‘Ehl-i kitâp’ kimdir?

Kur’an hitaplarını “üzerimize almama” alışkanlığımızın en çok geçerli olduğu yerlerden birisi de “Ehl-i kitâp” ayetlerinin geçtiği yerlerdir.
Çoğumuz “Ey kitâp ehli!” denilen yerleri hızla geçeriz. “Bizden bahsetmiyor” diyerek aldırış etmeyiz. Öyle ya Ehl-i kitâp Yahudiler ve Hristıyanlardır, bize ne ki? Delalete düşenler ve gazaba uğrayanlar da onlardır. Bizim delalete düşmemiz (bozulmamız/sapmamız) ve gazaba uğramamız (Allah’ın öfkesini çekecek işler yapmamız) nasıl mümkün olabilir? (!).
Oysa Kur’an’ın “tarihini” değil; çağımıza yönelik “mesajını” önceleyen Yaşayan Kur’an esprisine göre “Ey önceki çağlarda kendilerine Kitâp verilenler!” hitabına biz Kur’an “ehli” olanlar da girmeli değil mi? Çünkü şu an biz de önceki çağlarda (14 asır önce) indirilmiş bir Kitab’ın ehli/varisi olduğumuzu iddia edip durmaktayız.
Kitaba “varis” olmak veya onun “ehli” olmak tek başına yetiyor mu?
Baktığımızda, tarihi süreç içinde Kur’an’dan önceki çağlarda kendilerine Kitâp verilmiş olanların yaşadığı “Ehl-i kitâplaşma sürecini”, ‘onlar keler deliğinden geçse, geçerek’ Kur’an’dan sonra bizim de yaşadığımız görülüyor.
Bunlara birazdan gireceğiz….
***
Ama önce “Kitâp” kavramının Kur’an’ın kendi öznel dilinde ne manada kullanıldığından başlayalım.
Baktığımızda “Kitâp” kelimesinin Kur’an’da 242 kez geçtiğini görüyoruz.
Yani gayet merkezî, ana bir kavram.
Bunların tamamını burada aktarmam mümkün değil. Fakat bir tasnif yapacak olursak öznel (kendine özgü) ve nesnel (hepimizin bildiği) iki ana manada kullanıldığını görüyoruz.
1- Öznel anlamı: Bilgisayar çağındayız kolay anlaşılması için oradan örnek verelim, “el-Kitâp” bu manada tüm varlığın ve oluşun işletim sistemi ve hafızası (belleği) anlamında kullanılıyor. Yani tüm evrenin; tarihin, hayatın, tabiatın işleyen sistemi… Keza tüm evrenin; tarihin, hayatın ve tabiatın hafızası/belleği (lehv-i mahfuz)…
Örnek 1: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitâpta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.” (Hadid; 57/22). Yani deprem, sel felaketi, yanardağ patlaması, fırtına, kasırga, hastalık, ölüm, toplumsal yükseliş ve çöküşler vs. hepsi işleyen bir sisteme, yasaya göredir. Bunlar size isabet etmeden önce de belirli bir işletim sistemi, yasa, düzen üzeredirler. Evrenin yazılım/işletim sisteminin (el-Kitab’ın) dışına çıkamazsınız, hepsi orada yazılıdır. Size düşen işletim sisteminin elverdiği ölçüde hareket etmek, gereken tedbirleri almaktır. Aksi halde müsibete uğrarsınız (bilgisayarınız, sağlığınız, eviniz, işiniz, toplumunuz vs. çöker!)… Kur’an işte buna evrenin işletim sistemi, düzeni, yazılmış yasaları (el-Kitâp) diyor. Bu durumda Kitabı okumak evreni; tarihi, hayatı ve tabiatı okumak demek oluyor.
Örnek 2: “Hangi oluşta olursan ol, Kur’an’dan her ne okursan oku ve her ne iş yaparsanız yapın, siz bu işlere daldığınızda Biz hepsini görüyoruz. Çünkü ne yerde ne gökte, küçük büyük fark etmez, zerresine kadar hiç bir şey Rabbi’nin bilgisi dışında cereyan etmez. Bunların hepsi apaçık bir Kitâptadır.” (Yunus; 10/61). Yani siz bir iş ve oluşa (şe’n) başlar başlamaz, aynı anda (hemdem, senkronik) olarak Biz de olayın içindeyizdir. Çünkü Allah her şeyi çepeçevre kuşatıp kaplamıştır (muhit). Fakat buna rağmen siz mahiyet olarak O değilsiniz, O da siz değil. Olup biten her şey cömert yazıcılar (kirâmen kâtîbin) tarafından kaydedilmektedir. Yani insanın, tarihin, toplumun, tabiatın hafızasına işlenmekte, evrensel koruyucu bellekteki (lehv-i mahfuz) yerini almaktadır. Zerre miktarı bir kıpırtı bile yok olmamakta, evrenin hafızasına (el-Kitâp) kaydolmaktadır. Güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, tanyeri, dağlar, ovalar, zeytin ve incir ağaçları, eller, ayaklar, deriler, yeryüzü vs. hepsi buna şahit olacaktır. Zamanı geldiğinde, bütün bunlar dile gelecek, kayıtlar ortaya dökülecek, bellekler açılacak ve her kişiye “Kendi ellerinle yazdığın kitabın (hayatın) işte bu, haydi oku” denecektir… Kur’an işte bu tarihin, hayatın ve tabiatın işleyen sistemi esnasında olup bitenlerin kaydedilmesine de hafıza/bellek (el-Kitâp) demektedir…
Demek ki el-Kitâp bu durumda işletim sisteminin önce kendisi, sonra da işleyişi esnasında ortaya çıkanların kayda geçmesi, hafızaya alınması manasına geliyor. Mesela insan için kullandığımızda insanın işletim sistemi onun ruh ve beden sağlığının yasaları demek oluyor. İşte el-Kitâp’ta belirlenmiş olan bu. İnsan verilmiş işletim sistemini/yazılımını şu (iyi) veya bu (kötü) yönde çalıştırınca (amellerde bulununca) kendi hayat kitabını da yazmış oluyor. Ahirette ona kendi yazdığı kitabı gösteriliyor (amel defterleri açılıyor) ve “Oku kitabını” deniyor.
2- Nesnel anlamı: Bu da bildiğimiz anlamda genel geçer manada kitâp demektir.
Örnek: “Yoksa size ait bir Kitâp var da, onda mı okuyorsunuz?” (Kalem; 38)… “Kendilerine Kitâp verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (En’am 20)… “Ehl-i kitâptan bir gurup, okuduklarını Kitâptan sanasınız diye Kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitâp'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Al-i İmran; 78) vb.
Görülüyor ki el-Kitâp terimini Kur’an, Mekkî ayetlerde daha çok birinci öznel anlamıyla, Medenî ayetlerde ikinci nesnel anlamıyla kullanmakta. Çünkü Medine’ye gelindiğinde kendilerine Yahudi veya Hristıyan diyenlerin yanlarında Allah’tan olduğunu iddia ettikleri Kitâplar vardır. Bu noktada Kur’an onlarla polemiğe giriyor. Kurumsal din eleştirisi yapmaktan ziyade “Kitâp ehli olmak” iddiası üzerinde duruyor. Çelişkilerini ve tutarsızlıklarını bir bir ortaya döküyor. Yahudileri daha çok amel, Hristıyanları da inanç noktasında eleştiriyor.
***
Şimdi…
Bu eleştirilerin neler olduğuna baktığımızda Ehl-i kitâp derken kimin kastedildiğini de anlamış olacağız.
Buna göre Ehl-i kitâp aşağıda Kur’an’dan ilgili ayetleri tarayarak çıkardığım 15 maddede sıralanan özellikleri üzerinde bulunduran her kişi ve kesim olmak icap eder. Kendisine tarihsel/dinsel kimlik olarak Yahudi, Hristıyan, Mecusi, Hindu, Müslüman demiş fark etmez. Kanımca her kim bu özellikleri taşıyorsa Ehl-i kitâplaşmış demektir.
Aşağıda hiçbir tarihsel/dinsel kimlik adı anmadan, kendilerini bir Kitap’a nisbet edenlerin özelliklerini tavır ve davranış tarzları bakımından okuyacaksınız. Bakalım Ehl-i Kitap kimmiş?
1- Üzerinden zamanlar geçtikçe yanlarındaki Kitabı dünya malı yığma vesilesi haline getirirler. Kitabın sadece “ehli” olmakla işin biteceğini sanırlar. “Nasıl olsa mağfiret edileceğiz” derler. (bkz. A’raf; 169). Bu nedenle en önemli özellikleri “fırka-ı naciye”nin kendileri olduğu iddiasıyla “kurtulmuşluk vehmi” içinde olmalarıdır.
2- Öyle donmuş, katılaşmış ve taşlaşmışlardır ki ellerindeki Kitabı dünya malına alet etmeme çağrısı yapan uyarıcıları, hatırlatıcıları şaşkınlıkla karşılarlar. (bkz. A’raf; 63). Çünkü Kitâp onların tapulu malıdır, bu işin sahibi ve kompedanı onlardır. (!).
3- Bu tür uyarılarda bulunanları kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat uyarıya kulak asmak işlerine gelmez. (bkz. En’am; 20). Çünkü içine girdikleri kurtulmuşluk vehmi onlara kafa konforlarını iade etmekte, asude gölgeliklerde gayet mutlu yaşayıp gitmektedirler.
4- Kendi elleriyle yazdıkları bir takım kitapları ruhanîleştirirler. “Bu Allah’tan” diyerek vehbî yolla yazdırıldığını söylerler. Dahası az bir paha (para, makam, mevki, taraftar çoğaltma, karizma, şöhret) karşılığı satarlar. (bkz. Bakara; 79). Allah’ı ve Kitap’ı bunları sağlamada kolay ve ucuz bir sermaye olarak kullanırlar. Oysa karınlarına ateş doldurduklarının farkında bile değillerdir. (bkz. Bakara; 174).
5- “Bizden başka kimse cennete giremeyecek” derler. Kendi dininden başkasını cennete layık görmezler. Oysa bu sadece bir kuruntudur. ‘Madem öyle ölümü hemen isteyin?’ deyince birden gizli günahlarını ve kötü işlerini hatırlayarak yerlerinde çakılıp kalırlar. (bkz. Bakara; 111).
6- Sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü uyarılara kulak asmazlar. Allah’ın ve Kitap’ın ellerinden gittiği vehmine kapılırlar. Kendi dışlarından bir ümminin gerçekleri onlara hatırlatması onlara zor gelir. Sülük gibi Kitap’a yapışırlar ama içinde ne dediği umurlarında bile değildir. Hiç okumamış gibi tüm uyarılara karşı arkalarını dönerler. (bkz. Bakara; 101, 179).
7- Kendilerine “iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, vicdan, merhamet, adalet, söz, namus, vefa çağrıları nereden gelirse gelsin inanın, bunlar da Allah’tandır” denince “Biz sadece bizde olana (indirilene) inanırız” derler. Ellerindeki kitaba sıkı sıkıya sarılır, başkasını dışlarlar. Bu sözlerin sadece kendi Kitâplarında olduğunu zannederler. Halbuki o sözler evrensel olup insanlık vicdanında (basairu li’n-nâs) ve Kitabın anasında/özünde (ummu’l-Kitâp) yazılıdır. Aynı kaynaktan gelmektedir. Yanlarındaki kitabı tasdik edici, doğrulayıcı ve sürdürücüdür. (bkz.Bakara 91).
8- Allah’ın sevgi ve merhametini (rahmet) tekellerine alırlar ve kendileri dışında kimseye inmesini istemezler. (bkz.Bakara; 105). Çünkü onlar doğuştan Allah’ın ve Kitâp’ın sahibi ve varisidirler. Allah onlardan başkasının Allah’ı olamaz. Kitâp’ın, zahiren de olsa bekçiliğini yaptıklarına göre Allah yalnızca onlara çalışmalıdır (!).
9- Doğruyu yanlışla karıştırırlar, bile bile gerçeği gizlerler. İşlerine gelmeyeni görmek istemezler. Kitabın işlerine gelen yanını alır, gelmeyen yanını unutmak isterler. (bkz. Al-i İmran; 71) Özellikle de mal ve mülk ile ilgili ayetlerine fena bozulurlar. Örneğin “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki ihtiyaç fazlası olan her şeyi” ayeti keşke inmeseydi diye gizli duygular taşırlar.
10- Kendi kitaplarına bağlı olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler. Öyle ki bir dinar emanet bıraksan tepesine dikilmedikçe iade etmezler. “Ümmilere (dışımızda olanlara, dinimizden olmayanlara, kitabımıza inanmayanlara) karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.’ derler. (bkz. Al-i İmran 75). Hatta başka dinden bir kadını “cariye” yerine bile koyabilirler.
11- Okuduklarını Kitâptan sanasınız diye Kitâbı okurken dillerini eğip bükerler. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde “Bu Allah katındandır” derler. Bile bile iftira atmaktan çekinmezler (bkz. Al-i İmran; 78).
13- Dinde aşırı giderler. Allah’ı bırakıp elçisini ilahlaştırırlar. Allah’ı bırakıp Kitabını fetişleştirirler. Allah’ı bırakıp kuluna taparlar. Allah’ı bırakıp alimlerini, din adamlarını, rahiplerini, hahamlarını, müfessirlerini, müçtehidlerini, şeyhlerini, şıhlarını, kutuplarını, hocalarını, imamlarını, seyyidlerini, azizlerini, velilerini, kutuplarını, gavslarını, maguslarını, mollalarını, gurularını, racalarını Rabb ittihaz ederler. Onların sözünü Allah’ın sözü yerine koyarlar. Kitabı anlayıp gereğini yapacakları yerde onu türlü maskaralıklara alet ederler. Ayetleri muska yaparlar, ölülerin arkasından okurlar, tılsım çıkarırlar, şifre ararlar. İşaret edilen yöne gitmeyi bırakıp, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp dururlar (bkz. Al-i İmran; 64, Tövbe; 31, Bakara; 102, Nisa; 171).
14- Allah’a ve ahiret gününe inanıyor görünmelerine rağmen dünyaya karşı insanların en açgözlüsüdürler. Hatta müşriklerden bile daha hırslıdırlar. Her biri ister ki bin yıl yaşasın. Oysa uzun yaşamak hiç kimseyi azaptan kurtarmaz. (bkz. Bakara; 96).
15- Üzerlerinden uzun zamanlar geçince kalpleri katılaşır. Kitâp artık kalplerine heyecan, ruhlarına can veremez hale gelir. (bkz. Hadid; 16). Yanlarındaki Kitâp artık bir tapınak kitabı olmuştur. Okusalar da okumasalar da fark etmez. O artık bir Kitâb-ı Mehcur’dur. (terkedilmiş, unutulmuş Kitâp). Eh, artık onun da sadece “ehli” olunur…
***
Bunlar onların Kitâptaki özelliklerinden en önemlileridir.
Tarihi sürece baktığımızda ise “Ehl-i kitâplaşmanın” birbirine benzediğini, muharref (bozulmuş, aslını özünü kaybetmiş) hale gelmenin hiç değişmediğini, yine yeniden birbirini tekrar edip durduğunu görürüz.
Önce Kitâp hayattan çekilir.
Sonra bakış açılarında, yaklaşımlarda, algılarda tahrif görülür. Neyin Allah’tan neyin kuldan olduğu birbirine karışır. İnançlar değişir, ameller bozulur.
Nihayet bir dünya gücünün etkisine girilir ve devrin egemen gücünün Ehl-i kitâplaşmış tebası/maşası olunur. Musa’dan sonra Yahudiler zamanla Ehl-i kitâplaşmış ve Pers İmparatorluğu’nun tebası, matraplığı haline gelmişti. İsa’dan sonra da Hristıyanlar Roma için aynı duruma düşmüştü.
Peki ya Muhammed’den sonra Müslümanlar?
Eski zamanlarda Pers egemenliğindeki Yahudiler’in, orta zamanlarda Roma egemenliğindeki Hristıyanların Ehl-i kitâplaşması gibi, modern zamanlarda da Anglo-Sakson (Batı) egemenliği altındaki Müslümanların Ehl-i kitâplaşmasından bahsediyoruz.
Ne yazık ki kanatan, yakıcı gerçek budur.
Mecusiler, Yahudiler ve Hristıyanlar’dan sonra bana öyle geliyor ki yeni Ehl-i kitâp inançları ve amelleri muharref hale gelmiş ‘Müslümanlar’dır.
İçlerinden çok azı işin özünü kaybetmeyip gece yarılarında kalkarak gözyaşları döker. Ekmeğini aşını bölüşerek kardeşlik, tevhid ve adalet ruhunu sürdürür. Bunlar daima azınlıktadır.
Dinin işaret ettiği yöne gitmeyi bırakıp dinin kendisine yoğunlaşma, aşırı ve abartılı bir şekilcilik, “din manyağı” olma derecesinde Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık, Talmutçuluk, Mişnacılık, fıkıhçılık, hadisçilik, kelamcılık, tefsircilik, mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik vb. yaparak insana, eşyaya, hayata ve doğaya yabancılaşma ve böylece tarihin, hayatın ve doğanın işleyen/ yaşayan düzeninden (el-Kitâp) kopuş Ehl-i kitâplaşmanın ortak özelliğidir.
Şu an baktığımızda Müslümanlar olarak hal ve gidişatımız önceki Ehl-i kitâplıları hiç de aratmıyor. Tipik Ehl-i kitâp özellikleri gösteriyoruz. Ne yani sırf Müslümanız diye bu sınıfa girmeyecek miyiz? Elimizdeki kitabın ismi Kur’an olunca yukarıdaki 15 madde bizim için geçersiz hale mi geliyor? Zaten böyle düşündüğümüz (kurtulmuşluk vehmi) için Ehl-i kitâplaşmış olmuyor muyduk?
Kaldıki Kur’an’ın kendisi zaten ileride bir Ehl-i kitâplaşma olabileceğini haber veriyor. Yazıyı o ayetle bitireceğim, lütfen dikkatle okuyun.
Yukarıdaki “15 maddede Ehl-i kitâp” sıralaması çok tanıdık gelmiştir. Fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Bunu anlamak için ayetleri arkamıza bakmadan üzerimize alınalım yeter. Gerçeğin bütün çıplaklığı ile içimizi yaktığını göreceğiz.
***
Demek ki üzerinden uzun zamanlar geçince kalplerde ürperti kalmıyor, heyecanlar tükeniyor. Uyanıklık, korku ve titreme yerini donukluğa ve kurtulmuşluk vehmine bırakıyor… Kesin inançlı, cenneti garanti gören, “inandım” (amentü) demekle kurtulacağını sanan, yaşantıyı (praxis) değil; sırf kimliği, ameli değil; sırf imanı kurtuluş sebebi sayan bir zihniyet oluşuyor. Kesin inançlıya bir kitap yetiyor. Kuru kuruya kitap “ehli” olmakla iş tamam sanılıyor.
Öyle olunca Yahudiler için Tevrat, Hristiyanlar için İncil, Mecusiler için Avesta, Hindular için Vedalar ne anlama geliyorsa artık Müslümanlar için de Kur’an o oluyor.
Esasında Kitâp, ehlinin elinde ölüyor!
“İman edenlerin Allah’ı ve O’nun katından inen gerçeğin ta kendisini hatırlamaları için titreyip kendilerine gelme zamanı gelmedi mi? Yoksa üzerlerinden uzun zaman geçince yoldan çıkıp kalpleri katılaşan o ‘Kitâp verilenler’ gibi mi olacaklar? (Hadid; 16)

İhsan Eliaçık

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 326
favori
like
share
paye Tarih: 26.06.2009 15:38
Dinin işaret ettiği yöne gitmeyi bırakıp dinin kendisine yoğunlaşma, aşırı ve abartılı bir şekilcilik, “din manyağı” olma derecesinde Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık, Talmutçuluk, Mişnacılık, fıkıhçılık, hadisçilik, kelamcılık, tefsircilik, mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik vb. yaparak insana, eşyaya, hayata ve doğaya yabancılaşma ve böylece tarihin, hayatın ve doğanın işleyen/ yaşayan düzeninden (el-Kitâp) kopuş Ehl-i kitâplaşmanın ortak özelliğidir.
yani islamın bazı ilim dallarıyla aşırı ilgilenen demi din manyağı oluyor. haşa cemaat, tarikat hadis, fıkıh, kelam, tefsir bunların islami ilim dalları değilmi.
İçlerinden çok azı işin özünü kaybetmeyip gece yarılarında kalkarak gözyaşları döker. Ekmeğini aşını bölüşerek kardeşlik, tevhid ve adalet ruhunu sürdürür. Bunlar daima azınlıktadır.
insanın hele hele müslümanın özünü kaybetmemesi için cemaat, tarikat,mezhep olmadan olurmu mümkünmü
Dinde aşırı giderler. bu kavram çok değişik manalara gelebilir. dinin aşırısı olmaz.
benim anladığma göre; eğer müslümanları bu şekilde kitap ehli olmakla suçluyorsak yanlış
AYIŞIĞI Tarih: 26.06.2009 11:24
Allah razı olsun canım