Ölümünün üzerinden 200 yıl geçmiş olmasına karşın Kant felsefede bugün de güncelliğini koruyor. Düşünceleri, ona ilişkin söylenenler, ona yöneltilen eleştiriler ve karşı eleştiriler bugün de felsefe tartışmalarının odağında yer alıyor. Onun felsefe tarihindeki yeri konusunda felsefeciler arasında bir görüş birliği olduğu bile söylenebilir. Ama bundan, günümüz felsefesinin Kantın yolunu izlediği sonucu çıkarmak yanlış olur. Neredeyse bunun tam aksini söylemek bile mümkün:


Bugün Kantçı olmak ya da onun çizgisinden giderek felsefe yapmak neredeyse yadırganan bir durum. Kantçılar ya da onun çizgisinde felsefe yapanlar onu eleştirerek ya da ona karşı çıkarak felsefe yapanlardan çok daha az. gibi filozoflara dayanılarak ya da dayanıldığı düşünülerek yapılan Kant eleştirileri, Kant anlatımlarından çok daha fazla ve etkili. Kanta yönelik eleştirilerin, onu çağımızın yaşadığı kimi siyasal, teknolojik ve etik sorunlardan sorumlu tutmaya kadar varabildiğini de görüyoruz. Özellikle postmodern denilen düşünürler Kantı ve onunla özdeşleştirdikleri modernizmi ya da aydınlanmadüşüncesini bugün yaşanan kimi olumsuzlukların ana sorumlusu olarak görüyorlar. Bu düşünürler, teknolojinin yol açtığı çevre sorunlarından, çağımızda yaşanan soy kırımlara ve diktatörlüklere kadar birçok sorunun modernizmin ya da onun temelinde yatan ussallığın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu düşünüyorlar.


Tüm bu eleştirilere karşın, Kantı yine de önemli veya vaz geçilmez kılan şey, onun teorik ve pratik felsefeye ilişkin söylediklerinin felsefede bir dönüm noktası ya da Kopernikosçu bir devrim oluşturmuş olması. Bu nedenle hem onu sert bir biçimde eleştirenler hem de onun yolunda yürüyenler onun düşüncelerini görmemezlikten gelemiyorlar.


Onun teorik ve pratik akla ilişkin düşünceleriyle hesaplaşma, yeni yollar açmanın, yeni düşünceler geliştirmenin bir önkoşulu gibi. İşte bu nedenle Kantın düşüncelerinin felsefede önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün. Onun söylediklerini benimseyerek veya eleştirerek ama onun çizgisinde felsefe yapanlarla, ona köktenci bir biçimde karşı çıkanların üzerinde uylaştıkları tek nokta da bu belki.


Immanuel Kantın felsefesine ilişkin bu genel saptamalar onun etiği içinde geçerli. Üzerinde yoğun tartışmaların bugün de sürdüğü bir görüş Kant etiği. Farklı anlama biçimlerinin yan yana varolduğu, ezbere ve toptancı değerlendirmelerin ciddi değerlendirme ve eleştirilerden çok daha fazla olduğu, bu nedenle de övgülerden ziyade eleştiri oklarının kendisine yöneldiği bir etik görüşü bu. Öte yandan ona şu ya da biçimde göndermede bulunmayan, onu yürüttüğü tartışmada hiç hesaba katmayan bir etik yazısına rastlamak da oldukça zor. Ona en karşıt konumu oluşturan ya da oluşturduğu düşünülen Yararcılık ve Analitik Etik gibi etik görüşler bile onunla ilgi kurarak ve onda gördükleri yanlışlardan yola çıkarak, ondan farklılıklarında kendilerine bir temel, bir varlık dayanağı bulmaya çalışıyorlar.


Tartışım (Diskurs) Etiği (Karl Otto Apel ve Jürgen Habermas) ve Değerler Etiği (Max Scheler ve Nicolai Hartmann) gibi Kant etiğine nispeten daha yakın duran etik görüşler ise onda önemli buldukları yanlar kadar ona yönelttikleri eleştirilerle ya da onda buldukları yanlışlıkları dile getirerek kendi yollarına gidiyorlar.


Bugün yaygın etik tartışmalarının bir tarafinda hep Kant etiği var. Kant mı, Aristoteles mi?, Kant mı, Hegel mi? sorusu, etikte bugün de yaygın bir biçimde soruluyor. Hegelin Kant etiğine eleştirileri dile getirilerek ya da Hegele ve Aristotelese dayandırılan bakış açılarıyla Kant etiği eleştiriliyor. Max Weberin zihniyet (niyet) etiği ile sorumluluk etiği arasında yaptığı ayrıma dayanarak, Kant etiği ve benzeri etiklerin salt bir zihniyet (niyet) etiği olduğu söyleniyor. Onun eylemin sonucunu hiç dikkate almadığı, bu nedenle de bir sorumluluk etiği olmadığı iddia ediliyor. Deontolojik etik sayılan Kant etiği teleolojik etiklerin karşısına konuyor. Doğanın ya da canlılığın da bir yeni bir etik sorumluluk kategorisi sayılmasıyla, etiğin Kantta olduğu gibi insan varlığıyla sınırlandırıp sınırlandırılmayacağı sorgulanıyor.


Bugün etikte insanmerkezcilik ya da etiğin insanmerkezci mi yoksa canlımerkezci mi olacağı sorusu, önemli tartışma konuları arasında yer alıyor. Kısaca yaygın etik tartışmaların bir ucunda hep Kant etiğiyle ya da Kantçı etik düşüncelerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle Kantın düşüncelerinin şu ya da bu biçim de yer almadığı bir etik tartışmaya rastlamak biraz zor.


1. Kant Etiğine Yöneltilen Eleştiriler
Bu yerine karşın bugün Kant etiği aynı zamanda çok ciddi eleştirilerle de karşı karşıyadır. Onun taşıdığı metafizik yanları nedeniyle köklü bir dönüşüme gereksinimi olduğunu söyleyenler (K. O. Apel ve J. Habermas) olduğu gibi, günümüzün küreselleşen etik sorunlarının Kantçı bakışla çözülemeyeceğini, bu sorunların tümüyle yeni bir etik oluşturulmasını gerektirdiğini söyleyenler (H. Jonas) de vardır. Bu eleştiriler onun kimi metafizik sayılan dayanaklarına yöneldiği gibi, onun nitelik değiştiren çağın etik sorunlarına karşı çaresiz kaldığı noktasına da dayanabilmektedir. Kimi zamansa bu ikisi birlikte eleştiri konusu olabilmektedir.


Ama bugün de Kant, gerek onu eleştirenlerince gerekse onun etiğini etik tarihinin dönüm noktalarından biri olarak görenlerce, bir başvuru noktası olmayı sürdürmekte. Her iki karşıt etik doğrultusu da onun görüşlerinde kendileri için önemli ipuçları bulmakta. Günümüzün Normatif Etik denilen görüşlerin ilke olarak benimsedikleriyle Kant etiği arasında kimi örtüşmelerin olduğu söylenmekte. Faydacı etik ve (Hare ve Singer gibi) evrenselleştirme ilkesi savunucularının, Rawls ve Kohlbergin, Apel ve Habermasın, Erlangen Okulu nun yaptığı gibi, Kant etiği de etikte göreceliğe, kuşkuculuğa ve dogmatizme karşı çıkmakta. Kant da ahlaksal yargı vermenin ve eylemde bulunmanın kişisel duygu veya rastgele karar verme meselesi olmadığını, ayrıca toplumsal-kül türel uylaşımlarla da ilgili olmadığını düşünmekte. Tam tersine ona göre, ahlaksal eylem alanı yükümlülükler alanıdır. Kant en yüksek ahlak ilkesi temelinde tartışmayı sürdürür. İşte bu noktada çağdaş etik büyük oranda Kant etiğinden ayrılır: çünkü onlar ahlak ilkesinin tam olarak belirlenmesi konusun da Kantın görüşünü paylaşmazlar. Kantın tezlerine karşı kendi tezlerini ortaya koymaya girişirler. sonuçta Kant etiği ona karşı çıkan etik görüşlerinin de çıkış noktasını oluşturmuş olur.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 801
favori
like
share
semsil Tarih: 06.09.2008 15:44
BU TÜR YAZILARI PAYLAŞTIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER
ChoaS Tarih: 29.05.2005 16:38
Apeli böyle bir etik düşüncesine götüren şeylerin başında ise bugün toplumsal ve siyasal ilişkilerde etik bakış yoksunluğuna ilişkin saptaması gelmektedir Günümüzde gerek ülke içi siyasal ve toplumsal sorunlara ilişkin tartışmalarda, gerekse uluslararası ilişkilerde te mel belirleyici, etik duyarlılık değil çıkarlar olmaktadır. Herkesin ya da her devletin kendi çıkarlarını korumaya çalışması; sonuçta etik sorunların olması, etik bakışın bu sorunlara yöneltilmemesi de doğal karşılanmaktadır.Apelin bugün yaşanan sorunları ele alışta etik bakış eksikliğine ilişkin bu saptaması sorunlarla baş etmede çıkış noktası oluşturmak tadır. Sorununun saptanmasının çözüme giden ilk adımın atılması anlamına geldiği düşünülürse, çağın etik sorunlarını konu edinenlerin öncelikle farkına varmaları gereken şeyin bu olduğu görülür. Tartışılması gerekense, Kant etiğinin ya da bu türden bir etiğin bu etik sorunları gidermedekı yeridir. Kişiye seslenen, kişinin eyleminin ahlaklı olması için bir ölçüt getiren Kant etiği toplumsalya da siyasal sorunlar söz konusu olduğunda neden yetersiz kalmak- ta ya da kaldığı düşünülmektedir? Sorunların çözümünün uzmanlık gerektirmesi ve tek kişinin kendi başına başa çıkamayacağı kadar kapsamlı ve karmaşık olması, Kant etiği ve benzeri etikleri bu sorunlar karşısında neden çaresiz bıraksın?


Bir kişinin ya da bir grup insanın siyasal kararlar verme konumunda olması ve kararların sonuçlarından gelecek nesillerin de etkilenmesi, onların eylemlerinin ahlaksallık ölçütüne vurulmasını neden engellesin? Kendi başlarına ya da danışma veya tartışımla insanlığın hatta tüm canlı cansız doğanın- geleceğini etkileyen kararları ve renler de sonuçta tek tek kişilerdir. Bugün küresel ısınmayı yavaşlat maya yönelik Kyoto Antlaşmasını imzalamayanlar da ülkeler değil, o ülkeleri yöneten tek tek kişilerdir. Sıradan insanın komşusunu ya da yakın çevresini etkileyen eylemi nasıl ahlaklı bir eylem olabiliyorsa, aynı şekilde bir ülkeyi ya da dün yayı dünyadaki süper güçleri yö neten insanların siyasal kararları ve eylemleri de ahlaksallık ölçütüne göre değerlendirilebilir. Hem de eylemin sonucuna değil, bu tür eylemde bulunurken yöneticilerin dayandıkları öznel ilkelerin nite liklerinden hareketle bu yapılabi lir. İstemeyi çıkarların belirlediği, eylemde bulunanın kendisinin ya da içinde bulunduğu grubun çıkarlarını korumayı isteyen bir eylemin ahlaklı bir eylem olaca ğından, insanın değerine zarar vermeyeceğinden kim söz edebilir.
Bu tür eylemler değil midir Apel ve Jonasın şikayetçi oldukları eylem ler? Dünyayı günden güne daha yaşanılmaz yer haline getiren, tüm canlıların yaşamını tehlikeye atan gelişmeler, çıkara ya da ben sevgi sine dayalı kararların ve eylemlerin sonucu değil midir? Bu tür eylemlerin, Jonas ve Apelin dediği gibi etkilerinin uzun erimli ve küreselhale gelmesinin bir sonucu değil midir bugün yaşadığımız çevresel sorunlar? Apelin çıkış noktasını oluşturan sınıflar ve uluslararası ilişkilerde etik bakış eksikliği, 15u ilişkileri belirleyen şeyin çıkar olması değil midir? Bu nedenle eylemin ahlaklılığına ilişkin aşıl ması güç bir ölçüt getiren Kant etiğine bugün, yeryüzündeki canlı yaşamının olası sonundan söz edildiği, bunun da insanın eylem olanaklarının çok gelişmiş olmasına bağlandığı bir dünyada her zamankinden çok daha fazla gereksinim vardır.

Kant etiği her tek durumda doğru değerlendirme yapmayı sağlayamasa da her tek durumu ya da eylemi değerlendirmede aşılamayacak bir ölçüt sunmakta dır bizlere: Eylemin iyi istemeye dayanması, yani kişinin kendine ve başkalarına insan olarak davran mayı amaçlaması. Kendisi amaç olarak var olan insan çünkü akıl sahibi doğa, kendisi amaç olarak vardır, kendine ve başkalarına karşı eylemlerinde amaç olmayı korumak durumundadır. Kant bunu pratik buyrukta şöyle dilegetirir: her defasında insanlığa,
kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun.
ChoaS Tarih: 29.05.2005 16:38
Kant etiği çoğu zaman filozoflar tarafından bile bütünlüğünden koparılarak anlaşılmaya çalışılmış, bu bütünlüğünden kopuk okumalar da ona kimi haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmıştır. Örneğin Schiller ve Benjamin Constant, Kant etiğinin çok sert ya da kuralcı bir etik olduğunu söylemişler; Hegelden bu yana ise onun Aristoteles etiğinde olduğu gibi bir praksis kavramına sahip olmadığı; Kantın pratik aklının sadece pratik niyetlerin hizmetine sunulmuş teorik akıl olduğu; Kant etiğinin tartışmalı iki dünya öğretisine dayandığı, bu nedenle eylemin birliğini kavrayamayacağı söylenegelmiştir. Yine Hegelden bu yana onun öznel olduğu, tarihselliği bir yana bırakan bir salt gereklilik etiği olduğu ileri sürülmüş;


Max Scheler ise Kant etiğini zihniyet (niyet) etiği (Gesinnungsethik) olarak niteleyerek Nietzsche ve Husserlden hareketle onun formalist olduğunu savlamıştır onun bu tezleri Nicolai Hartmann tarafından daha da ileriye götürülmüştür. Hatta Kantın ödev etiğinin Prusya tarzı itaat düşüncesinin sorumlularından birisi olduğu da söylenmiştir.


II. Eleştiriler Karşısında Ana Çizgileriyle Kant Etiği
İnsandaki otonomiyi (özerkliği) ve özgürlüğü etiğinin temeline koyan bir etik görüşün, itaatin filozofu olarak nitelenebilmesi, Kant etiğinin ne kadar farklı ve sorunlu an-lamalara maruz kalabildiğinin açık bir göstergesidir. Kantın etiğinde yapmak istediğiyse, etik alanında
aklın nasıl pratik olabileceğini, kendi adlandırmasıyla bir ahlak metafiziğinin bilim olarak
metafiziğin nasıl olanaklı olduğunu göstermektır.


Etik alanında aprio ri, yani genelgeçer ve zorunlu bir yargının, doğa yasası benzeri bir yasanın varlığına işaret eder. Ahlak alanında yasalılığı olanaklı kılan bu yasa, onun ahlak yasası adını verdığı yasadır Iyinin ya da iyi ıstemenin ne olduğunu belirleyen de bu yasadır. Başka bir deyişle, neyın iyi olduğuna ancak bu yasaya göre karar verilebilir, daha önceki filozofların hep yapmaya çalıştıkları gibi yasadan önce neyin iyi neyin kötü olduğu söylenemez. Kant bır anlamda bu bağlantıyı tersine çevirir. Bir isteme iyi olduğu için yasaya uygun değil, yasaya uygun olduğu için iyidır. Etik bu yasayı, özgürlüğün yasalarını konu edinen bilgi dalıdır, Kanta göre. Ahlak yasası, gerçekte, özgürlük aracılığıyla nedenselliğin yasasıdır, dolayısıyla duyularüstü bir doğanın olanağının yasasıdır (Kant 1994:54) ve bu yasa herkese, hem de tam olarak kendi kendine uymayı buyurur... [ ahlaklılığın kesin buyruğunu yerine getirmek, her zaman herkesin elindedir. (Kant 1994:42). Herkes kendinde taşıdığı bu olanağı gerçekleştirebiilir, eylemlerinin temelinde yatan istemelerinin belirleyicisi, kişinin kendi arzu ve eğilimleri yerine, ahlak yasası olabilir; istemeyi, istenen şey yerine bu yasa, yasanın biçimi belirleyebilir. Başka bir deyişle, kişi her defasında, kendi istemesinin temelinde yatan öznel ilkenin(maksimin), genelgeçer bir yasa olmaya elverişli olup olmadığını sınayabilir, herkes bu maksime göre hareket ederse bu maksim ayakta kalabilir mi? diye sorabilir.


Akıl sahibi bir varlık olarak insan istemenin öz yani istemesinın kendisinin yasa koya bilme olanağını kendisinde taşır. Bu ise istemenin öznel ilkesinin saf akıl tarafından ya da ahlak yasasının sırf biçimi tarafından belirlenebilmesini olanaklı kılar. İşte bireylemi ahlaklı kılan da budur, yani eylemin temelinde yatan istemenin, herhangi bır içerik tarafindan değil de, ahlak yasasının sırf biçimi tarafından belırlenmesidir. İsteminin bu ilkeye uygun olmasıdır: Öyle eyle ki, senin istemenin öznel ilkesı aynı zamanda hep genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerli ola bilsin. Kant, pratık aklın temel ya sası dediği ahlak yasasını böyle dilegetirir. Burada kendi başına pratik olan saf akıl doğrudan doğruya yasa koyucudur. İsteme, deneysel koşullardan bağımsız, dolayısıyla saf isteme olarak, yasanın sırf biçımi tarafından belirlenmiş olarak düşünülmektedir ve bu belirleme nedeni bütün maksimlerin en üs tün koşulu olarak görülmektedir. (Kant 1994: 35). Ahlak yasasını kesin buyruk olarak da şu biçimde ifade eder: Ancak aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin öznel ilkeye göre eylemde bulun! Kişinin eyleminin arkasında yatan istemesinın öznel ilkesi ancak bu nitelikte ise o eylem ahlaklı, özgür bir eylemdir.


Kısaca Kant etiği istemeyi merkeze alan, bir eylemin ahlaklı olup olmamasını, o eylemin arkasındaki istemeye, daha yerinde bir deyişle, istemenin maksıminde (öznel il kesinde) gören bir etik görüşüdür. Eğer eylemin temelinde yer alan istemenin maksımı yani isteme nin dayandığı öznel ilke genel- geçer bir yasa olabilecek nitelikte ise o eylem ahlaklı bir eylemdir. Bu da ancak istemeyi belirleyen şeyin ıstenen şey değil de, yasanın biçimi olması durumunda, yani istemeyi ahlak yasasının öyle eyle ki, senin ıstemenin öznel ilkesi hep aynı zamanda genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerli olabilsın belirlemesi durumunda gerçekleşir. Başka bir deyişle, eylemlerimizin arkasında yatan istemelerimiz bu nitelikte ise o eylemlerimiz özgür ve ahlaklıdır. Böylece Kant bize ahlaklılığın bir ölçütünü sunar; ama bu ölçüt eyleme değil, eylemin arkasında yatan istemeye ilişkindir. Bu nedenle bize ne yapacağımızı söylemez, buna karar vermek her zaman tek tek kişilerin işidir; bu etiğin bize söylediği ah laklı bir eylemin temelinde yatan
istemenin öznel ilkesinin nasıl olacağıdır. Kısaca hakkında konuşulan şey eylem değil, istemedir; söz edilen şey de eylem ilkesi değil, isteme ilkesidir.


III. Kant Etiğine Yönelik Eleştirilere Karşı Eleştiriler
Bu nokta Kant etiğinin yanlış anlaşılmasına yol açan yanların başında gelmektedir. Birçokları Öyle eyle ki diye başlayan ahlak yasasının eyleme ilişkin bir belirlenimde bulunduğunu düşün müşler; senin istemenin öznel ilkesi... diye başlayan ikinci kısmı dikkate almamışlardır. Hatta kimi başka dillere çevirilerinde ahlak ya sası öyle eyle ki eyleminin insanlık için genelgeçer bir yasa olmasını isteyebilesin biçiminde çevrilmiş ya da anlaşılmıştır. Önce sol ayak kabı bağını bağla, yalnızsan, ka ranlıkta ıslık çal gibi buyrukların, kategorik buyruğa göre bakıldı ğında, bir ahlaksal ödev olduğunu söyleyen W. K Frankenanın Ethics adlı kitabında yaptığı gibi, ahlak yasası alaya alınmıştır. Kimileri kesin buyruğu, eylemin ahlaklılığı yerine ödeve uygunluğunun, yani legalitenin sınanma ölçütü olarak görürken; kimileri Kantı ödeve uygun eylemlerde eyleme katılan ların mutluluğunu tümüyle ihmal etmekle, yani insanın iyiliğini göz ardı etmekle suçlamıştır. Bunlann dışında, kimileri (Hoerster) ise ke sin buyruğun saf bir akıl buyruğu olduğunu yadsıyarak, onun yal nızca deneysel-pragmatik bir ilke olduğunu savlamışlardır. (Höffe1983: 181).


Eylem ilkelerinin genelgeçer olamayacağı saptamasından hare ketle de Kantın yalan söylemeye ve intihara ilişkin söyledikle rinin yanlışlığını göstermeye ça lışmışlardır. Hiçbir koşulda yalan söyleme maksiminin Kantın katı ahlakçılığının bir göstergesi olduğu iddia edilmiştir. Gerçekten de Fran sız yazar ve siyaset adamı Benjamin Constantla giriştiği tartışmada Kant, suçsuz bir kişiyi yakalamaya çalışan kişilere dahi yalan söyleme hakkı diye bir hakkın olamayacağını söy lemektedir (Über cin vermeintes Recht aus Menschenliebe zu lü gen, 1797). Böyle bir hakkın kabul edilmesinin her türlü toplumsal ilişkiyi ya da sözleşmeyi olanaksız kılacağını, çünkü her sözleşmenin temelinde güvenilirlik veya içtenli ğifl yattığını düşünür. Ama burada daha bu ifadenin yer aldığı yazının başlığının da gösterdiği gibi, konu bir hukuk sorunuduı ahlak soru nu değildir. Ahlak sorunu ise bu tartışmada ayraca alınmıştır. Kant hukukta da bazı ayrıksı durumla rın olabileceğini, bu tür durumlar da bu ilkeye aykırı hareket etmenin ceza dışı (cezadan muaf) olmasa da, ceza vermeyi gerektirmediğini ileri sürer.


IV. Çağın Etik Sorunları Karşısında Kant Etiği


Hans Jonas ve Karl-Otto Apelin Kant ve benzeri etik bakışlara yö nelttikleri eleştirilerinin başında ise Kant etiği türünden etiklerin çağın etik sorunlarıyla başa çıkamayacağı sayı gelmektedir. Insan eyleminin yapısının değişmiş olması, bunun sonucu olarak doğanın da yeni bir sorumluluk kategorisi olarak gö rülmesi, onları zihniyet ya da niyet etiğine dayanan ve eylemin sonuç larını hiç hesaba katmayan Kant etiği türünden etilderin, bugünkü dünya sorunları karşısında çaresiz kalacağı düşüncesine götürmüş- tür. Zihniyeti ya da iyi niyeti esasalan, kişinin yakın çevresiyle sınırlı kalan bir mikro- ya da meso-etiğin çağın küreselleşen sorunlan karşısında başarısız kalacağı düşü nülmüştür. Küreselleşen sorunlar etiğin de küreselleşmesini, yani bir küresel ya da makro etiğin ge liştirilmesini gerektirmektedir. Bu makro etikse yalnızca komşunu sev sev! olarak genelleştiren, küçük gruplar ara sındaki ilişkileri aile ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen geleneksel dinsel ve etik normlara dayanan bir etik değil, tartışımla ulaşılan ve bir görüş birliğine dayanan daha genel normları temele alan bir etik olmak durumundadır.