Film Şeridi - Ecem Çevikdil - Yaşam Hikayeleri

Belki de hayat her zaman istediğimiz gibi sonuçlanmaz. Belki de bizler hiçbir zaman ne istediğimizi tam olarak bilemeyiz.

Zaman çok hızlı geçiyor. Nedenini bilmiyorum ama ne bulunduğum anı ne de geçmişte kalan dakikalarımı anlayabiliyorum. Gözlerimi her kapayıp açtığımda bir asır geçiyor gibi. Geçmeli mi? Hani hep ölüm esnasında eski günler bir film şeridi olup geçermiş ya insanın gözlerinin önünden… Hayatımın her anı gözlerimin önünden geçiyor bugün. Ölüyor muyum?

Çocukluğum… Saklı odalarda kalmış, hayal meyal hatırlayabiliyorum sadece. Biliyorum ki mutlu bir çocukluk geçirdim. Şehir hayatının ortasında kalmış, yüksek apartmanlarla çerçevelenmiş o günlerim buzlu camın ardından bana bakıyor. Çok sevdiğim arkadaşlarım vardı. O zaman bizlere kocaman görünen ve hayranlık duyduğumuz, yanında heyecanlandığımız insanlar… Şimdi neredeler ve ne yapıyorlar bilmiyorum. Ara sıra aklıma gelirler… Hoş, hiçbirinin yüzünü hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, onların yanında kendimi büyümüş de küçülmüş gibi hissetmem, onları arkadaşım olarak gördüğüm için kendimden büyük arkadaşlarımın olmasının gurur vermesi… Bir de büyüdüğümü kanıtlama çabam…

Şimdiki çocuklara göre şanslıydı bizim kuşağımız. Sadece atarilerimiz vardı ve biz onunla sadece öğlen ve akşam oynardık. Hatta akşam bile oynamazdık genellikle çünkü bizim bir sokak yaşantımız vardı. Mesela evcilik oynardık. Terzileri dolaşıp kumaş artıkları toplar ve barbilerimize elbiseler dikerdik sabahtan akşama kadar. Barbilerimin benden çok elbisesi olurdu laf aramızda… Öğlen sıcağı geçene kadar oynadığımız bu oyunların ardından en sevdiğimiz şey ortada sıçan oynamaktı. Bizim sokağımızda her zaman bir top bulunurdu. En sevdiğimiz şeydi sonuçta o topla oyun oynamak… Ya ortada sıçan ya muçi ya da artık adını bile hatırlamadığım oyunlar gözdelerimizdi. Tabi sadece bizim… Oysa komşular nefret ederlerdi bizim oyun oynamamızdan. Gürültü oluyormuş… Her gün bıkıp usanmadan bizi azarlar, topumuzu kesmekle tehdit eder ve gidip kapılarımızın önünde oynamamızı söylerlerdi. Oysa ki orası zaten bizim kapımızın önüydü… Anlamazlardı tabi onlar. Hiç çocuk olmamışlar gibi üzerimize su bile dökerlerdi. Ne günlerdi ama… Sokak kavgalarımızı da unutmamak lazım… Pelin’le sürekli birbirimize girerdik. Kendimi bildim bileli tanırım Pelin’i… Onlar 2. katta oturuyorlardı. Biz de 4. katta… Sürekli birlikte olmanın getirdiği en büyük sorun, kavga ediyor olmamızdı. Saç saça, baş başa girerdik birbirimize. Hiç unutmam bir gün fena halde dayak yemiştim Pelin’den ve kuzeninden (Kuzeni miydi bilmiyorum ama aklımda öyle kalmış…). Bizim apartmanın merdivenlerine oturmuştum. Bacaklarımı karnıma doğru çekmiş, başımı önüme eğmiş ve ellerimle başımı korurken, Pelin ve çok sevgili kuzeni sırtıma terlikleriyle deli gibi vuruyorlardı. Sebebini hatırlamıyorum bu kavganın ama sonunda ikisi de annelerinden ceza almıştı. Tabi annemin sayesinde… Ben koşup ağlayarak anneme ispiyonlamıştım onları…

Çocukluk arkadaşlarımın hepsinin de ayrı bir yeri var hayatımda. Mesela Öykü… Yan apartmanımızın en üst katında otururdu. Aramızda iki yaş olduğu için onu hep küçük kardeşim gibi severdim. Hala da severim ya, o ayrı… Hiç unutmadığım bir anım var onunla yaşadığım… İlk tiyatroya gidişim. Elinde iki tane çocuk oyunu bileti vardı ve ben daha önce hiç gitmemiştim tiyatroya. Bana gelir misin, diye sorduğunda o heyecanla 4. katta olan evimize koşarak gitmiştim ve soluk soluğa annemden izin istemiştim. Gereksiz yere yalvarmıştım anneme gidebilmek için. Tiyatro kötü bir şey değildi elbet ve annem yalvarmamı yarıda keserek tabii ki gidebileceğimi söylemişti. İşte bu güzel haberdi. Çok mutluydum. Öykü’nün babası bizi Narlıdere’deki tiyatro salonuna bırakmıştı. Oyunu hatırlamıyorum ama çok güzel olduğuna eminim… O günden beri hayranım tiyatroya…

Bir de çocukluk aşkım… Gürcan… Öykü’nün oturduğu apartmanın en alt katındaydı evleri. Babası yoktu. Ayrı mıydılar, ölmüş müydü hatırlamıyorum ama o zamanlar bunu umursamıyordum da… Deli gibi hoşlanıyordum ondan. Tabii ki söyleyemiyordum. Bir gün ne olduysa cesaretimi toplamıştım ve bize misafirliğe gelen akrabalarımızın kızı Şebnem’e bir aşk mektubu yazdırmıştım. Kendim yazamazdım doğal olarak. O zaman ben olduğumu anlardı. İsimsiz bir mektup yazdırıp onun posta kutusuna koydurmuştum bir arkadaşımla. Misafirler gidince sokağa çıkmıştım. Kötü bir sürpriz bekliyordu beni. Sevgili kaynanam. Mektubu almış, okumuş. Çok kızdı bana. Tabi mektubu başkasına yazdırdığım için “Ben yazmadım. O benim yazım bile değil…” diyerek sıyrılmıştım işin içinden. Bu tatsız olayın ardından ilk aşkımı kalbime gömmek zorunda kaldım.

Benek’i unutamam. Sevgili sınıf arkadaşım. Edirne’den son senemizde gelmişti. Çok güzel günler geçirdik onunla. Bir defasında Sevgi Yolu’na gitmiş ve geçici dövme yatırmıştık. Daha doğrusu ben yaptırmıştım. Aslında amacımız bu değildi. Bize gidip makarna yiyecektik. Benim deli damarım tutmasaydı tabi… Çok güzel bir dövme seçmiştim kendime. İçinden yılanlar çıkan bir kuru kafa… Eve biraz geç kalmıştık. Sokağa girdiğimde annemi balkonda beni beklerken buldum. Bu hiç iyiye işaret değildi. Tahmin ettiğim gibi Benek’in annesi aramış, hala eve gelmediğimizi öğrenince de sinirlenmişlerdi. Annem Benek’i evine yolladı ve eşek sudan gelene kadar dövdü beni. Özellikle de terlikle dövmeme vuruyordu. Sonra elime bir lif verdi ve onu çıkarmamı emretti. Kolum kıpkırmızı olana kadar kazımıştım o dövmeyi…

İlk kan kardeşim bizim sınıftan Balca’ydı. Çok samimi değildik ama kan kardeştik sonuçta. Çok fazla zaman da geçirmedik doğal olarak. Sembolik bir şekilde “kanka” olmuştuk. Damarlarımda akan kanı akıtmadığıma göre, hala kan kardeşiz. Tabi, geçmişin tozlu sayfaları arasında unutulmaya yüz tutan bir anı olmasının sebebi benim o sene oradan taşınmış olmam. Annem devlet memurluğu sınavlarına girmişti ve Türkiye 36.sı olarak ilk tercihi olan Antalya’da göreve başlamaya hak kazanmıştı. Asla unutmadığım ve asla unutamayacağım Hakan Sokak’ta hayat benim için son bulmuştu.

Bir buçuk sene kaldığımız Antalya’da çok güzel dostluklar edindim. İçimde kapanmamış bir yaradır oradan çok erken ayrılmamız. Kalabalık bir arkadaş grubumuz vardı. Remziye, Elzara, Havva, Aysun, Okan, Erman… Evlerimiz birbirine çok yakın olduğu için en çok Remziye ve Elzara’yla vakit geçirirdik. Bizim evin arkasındaki türbenin merdivenlerine oturur, şarkılar söylerdik. Evet, o zamanlar da sesim çirkindi … Hayal meyal hatırladığım şeylerden biriyse, hep birlikte Havva’nın evine gidip bahçedeki o kocaman dut ağacının altına çarşaf serip dut toplamamızdır. O dutlar hala gözlerimin önünde…

Gün gelip Antalya’dan ayrılacağımız zaman, ömrümde hiç üzülmediğim kadar üzülmüştüm. Okan’ın söylediği şeyi hiç unutmuyorum… Eşyalar nakliye aracına yüklenmişti. İkimiz de apartmanın önündeki duvarda oturuyorduk. “Eğer erkekler ağlamaz, diye bir zırvalık olmasaydı hüngür hüngür ağlardım…” Küçücük bedene ait kocaman bir yürekten süzülmüştü bu sözler…

Ortaokulun geriye kalan üç dönemini İzmir, Karşıyaka’da tamamladım. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Eftalya… Her anımız onunla birlikte geçiyordu. Hatta on sekizimize gelince birlikte ev bile tutacaktık. Bir gün sevgilimden ayrılmıştım ve evin oradaki parkta oturuyordum. Deli gibi ağlıyordum. Bana baktıkça o da ağlıyordu. Onun ağladığını gördükçe ben daha çok ağlıyordum. Neden ağladığımı bile unutmuştum artık. Sadece o ağladığı için ağlıyordum. İşte o an, önümde diz çöküp ellerimi tuttu. Gözlerimin içine baktı ve o an düşündüğüm şeylerin hepsini teker teker söyledi. Bunu nasıl yaptığını bilemiyorum ama hepsi de doğruydu. Saatlerce ağladık. Nedendir bilmiyorum ama bir sebepten ötürü küstük. Bir daha barışmamak üzere… Derken benim okuduğum liseye geldi. Biriyle çıkmaya başladı. Henüz on yedisinde evden kaçıp evlendi onunla. Daha sonra da hiç ama hiç haber alamadım. Yazık etti kendine…

Lise bire giderken Pelin’le yan yana oturuyorduk. Okul dışında hiç görüşemesek de çok seviyordum onu. Hala görüştüğüm ender arkadaşlarımdan biridir. “Keşke eski günlere geri dönebilsek…” demişti. Evet, keşke geri dönebilsek… Gelecekte yaşayabileceklerimizi düşünüp aynı hataları yapmasak…

Zeynep’le de lise birdeyken tanışmıştık. Tuvalette sigara içerken benden sigara istemişti ve dostluğumuz o gün başlamıştı. Tabi ben bunu hatırlamıyordum ta ki o söyleyene kadar. Tam bir John Lennon hayranıydı. Bir de Atilla hoca… Seramiğe “Serramık” diyen tarih hocası. Baya uzun sürmüştü Zeynep’in Atilla takıntısı. Bileğine dövmeyle “A” harfi bile yaptırmıştı. Malum, gönül bu… Ota da konuyor, boka da… Uzun zaman sonra bunu o da kabullendi tabi.

Bir de Pelin Değişmen var hayatımda. Beş sene süren bir dostluk kötü bir şekilde sonuçlandı. Hiç kimse bir başkasına her şeyini söylememeli… Zararlı olabiliyor. Pelin’le de her anımız birlikte geçiyordu. Her şeyi birlikte yapıyorduk. Çok güzel günlerimizin olduğunu söyleyebilirim. O günleri özlediğimi de itiraf etmeliyim sanırım… Ondan uzun uzun bahsetmek isterdim ama yapamam. Hala kapanmamış ve canımı yakan bir yara oldu o. Canımın yanmasını istemiyorum.

Birkan… Büyük aşkım. İstanbul’lu şarkıcı. Albüm yapma derdindeydi. Yapamadı tabi. Yapamayacak da. Hayatımın beş senesine mal olan en büyük hatam… En büyük pişmanlığım… Olgunlaşmamın sebebi. Yaklaşık altı ay beraberlikten sonra dört buçuk sene peşinden koştuğum, köpek olduğum sevdam. Ölümlerden dönüşüm. Evet, o benim en büyük hatam. Ona verdiğim sözü tutarak yanına gittim. Her şey çok güzeldi. Ta ki nişanlısı beni arayana kadar… O kızın bana ettiği hakaretlerden ve Birkan’ın ona izin vermiş olmasından sonra bitti. Şimdi ondan nefret bile etmiyorum. Umursamıyorum çünkü. Bunun tek sebebi ise Yılmaz. Bana onu unutturduğu için ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Biliyordum, yeni bir sevdayla gelebilirdim üstesinden ve aşkların en güzelini yaşıyorum şimdi onunla. Kendime bile inanamıyorum. İnanamıyorum çünkü Birkan’ı sevdiğimden bile daha çok seviyorum onu.

Adı gibi benden yılmazsa eğer, bir ömrümü onunla geçirebilirim. Sağ omzuna yattığım zaman kendimi o kadar güvende hissediyorum ki… Hatta oranın adı “omuz” bile değil artık, “huzurum…” Ellerimi tuttuğunda biliyorum ki bana hiçbir şey olmaz. Sevgilim yanımda ve beni korur. Hele ki elini yüzüme koyup uyuduğunda… Allah’ım sabahlar hiç olmasın! Ailemden sonra bana en çok değer veren insan olduğunu biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum. Bana zarar gelecek diye ödü kopuyor. Bunu ilk anladığım yer ise, Beylikdüzü… Ömrümde ilk kez erkek arkadaşımın evine kalmaya gittim. Ailesi de vardı doğal olarak… Asla unutamayacağım bir heyecandı benim için. E, Beylikdüzü’ne kadar gitmişken, gezmemek olmazdı. Çoğu şeyin ilkini onunla yaşadığım gibi ilk go-kart deneyimimi de onunla yaşadım. Arabalarımıza binip pistte dönerken, bariyerlere çarptım. Hem de ne çarpış… Başımı direksiyona vurdum. Kaşım patladı sandım. Gözlerimi açtığımda, Yılmaz ve görevliler yanımdaydı. Korkmuştum ama benden daha çok korkan biri vardı yanımda. Yılmaz… Dikkatsizliği yüzünden düşünce annesinden dayak yiyen çocuklar gibi olmuştum çünkü beni öyle bir azarlıyordu ki anlatamam… Kendi korkumu unutup onun korkusunu geçirmeye çalışmıştım. Tanrım, ne gündü ama… O olaydan sonra anladım ki, başımın tatlı belası beni gerçekten seviyor ve bana gerçekten değer veriyor. Evet, beni seviyor ama asla benim onu sevdiğim kadar sevemeyecek beni… Hayatımın dönüm noktası o. Her şeyim… Dünüm, bugünüm ve geleceğim…

Elbette çok daha fazla kişi girdi hayatıma. Elbette çok daha fazla şey paylaştım hayatıma giren insanlarla…

Zaman hızla akıp giderken, geçmişini unutmamalı insan. İyi veya kötü ne olursa olsun hepsi de çok güzel şeyler. Dün ağlayıp üzüldüğüm şeylere bugün kahkahalarla gülüyorum. Yaşanması gerekiyordu ve yaşandı.

Bir film şeridi geçti gözlerimin önünden. Dedim ki, paylaşmalısın Ecem. Hadi, al eline en güvenilir dostunu ve başla yazmaya… Yaz. Yaz. Yaz.



“Günler ne kadar çabuk geçerse geçsin, özlediğimiz geçmiş hep yanı başımızda…”

Ecem Çevikdil

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1319
favori
like
share