Buyurun aşk ile şevk ile:
-Eşhedü en lâilâhe ill ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlüh...
-Aşk ile bir dahî:
-Eşhedü.....
-Şevk ile bir dahî:
-Tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine tanıklık ederim ki Muhammed O’nun kulu ve rasülüdür.
Aşkla - şevkle girilir İslam’a... Aşkla - şevkle tazelenir İslam'la bağlar... Müslümanlık bu aşkın sürekli yaşanma halidir.
......
“Allah'ım beni sana ulaştırmayan bu dini, bu inancı ben ateşe atar da yakarım.”
Bu çetin söz Hazreti Mevlânâ'ya aittir.
İnsanı “Allah'a ulaştırmayan din” nasıl bir dindir acaba?
Acaba içinde aşk coşkusu bulunmayan bir şey mi?
Ya şu insan profiline ne dersiniz?
“Bazan melekler bizim temizliğimizi kıskanır, bazan da şeytanlar kötülüğümüzden kaçarlar.
“İnsan vücudu, içinde yırtıcı hayvanların dolaştığı bir ormana benzer, parçalanmamak, yok olmamak için çok uyanık bulunmamız lazım. Bizim vücudumuzda binlerce kurt, binlerce domuz, temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfatlar vardır.”
Nasıl bir insandır içinde şeytanı barındıran insan? Acaba aşktan yoksun olan mı? Acaba bizim içimiz nasıl? Kimler kaynaşıp vuruşuyor içimizde?
Mevlânâ Hazretleri aşka çağırıyor insanı:
“Aşıkların coşkun akan bir sel gibi, yüzlerini, başlarını yerlere sürerek, taşlara vurarak, dostun deresine varıncaya kadar koşması gerekir.”
“Aşk göklere uçmaktır”, diyor. “Aşksız geçen ömrü, hiç hesaba katma, yaşadım sanma. Aşk âb-ı hayattır, onu canla, gönülle kabul et.” diyor. “Aşk ölü ekmeği can yapar, fani olan canı ebedileştirir.” diyor. Ve “Göklerin dönüşünü, aşkın dalgasından bil. Eğer aşk olmasaydı, dünya donar kalırdı.” diyor.
“Aşk” deyince Muhammed İkbal, Mevlânâ'dan alıyor sözü ve o da aşkı çağırıyor:
“Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap.”
Çamurdan insan inşa etmek için aşkın iksiri lâzım büyük gönül adamına göre...
Sonra yeniden alıyor sözü Hazreti Mevlânâ. Aşkın terennümleri içinde bir mü'mini işaretliyor insana:
“İnle inle ki, bu iniltiyi işiten bir komşun vardır. Bu komşu, sana, şah damarından daha yakındır. İnle inle ki çocuğun inlemesi, ağlaması, süt annesinin sevgisini uyandırır.”
“Gerçek bir mü'min, gerçek bir insan, Allah'ı canla, başla anar, O'nu daima zikr ederse, o mü'mine dikkatle bak da gör, onda Hakk'ın nurundan gelen güzellik ne parlak olur! Bu ilâhi erlerin içleri, gönülleri ne acaib, ne şaşılacak bir denizdir.”
Sonra aşkın yolunu Rasûlü Ekrem'le buluşturuyor ve kendi dünyasını ona bağlıyor.
“Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz, aşk oğullarıyız, bizim anamız da aşktır.”
“Cenâb-ı Mustafa'nın nurlu eli, o inleyen hurma ağacı direğini okşadı. Sen bir odundan da aşağı değilsin ya, inle, inle!”
Aşk!
“Hurma kütüğü kadar olsun aşk taşı, canlan!” demek bu.
......
Hayattan Birkaç Enstantene
-Kazakistan’dan İslam’ı öğrenmek üzere Türkiye’ye gelmişti. Hocaları ona önce inanç esaslarını anlattı. Allah’a imanı, ahirete imanı... Dünya hayatı ile ahiret arasındaki ilişkiyi öğrendi. Hesabı, kitabı öğrendi... Sevabı, günahı öğrendi... İnançla inançsızlık arasındaki farkı öğrendi... Bir gün hocasının yanına çıktı ve;
-Ben memleketime gitmek istiyorum hocam, dedi.
Hocası şaşırdı. Daha yeni gelmişlerdi ve öğrenecekleri çok şey vardı.
-Neden, dedi, neden gitmek istiyorsun... Çocuk ağlamaklı, kesik kesik konuştu:
-Hocam, dedi, ben burada cennetin yolunu öğrendim. Bunun Müslümanlıkla ilgisini öğrendim. Oysa babam - annem bunu bilmiyorlar. Onlara bildiklerimi anlatmam lâzım, cennete birlikte gitmeliyiz. Ben onlar olmadan ne yaparım cennette?
İnanç, aşk halinde yüreğinde tomurcuklanmıştı.
......
Kırgızistan’da yaşandı bu olay. Çocuk, Sovyet kanunlarına göre çalışacak yaşa gelmişti ve kolhoz yönetimi ondan gösterilen işe gitmesini istiyordu. Baba, kömür ocağında işçi olarak çalışıyordu ve zor şartlarda Kur’an’ı hıfzetmişti. Oğluna da Kur’an’ı öğretmek için yanıp tutuşuyordu; ama nasıl olacaktı bu?
Kolhoz yönetimine gitti ve;
-Oğlumun benim yanımda çalışması için izin verin, dedi. İkimiz birden daha çok üretim yaparız.
Dini imanı üretimdi Sovyet yönetiminin... İzin verdiler.
Ondan sonra olanlar oldu ve baba, oğluna kömür ocağında Kur’an’ı hıfzettirdi. 1990’lı yıllarda Türkiye’den Kırgızistan’ı ziyarete giden bir grup İlahiyat hocası, kömür ocağında Kur’an’ı hıfzeden bu gençle, bir caminin imamı olarak tanıştılar ve bu Kur’an aşkına parmak ısırdılar.
......
Sabri Koçi adı Arnavutluk’un anıt isimlerindendir. 20 yıl hapis yattı Enver Hoca’nın zindan günlerinde... O günleri acı ile yâdederken şunu söylerdi:
-Ben hıfzımı, zindan duvarlarına karşı hatim indirerek muhafaza ettim.
Aşk bu olmalıydı.
......
Bir aşk hadisesi de Türkiye’den....
36 yaşında kocası ölmüş, dul kalmıştı. Evli oğlu askere gitmiş, evde gelinle yapayalnız kalmışlar, Karadeniz’in zor şartlarında evi ayakta tutmak için canlarını dişlerine takmışlardı.
3 yıl sonra oğul askerden geldi. Askere gitmeden önce hafızlıkta 7 sayfaya kadar çıkmıştı. İçinde sevda yarım kalmıştı, bir gün;
-Anne, dedi, ben İstanbul’a gidip hıfzımı tamamlamak istiyorum.
Üç yıl evlat yolu gözleyen, geliniyle birlikte her türlü cefaya katlanan ve oğulun o zor şartlarda Müslüman kalması için bütün anneliğini devreye sokan anne ne yapsındı? Yürek nasıl dayansın, ne desindi?
4 inekleri vardı ve evin her şeyi onlardı. Birini o günün parasıyla 80 liraya sattılar, 40 lirasını oğula verdiler ve hasretlerini bir kere daha yüreklerine gömerek;
-Git, dediler, Kuran’ı hıfzet, gel.
Ana yüreğinde evlat hasretiyle yarışan bir Kur’an aşkı olmalıydı bu...
......
Müslümanlıkla Amerika’da tanışmıştı. Çocukları dünyaya geldiğinde onları Müslüman yetiştirme derdine düşmüştü. Acaba İslam ülkelerinde daha islâmî bir iklim bulamaz mıydı? Hamile eşiyle yollara düştü, bir ezan sesi, bir cami kubbesi, bir zikir iklimi için nelere katlanılmazdı? İslam, kişiliğin baştan ayağa teslim edilmesi ve yeniden dokunması gereken bir ebediyyet disiplini değil miydi? Olacaksan tam olmalı değil miydin? Paramparça kişiliklerle “Müslüman oldum” demenin anlamı olur muydu? Müslüman olmak, serapa bir hesaplaşma değil miydi varlıktan varlık ötesine kadar uzanan? Bir ba’sü ba’de’l mevt gibi ölüp - dirilme hadisesi yaşanmalı değil miydi?
Hepsi aşktan!
......
Acaba Ebu Eyyub’el Ensari İstanbul’a bu aşkla mı gelmişti? Habbab bin Ered, “bana dilediğinizi yapabilirsiniz, ama O (s.a.)’nun ayağına bir diken batmasını istemem” derken, hangi aşka tutulmuş, tutunmuştu? Selman-ı Farisî, yıllar içinde, “arayu arayu bulduğu iz”e nasıl bir tutku ile sarılmıştı. Hazreti Ali’ye namazda bacağındaki okun acısını duyurmayan hangi iklimlere uçuştu? Bilal’e, Yasir’e, Sümeyye’ye, vahşi işkenceler karşısında bile “Allah ehad” diyebilme direncini veren... “Kul oldum, kul oldum, kul oldum” diye sevinç çığlıkları atan Mevlânâ’yı, pervane gibi döndüren... Yunus’u dönme dolaba çeviren, Fuzuli’ye “Dest - busı arzusiyle ölürsem dostlar - Kûze eylen toprağum verin anınla yare su - Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl - Başını taştan taşa vurup gezer avare su” dedirten....
Aşk!
Aşk hali...
Müslümanlığın bu hali...
......
“Habibim” hitabına mazhar olan Allah Rasulü (s.a.) huzur-u ilahiye durduğunda bitmeyen ufuklara doğru sonsuz bir sevda koşusuna mı çıkmıştı, şu namaz anında? Kur’an sureleri arasında, rükularda, secdelerde, kıyamlarda, tekbirler, tehliller, tesbihler ummanında bir aşk çağlayanında mı yıkanmaktaydı? Ve ümmetine “Böyle olmazsa namaz olmaz” diye işaretlediği “Ya Rabbi, Ya Rabbi! Ya Rabbi!” çağırışlarıyla dualanan namaz, o aşk koşusundan bir iz mi taşımaktaydı?
“Bir gece Allah Rasulü ile beraber namaza durdum. Bakara Sûresini okumaya başladı. Ben içimden, 'yüzüncü ayete gelince rükuya varır' dedim. Yüzüncü ayete geldikten sonra da okumasını sürdürdü. 'Herhalde bu sûre ile iki rekat kılacak' diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. 'Sûreyi bitirince rükûya varır' diye düşündüm. Ancak yine bitirmedi. Nisa Suresini okumaya başladı. Bitirince de Ali-i İmran sûresi’ne başladı. Ağır ağır okuyor; tesbih ayetleri geldiğinde 'sübhan' diyor, dua ayeti geldiğinde dua ediyor, istiaze ayeti geldiğinde de Allah'a sığınıyordu. Sonra rükûya vardı. 'Sübhâne rabbiye'l azim' demeye başladı. Rukuu da kıyamı kadar sürdü. Sonra 'semiü limen hamideh'. Rabbena leke'l hamd' diyerek (doğruldu). Rükûda durduğuna yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede 'sübhâne Rabbiye'l a'la' diyordu. Secdesi de kıyamına yakın uzunlukta sürdü. “ (Müslim, Müsafirin, 203)
“Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rekatta bir teşehhüd vardır. Namaz, huşû duymak, tevazu ve tezellül ızhar etmektir. (Bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve 'Ya Rabbi! Ya Rabbi! Ya Rabbi! diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizi, Salat, 166)
Osman Şems Efendi ibadeti aşkla buluşturmanın mâhiyetini iki mısraya şöyle dercetmişti:
Aşk olmaz ise zikr ü ibâdette muhakkak
Vasıl-şüde-i rütbe-i ihsan olamazsın
Aşk onsuz kalınca onu özlemek demek. Onsuz kalınca yanıp kavrulmak demek. Yüreği yakmak demek.
Aşk, bütün hücrelerde onunla olmak, onunla dolmak demek.
İslamsızlık yanıp kavrulmaktır.
İslam aşksız olmaz. İman aşksız olmaz. Namaz aşksız olmaz. Dua aşksız olmaz.
Dava İslam'ı aşkla yaşamak. Yani yürekten, gönülden, kalbin en duyarlı dokularıyla!
......
“Vay kalpleri Allah zikrinden boş kalıp kaskatı kesilenlere!” (Zümer, 22)
Vay ki vay!
Kur'an, takvayı gerçek bir takva haline getirmeyi (Al- İmran, 102), cihadı gerçek, büyük bir cihad kılmayı (Al-i İmran, 103, el Hac 78 – Furkan, 52), Allah'ı O'nun kudretine lâyık bir şekilde takdir etmeyi (En'am, 91), Kur'an'ı gerçek anlamda okumayı (Bakara, 121), sabrı, Allah'ın vadinin hak olduğunu bilmenin coşkusu içinde göstermeyi (Gafir, 77), Allah'ın ipine sımsıkı - toptan sarılmayı, Allah'ı en güçlü sevgiyle sevmeyi (Bakara, 165), mü'min olunca gerçek mü'min olmayı (Enfal, 4), namazı korumayı, ikame etmeyi, devamlı kılmayı (Bakara, 138, En'am 92), namaza tembel tembel kalkmamayı (Nisa 142), gece gündüz, açık gizli, darlıkta ve bollukta, eza etmeksizin, sevdiklerinden ve Allah yolunda infakta bulunmayı (Bakara, 262, 273), tevbenin “nasuh” olanını- insanı günaha yeniden döndürmeyenini yapmayı (Tahrim, 8) öğütlüyor Müslümana... Neredeyse her çağrının altı çizilmiş, her çağrıya özel vurgu yüklenmiş.
Kendi kendime dedim ki:
Arkadaş! Müzebzebine beyne zâlik olmayacaksın. Kafan karışık olmayacak. Yüreğin pek olacak din konusunda. Dini oyun ve eğlence edinmeyeceksin. İslam'ın dışında olmak, bir ateş çukurunun kenarında bulunmak demek, bunu unutmayacaksın. (Al-i İmran, 103), İslam'ın senin için Allah tarafından seçilen, razı olunan bir din olduğunu bileceksin. (Bakara, 132), Müslüman olarak can vermek, senin için hayatının en temel gayesi olacak, İslamsız can vermenin bir ebediyyet hüsranı olduğunu akıldan çıkarmayacaksın. (Bakara, 132) Göğsü İslam'a açılan bir insanın, Rabbinden bir nur üzere bulunduğunu bilecek, İslam'la içinin nurlandığını hissedeceksin. (Zümer, 22) Müslüman oluşunu Allah'a bir minnet gibi yüklemeyeceksin, aksine Allah'ın seni İslam'la buluşturmasının sana verilen en büyük minnet vesilesi olduğuna inanacaksın. (Hucurat, 17)
Arkadaş! Kalbinin tozlarını sil. Bir namaz götür öteki dünyaya, şöyle mirac renkleri taşısın. Bir secde götür, Allah'a yakınlık hissini yudumladığın, bir rükû götür, bir kıyam götür, bir kulluk götür sadece Allah'a hasredilmiş, bir ümit götür sadece O'na bağlanmış, bir oruç götür ateşe kalkan olacak...
İnsanın İslam'la ve Rabbiyle ilişkisine ölçüler getiren şu ayeti birlikte okuyalım:
“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, bilsin ki, Allah, onların yerine, kendisinin sevdiği ve onların da O'nu seveceği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurlu, Allah yolunda savaşan, hiçbir kimsenin kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.Bu Allah'ın bir lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan ve her şeyi bilendir.” (Maide, 54)
Arkadaş İslâm'ına bak!
Aşk demiştik... Allah Teala, zatıyla bir muhabbet ilişkisinden bahis buyurduğu bir toplum profili çiziyor: Sevecek ve sevilecek... Onun içi ayette belirtilen kişilik özellikleriyle dolacak... Bu, İslâm'la sınavını sağlıklı veremeyen insanların yerine getirilecek bir toplumun özelliği... Aşkı yüklenecek bir müslüman toplum o...
......
Buyurun aşk ile şevk ile...
Her an yeniden şehadet kelimesi getirirmişçesine bir taze ilişki İslam'la...
İrtibatı eskitmemek, pörsütmemek...
İslâmımızı bir yerlerde unutup kalmamak...
“Nerede unuttum dinimi bilmem... Ah nerede vah nerede” diye dövünmemek.
İslâmımızı küstürmemek, onunla hep sıcak dost kalmak, onu ebedi dünyada hayatımıza tanık kılmak... Konuş dendiğinde Müslümanlığımıza, bizim için hüsnü şehâdette bulunmasını sağlamak. Dünyada iken de onun “silm iklimi”ni bulmak yüreğimizde. Bu dünyadan öteki dünyaya İslâm'ın silmini, selamını taşımak.
İmtihan dünyası...
İslâm'ı aşkla yaşama imtihanı bu...

Ahmet Taşgetiren

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 486
favori
like
share