Deli Deli Tepeli Kulakları Küpeli - Yaşam Hikayeleri

Çıktım kürsüye açtım kollarımı iki yana “Sizi seviyorum sizi seviyorum sizi kamyon kadar seviyorum!” diye bağırdım.

Mikrofon cızırdadı salondakilerde çıt yok; mikrofon tıkırdadı kimsede tepki namına tık yok. Ciddiyetlerinden zerre miskal taviz vermediler. Yüzlerine baktım gözlerine baktım hayat emaresi yok. Şaşırdım. Afalladım. Heykel miydi bunlar heykellere mi gösteri yapılıyordu? Güldüm. Karnımı tuta tuta güldüm.

Program görevlisi koştu geldi eliyle mikrofonu kapatarak “Ne yapıyorsunuz hanımefendi lütfen kendinize gelin!” dedi.
“Suç mu sevmek?” dedim “Suç mu mikrofon?” dedim “Suç mu kamyon?” dedim. “Suç mu heykellere...”

İki görevli kollarımdan tutup karga tulumba kürsüden indirdiler beni.
“Karga suç mu tulumba suç mu?” dediler.

Demem o ki kendimi yerde kapının dışında kapıyı da üstüme kapanmış olarak buldum. Bari gideyim bir basın toplantısı yapayım yitirilen sıcak tebessümlerin hesabını sorayım diye düşündüm. Ayağa kalkıp elbisemi düzelttim üzerime yerleşmiş tozları ellerimle silkeledim. Adımlarım beni sürükleyip götürürken yaşamla ilgili en zor soru takıldı aklıma. Akşama ne yemek pişirecektim? Hele basın toplantısı az beklesindi zaten onlar hepten heykel gibiydiler ne gülümserler ne hoşbeşten anlarlardı. Varsa yoksa felaket tellallığı. Hem akşam yemeği kadar mühim ne olabilirdi şu hayatta? Yapardım güzel bir yemek toplardım eşi dostu başıma…

Ama ne pişirmeliydim? Belki fikir verebilir ümidiyle bir iki lokantaya girsem iyi olurdu. Önünden geçtiğim iki lokantayı beğenmedim üçüncüde karar kıldım. Yemeklerin oluşturduğu kompozisyon beni vitrine yapıştıracak kadar alengirliydi.

Orada kaç dakika seyre daldım bilmiyorum garson gelip beni içeri buyur etti.
“Alıcı değilim bakıcıyım. Akşama ne pişireyim sizce?” dedim.
“Efendim? Anlamadım.” dedi.
“Anlayışlardaki demir sürgüler olmasaydı yüzü gülen tek insan sen olmazdın.” dedim.
“Hayatımın en zor günü olmasına rağmen önemli işler kovalayan ciddi insanlarla mikrofon kavgası yapmama rağmen basın toplantısı düzenlemeye ramak kalmışken ve akşama ne pişireceğimi bilemezken hadi bunları bir kalemde geçelim bin tane yüzde ifadesizlik nasıl yapışkan bir ifade olur sorusu beynimi yerken sen benden nasıl yemek yememi beklersin?” dedim.
“İsterseniz içeride oturup bakın madem bakıcısınız.” dedi.

İlgi gözlerimi yaşarttı. Peşinden seyirttim. Mutluluktan çıldırabilirdim. Artık anılarıma daldığımda bile hatırlayamadığım bir nezaket gösterisiyle sandalyemi çekip beni oturttuktan sonra kasanın ardında tüm azametiyle kurulmuş olan patrona doğru yöneldi.
“Sizi kamyon kadar seviyorum!” diye bağırdım arkasından.

Bir taraftan kafasında mühim ve beklemeye sabrı olmayan işleri planlayan insanların yemek yiyişini seyrettim bir taraftan da eğilip patronun kulağına fısıldayan garsona baktım. Patron benden yana şöyle bir göz atıp anında telefona sarıldı. Eliyle ağzının benden taraftaki kenarını kapatarak telefona bir şeyler söyledi.
“Basını çağırıyor olmalı.” dedim yemek yiyen müşterilere dönerek.
“Demek ki toplantıyı burada yapmak kısmetmiş.”

Neyse ki çok beklemedim. Kar gibi tertemiz kıyafetleriyle heybetli iki adam belirdi kapıda.
“Beni mi aradınız?” diye seslendim.
“Evet.” dediler “Hakkınızda çok şey duyduk size bir hediye getirdik.”
Kar gibi tertemiz bir elbise gösterdiler bana. Gözlerimden iki damla yaş süzüldü. İnsanlık ölmemişti demek. İyi insanlar iyi atlara binip gitmemişti demek.
“Teşekkür ederim!” dedim “Teşekkür ederim sizi kamyon kadar seviyorum!”

Sarılmak için kalktığımda yine karga tulumba dışarı çıkardılar beni. Kocaman aracın tepesinde yanardöner bir ışık parlıyordu. Ambulans mıydı bu?
“Sevmek suç mu kamyon suç mu?” diye bağırdım.

İğnenin verdiği uyuşukluk bedenime yayılırken hatırladığım son şey gözlerimden aşağı süzülen hayal kırıklığı ve kamyonun suç olmadığıydı.


Alıntı..

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1845
favori
like
share