Bitmeyen Yalnızlık - Mehmet Acar

Ailenin tek çocuğuydu. Gurbette olduklarından tüm akrabalarına da uzaktı. Annesini ve babasını da kaybedince yapayalnız kalmıştı bu dünyada Aslan. Kimsesi yoktu ama dostu çoktu. Yakışıklılığından dolayı çok kız arkadaşı ve mertliğinden dolayıda çok erkek arkadaşı vardı. Kimsesinin bulunmadığı evine birtek yatmak için gelirdi, o da sadece haftanın birkaç gecesiydi. Her gün başka bir arkadaşında hergün başka bir eğlencenin odağında olurdu. Daha hiçbir akşam üstü görmemişti evini. Hep sabaha karşı gelir uyur ve güneş öğleden sonraya dönerken çıkıp giderdi. Çok haraketli bir yaşamı vardı Aslan’ın. Ve şimdi ağlıyordu. Gözleri yaşdı. Güneş çoktan öğleden sonrayı geçmiş artık akşam olacak diyordu. Ve Aslan bu saatlerde artık hep evde oluyordu. Çıkmıyordu dışarı. Unutmuştu o hovarda yıllarını.

Aslan geçmişinden hatıra kalan fotoğraflara bakarken susuyordu. Yanındaki çoğu arkadaşının adını bile unutmuştu. Onlarda muhakkak Aslan’ı unutmuştu, artık yoktu hiçbiri hayatında. Geçirdiği kazadan sonra küsmüştü hayata. Hergün arayıp soran arkadaşları yoktu artık yanında. Yüzünün yarısı yanmış güzelliği mazide kalmıştı. Ayyüzünü olmaması gereken yerlerde eskitmişti. Şimdi hep diyordu ah keşke dönebilsem o yıllara. Yüzüm yandıda keşke yanmasaydı bu kadar vicdanım.

Aslan yanan vicdanıyla daha fazla hesaplaşamadı. Hep alacaklı olan vicdanıydı ama Aslanın verecek tek bir cevabı yoktu. Vicdanı hiç susmadan soruyordu. “Güzelliğin senin miydi yoksa emanetin mi? Güzelliğin sana günahlara dalman için mi verildi yoksa şükretmen için mi? Nefsin sana gölgeydi neden o kadar bekledin gölgede hiç mi görmedin güneşi? Hep güzel yüzüne güvendin, her günahın ortasına düştün. Hiçbir davetten uzak durmadın hep nefsinin, arzularının ve tutkularının peşinden koştun. Söyle be Aslanım yüzün Yusuf’danda mı güzeldi? Yoksa gel diyenlerde Züleyhadanda mı çekiciydi. O Züleyhaki güzelliği dillere destandı. Zifir saçları, kara gözleri beyaz teni günaha açılan kapıydı. Ama Yusuf bir kez olup dönüp bakmadı. Söyle be Aslan neydi senin Yusauf’tan fazlan. Ya da Züleyhanın eksiği neydi seni çağıranlardan? Yanlış yaptın Aslan yanlış. Yangın senin kaderinde varmış.”
Vicdanı susmak bilmiyordu Aslanın. Bir an olsun nefes alamıyordu onun soruları karşısında. Ve soruları da bitmiyordu bir türlü. En çokda son soru çınlardı kulağında dakikalarca. “söyle be Aslan, sen şimdi bana cevap veremezken, yarın asıl cevap vermen gerek RABBİNE nasıl cevap vereceksin. Gerçek yangını işte o zaman göreceksin.”

Aslan kendini zorda olsa attı dışarı. Yüzünün yandığından beri hep sorardı vicdanı bu soruları. Bu sorular daha çok yakardı canını. Ve hiçbir zaman yanan yüzüne sitem etmezdi. Aslanda suçunu biliyordu, o bunu çoktan hak etmişti.
Kapı kapı bir dost bir arkadaş aradı. Kime baktıysa hepsi kaçırdı nazarlarını. Kimin kapısına vardıysa hepsi şimdi duvardı. Sokağa çıktı en kalabalık caddeler bile boşaldı. Dükkanlara girdi hep kapılar yüzüne kapandı. Tanıdıklarını gördü, konuşmak istedi ama olmadı. Hepsinin dilinde aynı yalan vardı. Kusura bakmayın çıkaramadım birine benzetdiniz galiba. Çicekler çekti yapraklarını, rüzgar kesti selamını, güneş bile bulutların ardına gizlendi. Yollar tükendi Aslan yalnızlığıyla bir başına bir sokağın başında bekledi. Tek isteği bir bakıştı. Uzun bir bakış. Onu görünce gel diyen davet eden bir bakış. Ama bulamadı Aslan o bakışı, her bakış kendinden kaçıştı.

Canlılılardan umudunu kesince Aslan, bende arkadaşı cansızlardan bulurum dedi. Bulutların ardına gizlenen güneşe inat benim arkadaşım gündüz dedi çok sürmedi o da terk etti. Sen gittiysen gecem var dedi, onu da ay gelip aldı. Ayın aydınlığı geceyi gündüze boyamıştı. Yıldızlara baktı uzun uzun ama görmedi. Ertesi gün ağlayacak olan bulutlar gizlemişti. Gökden kesti umudunu Aslan, yere baktı. Yerde bir arkadaş bulacaktı. Gördüğü dokunduğu ve asla bırakmayacağı. Uzun uzun kendine bir arkadaş aradı. Köşede bir kedi yavrusu vardı. Bakmadı bile sende canlısın dedi sende kaçırırsın nazarını ve ayaklarını. Başka bir arkadaş lazımdı Aslana. Sonunda gözleri bir kenara atılmış bir taşa takıldı. İşte dedi aradığım bu olmalı. Gitti aldı taşı, eli ayağı ve yüreği gibi soğuktu. Soğuk taşa bir gurbet acısını dindirir gibi sarıldı sımsıkı. Sardı sıktı ve sıktı uzun uzun taşı. O kadar sıkı sıkmıştı ki, taş kırıldı ufalandı kum oldu ve avuçlarından kaydı. Avuçlarından kayan kum yere döküldü. Yerden tekrar toplaycaktı dökülen kumu nede olsa o Aslanın arkadaşıydı. Ama toplayamadan bir rüzgar geldi aldı kumun her bir zerresini. Baktı ardından rüzgarın ve ağladı tekrar yalnızlığına. Gitmedi ardından rüzgarın, koşmadı, dur diye de bağırmadı. Sitem etti kuma ne kadar hefesliymişsin yok olmaya diye.

Giden rüzgarın ters yönüne attı adımlarını. Artık benliğini yoklamaya başlamıştı. Kimi yaren edine bilirdi. En sadık dost köpeklerdir denirdi her zaman. Düşündü biraz ama çabuk vazgeçti. Nihayetinde o da bir canlıydı ve canlılarla dost olamayacağına dair sözü vardı, en olmadık yerde de olsa hatırlamıştı. Oysa karşısında küçük bir köpek vardı. ve ilk defa bir canlı gözlerine bakmıştı. Köpeğin nazarları Aslana can katmıştı. Ta ki köpeğe söz ver sende gitmeyeceksin değil mi diye soruncya kadar. O istediği sözde kendi sözü düştü aklına ve çekti bakışlarını karşısında yan duran küçük köpekden. Ardını dönüp gitti bir daha hiç bakmadı o küçük köpeğin yüzüne. Ve karşısında yan duran küçük köpeğin diğer yüzündeki yanık yüzünden hiç haberi olmadı.
Aslan yanık yüzlü küçük bir köpeğe farkında olmadan sırtını dönüp giderken tekrar yokladı benliği başka kim dost olabilirdi. Kitaplar dedi. Bu söz herkesin dilindeydi. En iyi dostlardı kitaplardır. Ama kitaplarda olmazdı. Her kitapda Yusuf ile Züleyha vardı. Yusuf’un sınavı, Züleyhenın kara kaşı. Züleyhanın ayyüzü ve Yusufun kaçışı vardı her kitapda. Birde kendi yaşantısını hatırladı. Ne yusuf kadar güzeldi ne de olabilecekti, davetcilerini toplasa hepsi bir Züleyha etmezdi. Bunları hatırladıkça vazgeçti kitaplardan.
Sormuyordu artık Aslan benliğine. Her fikri ayrı bir çile her fikri ayrı bir dert olmuştu yüreğine. Bir ses takıldı kulağına. Ses uzaktı birazda boğuk. Sese kulak kabarttı. Adımlarını o sese doğru attı. Sesde uzun bir türkü yankılanmaktaydı. Bir kahvehanenin aralık kalan kapısının arasından sızıyordu. Büyük bir aşık:

“dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır.”
diyordu.

İşte dedi Aslan burda bir dost bulabilirim. Bu sözlerin söylediği yerde yüz çevirmez kimse kimseye. Bu düşüncelerle girecekti aralık kalan kapdan içeri. Birden vazgeçti, bu sözler kelimesindeki söz sözü, özüne izin vermedi. Kendi sözünü yeme dedi. Ve düşündü uzun uzun. Girip girmemekte kararsız kaldı. Avuçlarında artık iki yangın vardı, biri verdiği söz biri yanlızlığı. Sonunda aklında bir şimşek çaktı. O şimşekle yağan yağmur avuçlarındaki yangını söndürdü. Aslan sonunda gerçek dostunu gördü. Sessizce usulca fısıldadı dili yanlızlığına yaren edeceği arkadşının ismini. Tekrar sessizce usulca toprak dedi. "Bir tek sen olursun bana yar. Senden geldim sana gitmeliyim. Yok senden başka kimsem, kabul edersen işte budur benim çilem."

Aslan arkadaşını bulmuştu, kavuşmasına an vardı. Bekliyordu Aslan sessizce az önce kazdığı bir buçuk metre bir mezarın başında, kopkoyu bir karanlık gecede. Arkadaşına merhaba diyordu ben geldim diyordu. Arkadaşı susuyordu. Aslan “sadık yar aç kollarını kavuşayım sana, sar beni al avuçlarına, bırakma beni bir daha. Beni bir sen anlarsın bu yalnızlığıma bir tek sen dermansın. Çok gezdim çok dolandım bak yine başa döndüm sana yar kaldım. Hadi al beni kollarına sar iyice bitsin bu yalnızlık bitsin bu çile” diyordu. Bu sözler dilinde mezarın başında bekliyordu sukunetle. Girecekti toprağa oda toprak olacaktı bir zaman sonra, bir zamanlar gibi. Önce bir zaman sonrasını düşündü sonra bir zamanları hepsi aynıydı. Hepsinin adı topraktı ve anladı arası ne kadarda boş kalmıştı. İki toprağın arasında kalan zamana ağladı yaptığı hatalara ağladı. Ve hala hata yapmaktaydı bir türlü anlayamadı. Topraktan gelip toprağa gidiyordu. Bedenine üflenen canın hakkını verememişti. Yapması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı şimdi ise yapmaması gerekeni yapacaktı. Emanete ihanet edecek intahar edip canına kıyarak tövbe kapılarınıda yüzüne kapatacaktı. Aslan anlamadı ama yazıcılar tüm yazdıklarına son bir cümle daha ekledi, iki toprağın arası baştan başa hata…

Aslan baktı uzun uzun toprağa ve kazılı mezara. Birde kendine baktı. Ancak mezar kadardı. O arkadaşına kavuştuğunda yine yalnız kalacaktı. Toprak yanında olmayacaktı aslında, saracaktı sadece bedenini ve saklayacaktı benliğini. Şimdi de gecenin sarıp sakladığı gibi. Vazgeçti Aslan toprağın arkadaşlığından. Kaderine ağladı, yazgısına ağladı, yanlızlığına ağıtlar yaktı. Bitmeyen yanlızlıktı ağıtlarının adı. Ve her dostun geçici olduğunu yalnızlıktan kaçmanın mümkün olmadığını sonunda anlamıştı.

Her dost yalandı, her ilişki çıkar doluydu. Ay dolunay gece soğuktu. Toprak sessiz Aslan kimsesizdi. Aslan tüm çaresizliğiyle bir dost bir dost dedi, mühürlüydü dili bu feryadı yüreği dile getirdi. Aslan çaresiz yalvardı. Hatalarına ağladı. Hatalarını yüzüne vurmayacak, onu yarı yolda bırakmayacak hiçbir zaman bitmeyecek bir dost istedi ta yüreğinden. Yüreğindeki yangından yüzünü unuttu. Sevmeye layık sevecek bir dost diye ağladı. Ağıdı toprağı ıslattı. Gecenin karanlığı bu diyarları terk etmek üzereydi. Aslanın pişmanlığı, yakarışı, yalvarışı semayı ağlattı. Yağan yağmur biraz olsun söndürmüştü yeryüzünde yanan yangınları bir tek Aslanın yüreğine dokunamadı. Aslan ağladı, ağladı, ağladı… hatalıydı yakardı, pişmandı yalvardı, yalnızdı haykırdı! Gönlünde tek bir dua vardı: bir dost, bir dost...

Aslanın bu haline yazıcılar bile ağladı. İlk defa sağındaki yazıcılar yazmaya başlamış solundakiler durmuştu. Aslanın bu yakarışına tüm sema şahit tutuldu ve semadaki her bir melek önce dua etti sonra amin dedi hep bir dilden. Bir amin kabul gördü. O aminin hatrına bir dosttan davet geldi aslana. O amin hatrına aslana bir dosttan davet geldiki o olduktan sonra başka dosta çare yoktu. Dostların en yücesi aslanı çağırıyordu. Bu ilk çağrı değildi her zaman çağırırdı bu dost ama Aslan ilk defa hem duyuyor hem de anlıyor ve ağlıyordu bu çağırıya. Aslan bu yüce çağrıya doğru giderken yine sol yazıcılar durmuş sağ yazıcılar almıştı kalemi eline. Ve sağ yazıcılar bembeyaz sayfalara büyük büyük yazdılar. “İki toprağın arası hep çamurdu, bu gün yandı kavruldu hava ve yağan yağmur oldu bereket, indi perde perde rahmet. Sol yazıcılar boşuna yazdınız onca yazıyı şimdi bu dosta atılan bir adım sildi onca sayfayı.”
Aslan yüreğinin en temiz haliyle gerçek dosta gidiyordu. Ona giderken hala o yüce çağırıdaki sözler vardı kulağında. Bir elçi en güzel sesiyle yüce dostun davetini yaparken ne de güzel diyordu:

Hayye ale’s-Salâh
Hayye ale’s-Salâh
Hayye ale’l-Felâh
Hayye ale’l-Felâh


Mehmet Acar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 332
favori
like
share