı bir okyanus gibi ve yine solumuzda mezarlar beliriyor, doktor mikrofonu alıp “arkadaşlar mezarların güzelliğine bakın insanın ölesi geliyor” demez mi, önce herkes gülüşüyor sonra bir anda düşünüyorlar; bir insan memleketini ancak bu kadar sevebilir. Saygılar sayın doktorum.
Dik bir yokuşu iniyoruz ve Mardin’in dışına çıkıyoruz. Gün batmak üzere güneş artık Mezopotamya’yı sadece ıskalayıp geçiyor önünde durduğumuz medresenin taşları kızıla çalmış, Mezopotamya gizeme bürünmüş ilk dikkatimizi çeken medresenin önünde taburelerden oluşturulmuş uzun masanın arkasında yaşları 6 ile 14 arasında değişen çocukların görüntüsü, güneşte tenleri yanmış kapkara, kiminin gözleri renkli, kimini kara ışıl ışıl akıyorlar. Günlerce uğraşıp incecik bir ipe tane tane takıp şekillendirdikleri boncukları satıyorlar. O kadar güzeller ki almadan edemiyoruz. Ama gün batmak üzere alış verişi bırakıp medresenin terasına çıkıyoruz. Kubbeler arasında batan güneşin muhteşem görüntüsünü hafızamıza alıp istemeyerek ayrılıyoruz Kasımiye Medresesinden. Yukarıya çıktığımızda yine bir sürpriz bekliyordu bizi, dedim ya hep şaşırtmıştır bu şehir beni…. Gündüz seyranlığına şahit olduğumuz Mardin’in gece olunca gerdanlığını görüyoruz ve bir kez daha hayran oluyoruz bu şehre. Ayrıca Mezopotamya cenabında da gemiler yakmış ışıklarını bu iki manzara saatlerce izlenebilir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 3551
favori
like
share