Kasvetli bir Kasım ayıydı. Kendimden ve bu şehirden çok sıkılmıştım. Daha lüks yaşama adadığımız zamanlarımız, birbiriyle çarpışıp yamulan insan ilişkilerimiz, içimizde ki merhamet duygusunu çalan “hırsız hırslarımız” bizi yaşamlarımızın ve bencilleşen yalnızlığımızın dibine gömüyordu.

Güneşin doğuşunu da batışını da koca İstanbul’un kalabalık yaşam topluluğu arasından izlemek, izlerken kendi içsel yalnızlığının farkına varmak ve bu farkındalıkla Kasım ayının kasvetine katkıda bulunmak içten bile değildi. İşsizdim ve bir iş gelmişti. Önce “sipariş üstüne nasıl hikaye yazılır ki?” diye sordum kendime. Aynı günün akşamı Cihangir çay bahçesinde hiç sevmediğim halde çay içip sipariş üzerine yazmak zorunda olduğum hikâyeyi düşündüm. Bana verilen konuya uygun istenilen konseptte hiçbir şey yazamıyordum. Parmaklarımın arasında kalem döndü durdu saatlerce. Zihnim hiçbir şey üretemiyordu; pes ettim ve bir kahve söyleyip en sevdiğim kalemimi masaya koyup kendime döndüm ve onu gördüm.

Teninin rengi, mantosunun kapüşonu ve kaşlarının duruşuyla bana kendi gibi olan bir çocuğu hatırlatıyordu; 10 yıl önce postallarımı boyamak için bana sırnaşan Mesut’u… Hakkari’den 9 nüfuslu ailesiyle terörden kaçıp İstanbul’a göç etmiş. Babamın iş yerinin yakınlarında ayağında ayakkabı olmamasına rağmen başkalarının ayakkabılarını boyar, parlatır kazandığı parayı babasına verirdi. Okula hiç gitmemişti oysa okul çağı gelmişti. Okula gidecek para, okula kayıt olabilse bile kitap alacak, önlük alacak paraları yoktu. Zaten bunu umursayacak hayalleri de yoktu. Babam ve yakın çevresi Mesut’u çok sevdi ve birlik olup onu okula yazdırdı. Önlük, kitap, defter, çanta aldı, cebine harçlığını koydu ve Mesut artık okullu oldu. İşte, hikayemin kahramanını bulmuştum. Mesut ve onun gibi çocukluğunu okuldan uzak terör gölgesinde yaşayan çocuklar olacaktı.

Hızla eve gittim ve internette doğu’da yaşayan çocuklarla, doğu illerinde ki okulların durumlarıyla ilgili araştırmalar yapmaya başladım. Heyecandan yerimde duramıyordum. Hikâyem kafamda çoktan yazılmış hatta yaşanmıştı bile. Ertesi sabah araştırmalarıma devam ederken bir site buldu .[url]http://www.kardesinisec.com[/url] Böyle bir sitenin varlığından haberdar olmamıştım. Uzun süre inceledim. Evet, bu harika olabilirdi zaten 3 kardeşim vardı ve 1 tane daha olsa üstelik yardıma muhtaç bir kardeşim olsaydı ve ben ona yardım etseydim belki de yazacağım hikâyenin içine girecektim. Hakkâri ilinde kardeş bekleyen isimleri ve tanıtım formlarını tek tek dikkatle inceledim. Durdum… Çok tuhaftı…

Adı Soyadı: Sibel DAYAN
Yaşı:13
Adres: Hakkâri Merkez

-“Dayan Sibel” diyerek okulunun telefonunu buldum ve aradım. Ne diyeceğimi bilemiyordum, onu nerden bulduğumu, internetin ne olduğunu ona nasıl anlatacaktım?

Telefonu kapadım ve Mesut’u düşünmeye başladım. Bu arada hikâyemin tretmanlarını yazmıştım ve çok beğenilmişti. Hemen senaryo hali sipariş edilmişti. Siparişlerden nefret ediyordum ama bundan daha önemlisi Hakkari’li Sibel Dayan’dı. Onu aramam gerekiyordu, sanki beni bekliyordu. Kafamda ki bütün kaygılardan kurtulup okulunun bana verdiği komşularının numaralarını çevirdim ve onu istedim. Sesini duyunca, sesim titredi. Ona kendimi tanıttım ve onu nereden bulduğumu ve bunu neden yaptığımı anlattım. Sandığımdan daha kolay oldu. Öğretmenleri onlara her şeyi anlatmış. Uzun zamandır o da birinin onu seçmesini bekliyormuş. Ona sorduğum sorulara karşılık bana verdiği cevaplar beni şaşırtıyordu. İki odalı bir evde 12 kişi. Babaları ne iş olursa onu yapıyor. Sibel, evin okuyan tek kızı. Türkçesi gayet düzgün ya da beklediğimden daha düzgün ve her şeyden önemlisi bana “siz” diye başlayan cümleler kuruyor. Sesimin titrek hali kendini doğallığına teslim ettiğin de ona ilk mektubumla birlikte bir hediye göndermek istediğimi ve benden ne istediğini sorduğum da bana verdiği cevabın ardından bir süre konuşamadım. Çünkü benden çilekli toka ya da renkli boncuklu kolye istemişti. Sadece bu kadar mı? İnanamıyordum. Sadece toka ya da kolye mi? Hayal etmek için renkli bir dünyaya ihtiyacı vardı ve belki de bu yüzden benden renkli boncuklu kolye istemişti.

Telefonu kapadım ve ona sayfalarca mektup yazdım. Ona alabileceğim her şeyi alıp yollamak istiyordum. Artık içime tuhaf bir duygu yerleşmişti. Sürekli onu düşünüyordum. Ne yiyor, nasıl rüyalar görüyor, ne giyiyor, şu anda ne yapıyor? Peki, bana ne yaptığının farkında mı?
Şehir hayatının verdiği sıkıntıların misillemesinden doğan çarpılmış insan ilişkilerinin kıyısında boğulurken çok uzaklarda hiç tanımadığım küçük bir kız çocuğu bana “sizi seviyorum” diyor ve beni mutlu ediyordu. Ona yolladığım mektupları komşuları ve akrabaları ile topluca okuyorlarmış. Annesi, babası ve ablasıyla bile konuşmaya bile başlamıştım. Sağlığımı ve onlardan, oralardan bir şey isteyip istemediğimi soruyorlardı.

O kadar güzellerdi ki etrafımda ki herkes çok çirkin geliyordu.

O kadar içten gelen bir samimiyetle benimle konuşuyorlardı ki bana birilerine yardım etmekten dolayı içime dolan huzurla tanışıyordum her gün biraz daha fazla…

Ramazan bayramında benden hediye olarak sadece kitap istemesine rağmen ona pembe bir etek ve kazak yolladım. Paketinin içine kitabın,çilekli tokasını ve renkli boncuklu kolyesini de koydum.Her hafta arayıp sınav sonuçlarını, derslerini soruyordum. Onunla konuştukça yaşamıma anlam üstüne anlam yükleniyordu. Bu arada onunla olan bu ilişkim hikâyeme ve üzerinde çalıştığımız projeye çoktan yansımıştı. Herkese Sibel’i ve onun gibi hayallerini bekleyen çocukları anlatıyordum. Bazıları anlamıyor hatta eleştiriyordu.

Sorun neydi? Biz kameralı cep telefonu, son model araba ya da bilmem nereye tatile gitmek için kart ekstrelerimizde ki rakamların küçüleceği günü beklerken orda ki çocuklar sadece çilekli toka ya da kitap bekliyordu.
Ben hiç çilekli tokanın hayaliyle uykulara dalmadım.
Siz daldınız mı?

Hiç tanımadığınız bir çocuğun sizden gelecek olan mektubun hayaliyle her gün uykuya dalması düşüncesi mi sizi daha mutlu eder yoksa patronunuzdan gelecek terfi e-postası mı?

Binalar arasında daha lüks yaşama adadığımız zamanımız, birbiriyle çarpışıp yamulan insan ilişkilerimiz, içimizde ki merhamet duygusunu çalan “hırsız hırslarımız” bizi yaşamlarımızın dibine gömmüşken, kilometrelerce uzakta patlama sesleriyle uyanıp, lastik pabuçlarla okula giden çocukların hayallerine ortak olamaz mı?

-Olur!
Sibel Oral

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 386
favori
like
share
Nehir Tarih: 26.06.2009 21:10
o hayaller o kadar saf ki

ona dokunmak isterken yıkmamak gerekiyor..

emeğinize sağlık paylaşım için teşekkürler..