''Yahu, insanın başına ne bela geliyorsa hep dost bildiklerinden geliyor!”



Dost… Dost olmak.. Dostun ihaneti… Dostsuz kalmak vd…
Ve hani Pir Sultan Abdal söyleyişiyle “Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun gülü yareler beni” durumu…
Yakıcı konular bunlar. Çünkü bunlar bir yandan da bizi modern hayatın modern aktörleri olarak içten içe sorguya çeken konular…
“Dostumdur” diyoruz, “Biz dostuz” diyoruz ama kendi kendimize kaldığımızda da “İyi arkadaşız esasında da ille de dostluk olacak değil ya” diye geçiriyoruz içimizden.



Aslında dostluktan korkuyoruz, itiraf edelim. Bunda biraz “Şimdi durup dururken başımıza iş mi alacağız” korkusu da var, sorumluluktan kaçma dürtüsü de…
Şimdi soruyorum: Dostluk var mı bugün? Öyle okul arkadaşı, iş arkadaşı olunur gibi kolayca dost olunur mu? Hatta daha damardan soracağım: Gerçekte dost olunabilir mi? Yoksa dostluk bir tür insancıl ütopya mı?
Montaigne’nin “ruhların esrarengiz kaynaşması” ise dostluk, onu yoğun sevgi ilişkisinden (aşktan!) pek de ayrı tutmamak gerekir. Ama karakter uyuşmazlılarına, tarafların birbirini açıkça seçmemiş olmasına karşın hasbelkader gelişmiş bir ilişkiyse bu, özellikleri bakımından gerçekte kardeşliğe benzemiyor mu? Aynı yolda gitmekse bu yakınlık, eni sonu yoldaşlık değil midir? Yol bitince o da bitmez mi?
Bütün bunlar düşünmeye değer… Fakat şimdilik çok değer verdiğim bir düşünürün, J. Derrida’nın sözleriyle yazıma nokta koymak istiyorum. Derrida dostluk arayışı içinde “bir başkasına inanma özlemi”ni bulur.

Hüzünlü bir alaycılıkla insana “Ey dostlarım, dost yoktur” dedirten işte bu umutsuz ve umarsız arayıştır. Ve şöyle der düşünürümüz: “Başkasına inanmak isteriz, çünkü boş bir çaba da olsa, bu yolla kendimize inanmaya çalışırız.”Konu sevgi, dostluk, arkadaşlık olmaya görsün, mızmızlığın ılık kucağı nasıl da çekici gelir hepimize…
Bir de kimi zaman dikenlerini çıkarmış kirpi, kimi zaman kabuğuna çekilmiş kaplumbağa kılığında dile getirilen “beni anlamıyorlar, ona yanıyorum” hali vardır.
Oysa durdurup “sen kendini anlamaya yanaşıyor musun? Buna gerçekten niyetin var mı?” diye sorsanız, ya bu sorudan ya da sizden kaçılır… Nereye gelmek istiyorum?
Dostluk sadece “sıkı arkadaşlık”sa (TDK sözlüğü “yakın arkadaşlık, gönüldaşlık” gibi karşılıklar veriyor) sorun yok. Özellikle gençler, yani henüz hayata iş, güç, evlilik gibi kurumsal zincirlerle bağlanmamış olanlar dostluğun tadını doyasıya çıkartıyorlar demektir bu…
(O kurumsal zincirler ne kadar sağlamlaşırsa, dışarıdaki dostlarla bağlar o kadar gevşer!) Geleneksel toplumlarla modern toplumları birbirinden ayıran özelliklerden biri bu olmasın sakın!
Sakın dostluk denen şey, gençlik dönemine ait bir “renk” olup çıkmış da, bu gerçeği görmezden gelip demode dostluk edebiyatını sürdürüyor olmayalım?
İş arkadaşların, karın-kocan, çocukların, akrabaların ve tabii ki modern hayata özgü çok değerli bireysel özgürlüğün bir yanda, seni sık sık bu çemberden dışarıya (sokağa, maceraya, yoldaşlığa) çağıran dostların öte yanda!..
Olacak şey değil sanki! Olsa olsa gençlere özgü bir ilişki türü olabilir… Bir tür “kan kardeşliği” safhası.
Parmakta kesiğin yeri çoktan nasırlaşmışsa, arkadaşının parmağından emdiğin kanın tadı çoktan unutulmuşsa, masalsı bir inanç ve çocuksu bir oyundan öteye gidebilir mi dostluk denen şey?
Ama bakıyorum yine de; yaşımız başımız kaç olursa olsun, işimiz gücümüz ne olursa olsun, aklımız hep dostlukta, hep dost arayışında…
Bu yüzden de başka bir dostluk tarifimiz daha var. Açıkça dile getirmediğimiz, dile getirirsek herkesi kaçıracağımızdan korktuğumuz bir tarif!
Birisine sonuna kadar inanmak özlemi…
Akıyla, karasıyla, artışıyla eksisiyle, ateşiyle buzuyla birini sevip kabullenmek isteği..
Çukura düşüyorsam, o da benimle düşsün bencilliği…
Uçuyorsam, o da benimle birlikte uçsun şımarıklığı..
Ayağım sürçtüğünde kolumu tutsun, bacağım kırıldığında alçıya alsın hayali…
Bunların hepsi var dostluğun gizli tarifinde. Yalan mı?
İstiyoruz ki dostum olsun; yani bastonum, merdivenim, terapistim, ağlama duvarım, sevinç sığınağım, sessiz kölem, çılgın efendim olsun…
Eh, ondan sonra da ağlıyoruz; neden dostumuz yok, neden dostluk bitti diye.
Nasıl olsun?
Kim kalkabilir bunun altından?
Üstelik tam o sırada Napolyon’un hayaleti geçiyor ortalık yerden ve bize göz kırpıp “İnsanın dostu yoktur, saadetine ortak olmak isteyenler vardır” diyor. İyice moralimiz bozuluyor. Uzun sözün kısası bütün bunlarda bir yanlışlık olduğunu artık kabullenmeliyiz. Boş yere sızlanmak istemiyorsak, dostluğu her kilidi açacak maymuncuk gibi görmekten kaçınmalıyız.

Belki Nietzsche haklıdır: insan dostluğun gerektirdiği kadar cömert değildir henüz. En doğru arkadaşlık ilişkisi “yoldaşlık” ilişkisidir… Bence de günümüzde “dostluk” ancak böyle bir ilişki olabilir. Ama şu soru da boşlukta çınlıyor elbette: Modern insanın “yol”u var mı ki, yoldaşlığı olsun?


Hazan Mevsimi: Okumuş olduğunuz metin, Haşmet Babaoğlu’nun yıllar önce çeşitli tarihlerde kaleme aldığı yazılarından derlenmiştir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 312
favori
like
share