Küçük Ömer'in Hayatı - Mustafa Sakarya

Çağatay bey, balkondan parkı seyrederken içinde yine sıkıntı vardı. Az önce işten gelmiş, neredeyse her akşam olduğu gibi bu akşam da eşiyle gene bir hiç yüzünden tartışmışlardı. Daha üç yıllık evli olmalarına ve birbirlerini deli gibi severek evlenmelerine rağmen, şu an tamamen birbirine ters, iki farklı insan olmuşlardı. Daha da kötüsü şu son zamanlarda yaptıkları kavgalarda birbirlerini boşanmakla tehdit etmeye başlamışlardı. Ama ne kadar birbirileriyle didişseler de aralarında ki sevgi henüz tamamen bitmiş değildi. Ve her ne kadar boşanma lafları dolansa da dillerine, gerçekte birbirlerinden ayrılmak da istemiyorlardı. Fakat evliliklerine nazar değmiş gibiydi! Evliliklerinde bir şeylerin eksikliğini hissediyorlardı. İkisini de yeniden birbirlerine kaynaştıracak bir kıvılcıma ihtiyaçları vardı. Evlilikten önceki dönemlerinde ve evlendikten sonraki o birinci yıllarındaki mutluluklarını çok özlüyorlardı.

Hava kararmak üzereydi. Çağatay bey halen parka bakıyor, kızgınlığının dinmesini bekliyordu. Bu arada bir şey dikkatini çekti! Parkta oynayan çocuklar bir bir evlerine giderken, oturduğu bankın üzerinde, yere doğru uzattığı ayaklarını öyle gayesizce sallayan, yedi, sekiz yaşlarında bir çocuk gözüne ilişti. İşin garibi bu çocuğu daha önce bu parkta hiç görmemişti de!

Aradan yarım saat geçmiş hava tamamen kararmıştı. Çağatay bey her geçen dakika, halen bankta aynı şekilde oturan çocuğa bakıyordu. Bu saatte böyle tek başına burada olması pek normal değildi. Hatta tehlikeli bile sayılırdı. İçine bir sıkıntı düştü. İstese de, istemese de çocuğun bu durumuna tanık olmuş ve sorumluluk duymuştu. Balkondan içeri doğru seslenip, mutfakta yemek yapan ve az önce tartıştığı karısını yanına çağırdı. Karısı Meltem hanım asık bir suratla gelip “Ne var “ dedi sertçe. Karısına parkta oturan çocuğu gösterip, tanıyıp tanımadığını sorduğunda, ondan da “Tanımıyorum” cevabını aldı. Bu arada Meltem hanımın da garibine gitmişti bu yaştaki çocuğun bu saatte burada sıkıntılı bir şekilde oturması.

On dakika sonra Çağatay bey, eşi Meltem hanımın da aynı endişeyi hissetmesinden dolayı parka inmiş, çocuğun yanına gidiyordu.

Küçük Ömer, öğlenden beri durduğu bu parkta havanın kararmasıyla beraber korkmaya da başlamıştı. Kimsecikler yoktu etrafında. O an annesini düşündü. O’nu çok özlüyordu. Annesi, kendisini komşu teyzeye bırakırken demişti “Canım oğlum seni bir gün gelip alacağım” diye. Sonra da o komşu teyze kendisini, o hiç sevmediği kimsesiz çocukların olduğu yurda getirmişti. Orasını hiç istemiyordu. Kendisi gibi bir sürü çocuk vardı orada, anası, babası olmayan ya da terk edilmiş. O, her gece annesi özleyip ağlıyor, sabah olunca erkenden “Belki bu gün annem beni almaya geldi” diye kapıya koşuyordu. Ama annesi aylarca onu almaya gelmemişti. Artık o gelmedikçe yemeğini yemek, oyun oynamak da istemiyordu. Sadece annesini istiyordu. Karar vermişti; bu sabah yurttan kaçıp annesini aramaya gidecekti. Kaçmıştı da! Ama gezdiği sokaklarda annesini bulamamış, çok acıkıp, yorulmuş şimdi durduğu bu parka gelmişti. Hala anlayamıyor ve annesine çok kızıyordu! Neden kendisini komşu teyzeye bırakıp gitmişti. Yoksa kendisini hiç sevmiyor muydu artık! Yoksa köyde babasını öldüren o kötü adamlar kendisini de öldürmesinler diye komşu teyzeye götürmüştü. Ama annesi yanındayken kimse ona bir şey yapamazdı ki! Tam bunları düşündüğü sırada karanlıktan kendisine doğru bir adamın geldiği gördü. Küçük kalbi korkudan pır pır atmaya başladı. Üstüne doğru gelen kişinin o kaçtığı yerdeki amcalardan birisi olduğunu sandı.

“Oğlum sen bu saatte tek başına ne yapıyorsun” dedi Çağatay bey gülümseyerek. Ömer hala korku içindeydi. Karşısında ki amcaya hiçbir şey demeden çekinerek bakıyordu. Bu arada sabahtan beri hiçbir şey yemediği için çok halsiz kalmış, başı dönmeye başlamıştı. En son hatırladığı yanına oturan amcanın kollarına doğru yığılışıydı.

Çağatay bey ve eşi Meltem hanım, eve baygın olarak getirdikleri Ömer’i kolonyayla ayıltmış ve hemen bir şeyler yedirmişlerdi. Kendisine gelen Ömer istemeye istemeye de olsa yaşadıklarını onlara anlattıklarında Meltem hanım orada, Çağatay da “Bir dakika ben geliyorum” deyip gittiği banyoda göz yaşlarına hakim olamamışlardı.

Az önce Ömer’i içerideki odada uyutan Meltem hanım, salonda düşünceli bir şekilde oturan kocasının yanına geldi. Her ikisi de çok efkarlanmışlardı. Küçük Ömer’in başına gelenler ikisinin de yüreğini sızlatmıştı. Çağatay bey, Ömer’in bahsettiği yurdu biliyordu. Kendilerine çok uzak sayılmazdı. O sırada Meltem hanım uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaparak gelip, sıkıntılı bir şekilde duran kocasına sıkıca sarıldı. Kendisi de Ömer’in haline çok üzülmüştü. Saatlerce Ömer’le ilgili konuştuktan sonra onu yeniden yurda götürmeye karar verdiler. Çünkü şu an yurt onun için en güvenilir yerdi. Ve annesi belki bir gün çıkıp gelebilir ve yavrusunu geri alabilirdi. “Ama gerçekten gelir miydi annesi, yoksa küçük Ömer gene annesinin hasretine dayanamayıp kaçar bu kez başına kötü bir şey gelir miydi?” Diye düşünüp kederlenmişlerdi. Bu arada Çağatay bey ve eşi uzun zamandan beri ilk kez böyle kavga etmeden konuşup sohbet etmişlerdi. Ömer farkında olmadan onları garip bir şekilde etkilemiş, duygusal hallere sokmuştu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yatağında hala Ömer’i düşünen Meltem hanımın kafası karmakarışık olmuştu. Bugüne kadar öyle çok ciddi anlamda çocuk sahibi olmayı düşünmemişti. Ama bu akşam Ömer’e dokunduğunda içinde hiç hissetmediği sıcak, garip bir şeyler olmuştu. O an, ona bir anne şefkatiyle sarılıp kucaklamak gelmişti içinden. Eşinin de etkilendiğini hissetmişti. Eşiyle uzun zamandır bu gece yaptıkları gibi böyle içten böyle candan sohbet de etmemişlerdi. Yerinden usulca kalkarak Ömer’in odasına gitti. İçeri girdiğinde nedenini anlayamadığı bir şekilde kalbi heyecanla atmaya başladı! Gelip Ömer’in başucuna oturdu. O’nun başını şefkatle okşamaya başladı. Eli, onun saçlarına değdikçe yüreğine ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetti. Tam o sırada yarı uyanık haldeki Ömer, yavaşça başını okşayan eli, annesinin eli sanarak sıkıca tutup “Anne.. Anne” diye sayıklamaya başladı. Meltem hanımın o an içi parçalandı ve o da sessizce ağlamaya başladı. Çaresizlikle başını okşamaya devam etti. Fakat öyle bir ağlama krizine girmişti ki, Ömer uyanmasın diye, yerinden kalkarak banyoya gitti. Orada hıçkırıklarını koyuverdi. Sonra kendini biraz toparlayıp tekrar odaya döndüğünde, yüzünde masum bir tebessüm oldu. Eşi Çağatay bey Ömer’in başındaydı ve onun başını okşuyordu. Sessizce gelip eşine değecek bir şekilde yanına oturdu. Bir elini onun beline doladı. İkisi de şimdi garip duygulardaydı. Ömer’in varlığı onları eski günlerinde ki birbirine kaynaştırmıştı.

O gece odalarına döndükten sonra, yatağın içinde birbirlerine sıkıca sarıldılar. Birbirlerine güzel ve manalı sözler söylediler, tıpkı evliliklerinin ilk yıllarında olduğu gibi. İkisinin de aklında çocuk yapma isteği yokken, şimdi çocuk yapma hayallerini ve bunun hayatlarına katacağı renkleri konuştular. Sonra Meltem hanım kalkıp açık olan ışığı kapattı ve eşinin yanına geldi. Sabaha doğru Meltem hanım kocasını kulağına “Eğer bebeğimiz erkek olursa adını Ömer koyalım olur mu “ diye fısıldadı.


Ömer yurdun kapısına yaklaştıkça Meltem hanımın elini daha sıkıca tutmaya başladı. Minik kalbi korkuyla atmaya, gözleri yaşarmaya başlamıştı. Ve en sonunda yurdun kapısından içeri girerken Meltem hanımın beline sarılıp “Ne olur beni bırakmayın” diye yalvarmaya başladı. O an ne Meltem hanım, ne Çağatay bey gözlerinden akan yaşa hakim olamadılar. Ama bundan başka çareleri yoktu. Çağatay Bey, Ömer’in yanına eğilip onu omuzlarından tuttu. “Ömer sana bir şey söyleyeceğim! Bak biz her zaman senin ziyaretine geleceğiz. Hem gelirken sana bir sürü güzel oyuncaklar da getireceğiz” dedi. Fakat Ömer hala ağlıyor, deli gibi sarıldığı Meltem hanımı bırakmak istemiyordu. Meltem hanım da bir şeyler söylemek istiyor kelimeler boğazına düğümlendiği için bir şey diyemiyordu. En sonun da Ömer’i zorla ikna edip yurttan içeri soktular. Çağatay bey ve eşi, Ömer’i teslim edip, onun nasıl buraya geldiğini öğrenmek için müdürün yanına çıktılar. Müdür onları güler yüzle karşıladıktan sonra, üzgün bir şekilde anlatmaya başladı.

” Maalesef, az önce getirdiğiniz Ömer bir kan davası mağduru! Köydeyken bu zavallı yavrucağın babasını kan davası uğruna vurmuşlar. İşin kötü tarafı vurdukları babası herhalde içlerinde ki kini söndürememiş olacak ki, gözleri bu masum yavruya dikmişler. Anası da ne yapsın zavallı, hemen o vakit almış yavrusunu buraya, İstanbul’a akrabalarının yanına kaçmış. Ama köydeki o acımasız katiller burada da izini sürüp bulmuşlar. Kadın da çaresiz, çocuğu sevdiği bir koşusuna bırakıp ortalardan kaybolmuş. Yani yavrusuna zarar gelmesin diye.” Çağatay bey ve Meltem hanımın içi şimdi daha da parçalamıştı, Ömer’in bu yürek yakan öyküsüyle. Çaresizce oradan ayrılırken akıllarında hala Ömer vardı. Ömer onların hayatına ansızın acı hikayesiyle girmiş, neredeyse bitmek olan evliliklerine çelikten bir kaynak yapıp evliliklerini kurtarmış, fakat kendisinin kötü yazgısı değişmemişti.


Ömer çok kötü günler yaşıyordu. Annesinin özlemi onu hasta etmiş, iyice zayıflayıp küçülmüştü. Ne orada çalışanların çabası, ne de aşağı yukarı her gün ziyaretine gelen Çağatay bey ve eşi onu mutlu etmeyi başaramamışlardı. Bu arada Çağatay bey müdürden aldığı bilgilerle Ömer’in annesini aramak için seferber olmuş ama hiçbir sonuç alamamıştı. Ömer artık onların manevi oğulları gibiydi. Şu an da beş aylık olan ve erkek olduğu belli olan bebeklerine bile onun adını vermişlerdi.

Aradan bir hafta geçmişti. Akşam üstüne doğru Çağatay bey ve eşi balkonda çay içiyor, bir yandan da keyifli bir şekilde aralarına yeni katılacak bebekleriyle ilgili yapacaklarını konuşuyorlardı. Tam o sırada telefon çaldı. Telefona merakla giden Çağatay beyin geri döndüğünde yüzünde bir endişe ve üzüntü vardı! Ömer yine yurttan kaçmıştı! Arayan yurdun müdürüydü. O’nun kendilerini gelip gelmediğini soruyordu.

Yaşlı adam neredeyse bir saattir bahçenin duvarına yaslanıp oturan küçük çocuğa şüpheyle bakıyordu! Bir an içinden çocuğun bahçedeki gülleri koparmak için veya bir şeyler çalmak için beklediğini düşündü. O’na doğru kızgınca ilerledi. Yanına geldiğinde az önceki zanlarının haksızca olduğunu anladı. Yavrucak, bitap bir durumdaydı ve neredeyse bayılmak üzereydi. Omzuna dokunarak” Oğlum sen kimi bekliyorsun burada? Hani senin anan, baban nerede?” diye sordu merakla.

Ömer bu sabah yurttan kaçarken çok dua etmişti annesini bulmak için. Yurttan kaçmayı başarmış ama annesini gene bulamıştı. Saatlerce, sokaklarda, yollarda onu aramış ama hiç görememişti. Çok yorulmuştu artık. Sabahtan beri hiçbir şey yememiş sadece caminin çeşmesinden su içmişti. Ve artık vücudunu taşımayan ayakları onu gelip bu hiç bilmediği yere bırakıvermişti. Çaresizdi. O yurda gitmeyi hiç istemiyordu. Artık Çağatay ağabeyle, Meltem ablalara da gidemezdi! Çünkü onlarında kendi çocukları olacaktı, artık kendisini istemezlerdi ki. Elindeki küçük tahta parçasıyla toprağa amaçsızca çizgiler çizmeye başladı.
Karnı o kadar çok acıkmıştı ki, gözleri kararıyor başı dönüyordu. Yerinden kalkacak hali bile kalmamıştı artık. Kendini tamamen bırakmak üzereydi. Tam bu sırada yaslandığı bahçenin kapısından çıkan yaşlı bir amca yanına gelip kendisine bir şeyler sormaya başladı.

Yaşlı adam, kendisine fersiz gözlerle bakan bu çocuğa yeniden sordu,

“Oğlum sana diyorum! Sen ne yapıyorsun burada? Hani kimsen yok mu senin?”

Ömer’in kendisine soru soran yaşlı adama cevap verecek hali bile yoktu artık. Zaten zihni o kadar bulanıktı ki ne sorulduğunu bile anlayamamıştı. Son gücüyle yaşlı adamın yüzüne manasızca baktı.

İhtiyar kadın mutfakta aceleyle tuzlu ayran yapmış, yanına da bir tabak yemek koyarak, eşinin kapıda bulup getirdiği çocuğa yedirmeye çalışıyordu. İkisi de acıyarak, karşılarında gönülsüzce yemeğini yiyen küçük çocuğa bakıyorlardı. İhtiyar kadının gözleri dolu dolu olmuştu. O’nun da bu yaşlarda torunu vardı. Ama beyi bundan aylar önce önemsiz bir olay yüzünden oğluna sitem etmiş, onlarla görüşmeyi kesmişti. Halbuki oğlu kaç kere gelmeyi arzulamış ama eşi inatçılık edip kabul etmemişti. Oysa eşinin de torununu ne kadar özlediğini, onun resmini eline alıp iç çektiğine kaç kez tanık olmuştu.

Ömer yemek yedikten sonra az da olsa kendine gelmişti. Israrla kendisine burada ne yaptığını soran bu yaşlı insanlara, yine isteksizce olanları anlattı.

Yaşlı adamla eşi duydukları karşısında derinden sarsılmışlardı. Özellikle yaşlı adam masadaki Ömer’e bakıyor gibiydi, ama aslında çok uzaklardaydı. Bu arada güneş çoktan batmış hava karamıştı. Yaşlı adam bir an ne yapması gerektiğini düşündü. O’nu burada tutması belki doğru olmayabilirdi. Ama bu perişan yavrucağı da bu halde oraya götürmeye içi elvermezdi. Hanımıyla konuşarak onu bu gece evlerinde misafir etmeye karar verdiler. Yaşlı adam hemen bakkala gidip, meyve suyu ve çerez alıp geldi. Amacı bir gecede olsa bu yavrucağa ev sıcaklığı hissettirmekti. Bu arada aylardır göremediği torunun özlemi, Ömer’in gelişiyle daha da kabarmış dayanılmaz bir hal almıştı. Yaşlı çift o gece Ömer’in gülmeyen yüzünü güldürmek için ellerinden geleni yaptılar. Hatta karısının şakın bakışları altında, inatçı eşi Ömer’i sırtına alıp evin içinde bile dolaştırmıştı. O gece Ömer az da olsa gülümsemişti. Belki de günler, aylar sonra ilk kez böyle gülümsemişti. Yaşlı çiftin, evlerinde de uzun zamandır böyle mutluluk böyle sevinç olmamıştı. Yaşlı kadın geç saatlerde iyice yorulan Ömer’i yatırdı. Salona geldiğinde eşi telefonun başında düşünceli bir şekilde duruyordu. O’na geldiğini belli etmeden bakmaya başladı. Yaşlı adam titreyen elleriyle önce akan gözyaşlarını sildi. Sonra ahizeyi eline alıp bir numara çevirdi “Alo!.. Oğlum?... Evet benim baban…Ben de sizi çok özledim oğlum. Yarın akşam sizi, bize bekliyoruz tamam mı oğlum…. Ben de sizi oğlum…Ben de sizi “

Ömer sabah olup da gözünü açtığında içini mutluluk kapladı. Gözleri ışıl ışıldı. Burası o sevmediği yurt değildi. Burası evdi! Tıpkı annesiyle beraber yaşadıkları kendi evleri gibi. O sırada içeri yaşlı adamla karısı girdiler. Yüzlerinde anlayamadığı garip bir halleri vardı! Sanki kendisini gördükleri için hem mutlu, hem de üzgün gibiydiler.

Biraz sonra yurdun bahçesinden içeri girerken artık Ömer’in gözünde artık akacak yaş kalmamıştı. Kendisi misafir eden, annesi, babası gibi mutlu eden yaşlı çifte son kez sarıldı. Başını kaldırmadan artık iyice düşmüş omuzlarıyla kendisini karşılayan yurttaki amcaların yanına yürüdü. Annesini gene bulamıştı.

Günler sonra Ömer’i ziyaret edenler arasına, Çağatay bey ve Meltem hanımdan başka, onun evlerine misafir olmasının etkisiyle artık oğluyla barışık olan ve torununu doya doya kucaklayan yaşlı adamla eşi de vardı. Ömer iki aileye de mutluluk getirmişti ama. Kendisi hala çok mutsuzdu. Ve her geçen gün durumu daha kötüye gidiyordu. Ne gelen ziyaretçiler, ne yurt çalışanlarının gayretleri onu hayata bağlamaya yetmiyordu. O sadece annesini istiyordu. İyice zayıflamıştı. Yemek yemiyor, kimselerle konuşmuyordu artık. Bu arada, Çağatay bey den başka, yaşlı adam da tanıdıkları vasıtasıyla Ömer’in annesini bulma telaşına düşmüşlerdi. Hatta Ömer’in annesinin yaşadığı köye kadar ulaşmış, ama yine de sonuç alamamışlardı. Tek iyi gelişme valiliğin araya girmesiyle kan davalı iki aile de barış sağlanmış silahlar susmuştu.

Günler böyle geçerken, bir gün Çağatay bey ve yaşlı çiftin evlerinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Arayan yurdun müdürüydü ve Ömer’i acilen hastaneye kaldırdıklarını söylüyordu. Ömer, Müdür’e onların yanına gelmelerini istediğini söylemişti.

Hastane odasında, Yaşlı çift, Çağatay bey ve Meltem hanım gözyaşları içinde kollarına serum bağlanan Ömer’e bakıyorlardı. Çağatay bey, Ömer’i bu şekilde görmeye dayanamadı, üzüntüsünden bir sigara içmek için odadan dışarı çıktı. O sırada telefonu çalmaya başladı. “Evet benim Çağatay buyurun!...Ne!”.

Yaşlı adam, kederli bir şekilde Ömer’in başını okşuyor bir yandan da ona getirdiği oyuncakları göstermeye çalışıyordu. Ama Ömer’in artık ne oyuncakları görecek takati kalmıştı, ne de isteği. Suratı nerdeyse bembeyaz olmuş, iyice küçülen gözleri kaybolmuş gibiydi. O ara odanın kapısı açıldı. İçeri giren Çağatay dı. Ömer, ona bakıp anlaşılır anlaşılmaz bir şekilde tebessüm etti. O sırada içeri birisi daha girdi. İşte o zaman Ömer’in sönmek üzere olan gözleri fal taşı gibi açıldı ve “Anneee” diye haykırarak kolundaki serum kablolarıyla birlikte bu gelen kişiye doğru kendine yataktan aşağı attı

Gelen annesiydi. Sırf yavrusuna bir zarar gelmesin diye orada, burada saklanan ve kan davasının bittiğini de bilmeyen yüreği yaralı kadın en sonunda oğlunun hasretine dayanamayıp yurda gelerek çocuğuna kavuşmak istemişti. Ve şimdi de burada, yani hastanede aylardır özlemiyle kavrulduğu çocuğunun yanındaydı.

İçinde büyük acılarla girdiği ailelere mutluluk getiren Ömer de, en sonun da en büyük mutluluğuna kavuşmuştu. O, annesine kavuşmuştu..


Mustafa Sakarya

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 282
favori
like
share