Yüce Rabbimiz, insanı, hayat boyunca türlü türlü imtihanlardan geçirmektedir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Müberra Kitabımızın bu beyanından anlıyoruz ki müslüman, yaşadığı sıkıntıları imtihan dairesinde değerlendirmelidir. Fakat insan dünyevi mücadele içinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardan dolayı, fıtrî zayıflığı sebebiyle bazen imtihanda olduğunu unutuveriyor.

Aslında temel meselemiz nefisle mücadeledir. ALLAH Tealâ’nın birliğine ve Fahri Kainat s.a.v. Efendimiz’in O’nun Rasulü olduğuna iman ettikten sonra başlıyor bu mücadele. Şöyle bir düşünecek olursak sabır, kanaat ve itminan gibi kavramların nefsle doğrudan alakalı olduğunu görürüz.

Meşhur hadis alimimiz İmam Nevevî rh.a. de sabır konusunda şunları söylemiştir: “Sabrın manası, nefsi emredilen şeylerde tutmak ve o dairede hapsetmektir. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine tahammül, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, ahiret yolunda yürüyenlerin en mühim esaslarındandır. Manevi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.”

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen şu husus da insanoğlunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor: “İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.”
(Muhammed, 31)

Sabır ve kanaat penceresinden baktığımızda, günümüz insanının gittikçe zayıfladığını, kendini daha fazla nefsin eline bıraktığını görmekteyiz. Modern dünyada insanın hizmetine sunulmuş imkanlar ve hayatın kolaylaşması bu durumu daha da yaygınlaştırıyor. Bunun neticesinde nefsin ve dolayısıyla şahsın meselesi olan kanaatsizlik veya sabırsızlık, artık bir toplum meselesi haline geliyor. İnsanlar toplu halde nefse boyun eğme durumu ile karşı karşıya kalıyor. Öyleyse bu mesele ile mücadele de farklı bir boyut kazanıyor.

İnsan elindeki ile yetinebilmelidir. Yetinmek kanaat etmektir, ALLAH Tealâ’nın takdiri ile tatmin olmak, nefsi ikna etmektir. Aslında iman da bir ikna olma durumudur. Her ne şartta olursa olsun mümin bu ikna olmuşluk halini korumalıdır. Zaten müslümanda olması gereken tevekkül hali, yetinebilmekle ve mutlak rızk verici ALLAH’a sonsuz güvenmekle gerçekleşir. ALLAH’tan ümit kesmemek de imanın gereklerindendir.

Eskiden beri tasavvuf ehli insanlar, mücella dinimizin sabır, kanaat, itminan, tevekkül, ihlâs gibi unsurları üzerinde büyük ehemmiyet vererek durmuşlardır. Zira tasavvuf dinimizi daha güzel yaşamak, onu daha doğru anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’in hayatından anladığımız şeyler de, şüphesiz ehl-i tasavvufun anladığı ve tatbik ettiği gibidir. ALLAH dostlarının dünyadan mümkün mertebe uzak durmasındaki mana da bu mesele ile doğrudan alakalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki: “Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini ALLAH zengin kılar, onu derler toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, ALLAH onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir” (Tirmizî)

Yine bir başka hadis-i şeriflerinde de: “Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” buyurmuştur. Bu ifade müslümanın dünya ile ahiret arasında duracağı çizgiyi beyan ediyor. Fakat bize gösterilen bu tavrın bugün neresindeyiz düşünmemiz gerekir.

Mesela yukarıda söylediğimiz ve toplumun kanaatsizleşmesi durumunun neticesi olarak, sürekli elindekinden daha fazlasını talep etme halini görmekteyiz. Son asırda karşımıza çıkan ve yaygınlaşan reklam, reyting ve moda gibi unsurlar, kanaatkârlığın oldukça uzağındadır. Nitekim kişi kendini kaptırdığında bu tür unsurlar manevi dünyamızı da yaralamakta. Daha zaruri ihtiyaçları bile tedarik etmeden teknolojiye düşkünlük ve alışveriş çılgınlığı gibi hastalıklar da şüphesiz aynı sürecin zararlı meyveleridir.

O zaman bunlardan nefsimizi muhafaza etmek lazımdır. Bunu da bize tasavvuf yolunda yürümek sağlayacaktır. Zaten dünyevî unsurlar birer vasıta hükmündedir. Müslüman, dünyayı ve içindekileri hayatını devam ettirmek, ailesinin nafakasını sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak için kullanır.

İmam Gazalî rh.a. insanın en zaruri ihtiyaçlarından biri olan yemek yeme hususunda şunları söylemiştir: “İnsan az yemeye özen göstermelidir. Zira doyasıya yemek, bırakın ibadete güç vermeyi, tam tersine ibadeti engeller. Bu durumun zaruri sonuçlarından biri, arzuları frenlemek ve azla yetinip israfa kaçmamaktır.” (İhyau Ulumi’d-Din)

İmam Gazali rh.a.’in yemekle ilgili beyan ettiği hal ve belirlediği sınır bizim diğer ihtiyaçlarımız için de geçerlidir. Bu yüzden günlük ihtiyaçlarımızın birçoğunda haddi aştığımızda israfa kaçtığımızı bilmeliyiz. Tabii bugünkü durum ile o zaman arasında farklar vardır. Fakat yine de insan haddini bilmelidir. Genel olarak orta yolu tercih etmeli ve bu yoldaki düsturu daima İslâm’ın sabır ve kanaate verdiği ehemmiyet olmalıdır. Belki bu vesileyle nefs terbiye olacaktır.

Günümüzün ihtiyaçları ve hayat biçimi başka deyip nefse aldanmak, gönlü dünyaya kaptırmak işimizi zorlaştıracaktır. Başta söylediğimiz gibi insanoğlu bu dünyada bir imtihandadır. Belki bugün nimetler ve onlardan yararlanma imkanları artmış olabilir. Hatta bir parçası olduğumuz günlük hayat da bizi buna zorlayabilir. Fakat insan imtihanda olduğunu unutmamalıdır. Bu mücadeleden galip olarak çıkmaya gayret etmelidir.

Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz “Hidayet nasip edilmiş, yeterli miktarda da geçimi olup buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî) diyerek, kanaat edenleri, sabır gösterenleri müjdelemiştir. Bu müjdeye mazhar olabilmek için çaba göstermemiz gerekir.

Müslüman kişinin adımlarına dikkat etmesi, hayatını dinimizin gereğine göre ayarlaması lazımdır. Yol bellidir, İslâm’ın çizdiği sınırlar da bellidir. Bizim yapacağımız şey durduğumuz yeri belirlenmiş sınıra çekmektir. Nefsi daima bu sınır içinde tutmak, onu teskin etmektir.

Bilmeliyiz ki sabır, kanaat ve tevekkül bir devamlılık halidir. Müslüman daima bu hal ile donanmış olmalıdır. Kendimizi bu hasletlerle donatmak için kendimizle mücadele etmeli, dünya sevgisini elimizden geldiğince kalbimizden uzak tutmalıyız. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder.” (Ebu Davud, Beyhakî)

İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürebiliriz. Unutmayalım, bizlerden çok daha zor şartlar altında bunu başararak Rabbimizin seçkin kulları arasına girmiş nice insan var. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 404
favori
like
share
ultimatom Tarih: 30.06.2009 02:42
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

Tebrik ederim böyle güzel bir konu için emeğine sağlık ...