Yenilmiş bedenimin sorgusunu sunuyorum avuçlarına…
Matematiksel bir hesapla çöz şimdi bendeki yokluğunu…
Gitmelerini topla, sözlerini çarp, özlemimi böl, sensizliği çıkar…
Yeni bir senenin arifesindeyken sen’sizliği doldur boş çuvallara…
İfadesi mümkün olmayan bir yaşamın özetini döküyorum sayfalara…
Satır arlarına sıkıştırılmış aşk yanlısı suçlarım kasıtlı hükmünde.
Defterim dürülürken, üstü karlanmış pişmanlıklarımı çıkarıyorlar gün yüzüne…
Sırça köşklerin en ulaşılmaz yerlerinde infaz ediliyor gecelerim...
Besleme çocuklar gibi kapı eşiklerinde kurban sunarken kimliğimi, suskunluktan dilime yapışan en büyük pay düşüyor; eylül vurgunu saç diplerime...
Masalsı bir gülüş solgunluğunu ömrüme hediye sayıyorum bir anda...

Destursuz girdiğin bu yüreğin hangi bilinmez, hangi savurgan ve hangi yıkıntılar içinde kaybolduğunu bir anlatabileydim!
Olmadı, yapamadım eyy!
Bana göre değilmiş sen'sizliği omuzlayıp bu patikalarda umarsızca dolanmak...
Bana göre değilmiş yar, kayıp şehirlerin anafor izlerini görmezden gelip kimliğimi yeniyetme aşk'larla boyamak...
Yapamadım…
Demlendiğin kalıpların içinden oynatamadım seni bir türlü...
Kıymık batmış ellerim hep gözlerime imrenircesine kan kustu...
Dolgusu yerinden oynayan ağır sözlerini hiç'liğimle örttüm kimse görmesin ve kimse seni cellâdım bilmesin diye…
Ama sen ilan ettin bir kere "ben bu can'a bilerek ve isteyerek kıydım" diye...
Ne sorgu, ne sual…
Duruşmaya çıkarmadan, kanıtsız, şekilsiz, biçimsiz yani olduğum gibi, yani içimde devleşen varlığınla, yani canımla, yani bütün sen oluşumla infaz ettin bedenimi...
Gıkım çıkmadı karşında...
Donukluğuma soğuk sular serpseler de hissetmedim eyy!
Öylesi ve ölesi bir darbe vurdun ki sen, savunamadım, kalkan bulamadım sen'den başka...
Sen ki en belirgin korunaktın bana...
Hani sığınırdım yüreğine...
Dokunmadan, usulca inerdim gözlerinin derinine…
Hiç üşümezdim, hiç titremezdim o derinlikte...
Ellerini öyle tutardım ki bütün uçurumlar düzlük olurdu o an…
Çöl yangınları hiç gelirdi bana; yokluğunu düşünürken yaşadığım o acıyla.
Misilleme yapardım; sanki bir gün hem çölü, hem de yokluğunu yaşayacak gibi...
Saklanırdım gönülsüzce bilinmedik dağların eteklerine…
Kuytu köşeler arardım yokluğun bulamasın beni, göz göze gelmeyelim diye...
Kaçak yaşamaya alıştırdı beni bu korkular…
Aynalar bile tanımadı bu yorgun, bu bitkin gözleri...
Açlığıma yenik düşen bütün'süz hislerimi sattım yoksulluk pazarlarında…
Bir yarım'ı bıraktım; tam olmayacak kendime...
Belirsiz nesneleri ucuza sayan tellallar acıyarak baktı o an gözlerime...
"Böylesi harcanana kadar, böylesi kayıplara karışana kadar neredeydin?" dercesine…
Bir yokluk yolcusuydum oysa...
Adımlarımı usul usul saran dikenleri izlerse aşk'a düşkünler, kanayan yanlarımın ne kadar küf koktuğunu hissedecekler...
Görecekler bir hayat nasıl tükenirmiş sevda uğruna…
Nasıl kazanırmış yâr’i ömrünün son demine kadar duayla…
Öyle bir kurban olmalı ki aşk’a, ebediyete kadar diri kalmalı adanan o can!

Leyl vaktidir şimdi...
Fer fecir okur nidaları saklı yüreğimi…
Ok yaydan çıkar ve sevgilinin kalbini kanatır bir anda…
Kuyusunda Yusuf güzelliğim, Yusuf temizliğim, Yusuf terk edilişim idam edilir.
Nil'e uzanamaz bu hercai sefilliğim.
Züleyha’sı olamam bu aşk'ın...
Bir elif masumluğu çöker suretime…
Mum alevinden dem vururum…
Pervanesi olmaz bu cezası ödenmemiş suçluluğun…
Ruhumda büyüyen o zamansız cemrelerin sahibine bir ahh yollarım asırlar öncesinden…
Köz yığınları arasında küle dönen kalbimin kokusunu bıraktığı kuyulardan nehirlere akıtırım tükenmişliğimi…
Zaman’a uyak düşen bütün hatıraların üzerine kayalar dizip özüme dönerim…

Ölümler büyür kentimde ve sabah ezanı ardınca bir uzun sala okunur bir can niyetine...
Bir baba imamlık yapar aşk'a kurban edilene...
Ömründe böyle acı tatmamış kalbine inen sisleri dualarla dağıtmak ister o an...
Şifasını bir türlü bulamadığı o sessiz bedeni uzatırlar musalla taşına…
Ömrü beyazlara boyanmak için gelmişti Dünya denen yalan dolan hayata...

Bir kundak sıcaklığıyla öpmüştü hayat tenimden...
Siyah gözlerimde birikmiş damlalar ne için akardı bilinmez...
Sakat yanlarımda öyle ağrılar gezerken kulağıma bir isim söylendi ve tanıdım kimliğimi...
O an sanki ismimin yanına eklenmişti aşk denen mucize…
Şu sala, şu musalla bile silemedi bu canıma kast eden mucizevî zehri...
Uğrunda hiç oldum…
Yokluklara karışmayı göze aldım; O’nda yok olmak için…
Lehçemde uyanan bütün suskunluklarıma inatla sabrı giyindim üzerime…
Kaldırımlar karartı izlerimi suçüstü yakalattı…
Usandıran bütün sorulara dur durak bilmeden yanıtlar aradım…
Bazen pusuya yatan ben olduysam da hep pususuna düştüm aşk’ın…
Mayınlar dizdi önüme…
Yirmi iki yılın her eylülünde bir ayrılık daha yerleştirdi sicilime…
Pes etmedim ve en büyük susuşumu diktim karşısına…
Öyle bir susuştu ki kimse duymadı, kimse hissetmedi ve kimse bilmedi…
Gizli bir hazine gibiydi bu…
Bir gün gelecek ve anlamak istemeyen, anlattığımda anlamadım deyip bilmezliğine saklananlar dahi anlayacaktı bendekini…
Gölgesi kaybolmayan bir ömrün son esintisi…
Varlığım mı yoksa yokluğum mu kalır?
Ya ben ya da aşk galip gelmiştir bu son’da…
Razı olduğu bir aşk’la mutlak son'a ulaşmaktı içimde sakladığım büyük sır…
Bu Dünya’da yetişemediğim en güzel Yar’a…
Çizgiyi aşmaktan korkan canımla giriyorum kara toprağa...

Zehra Öner
27.12.07
18:12

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 279
favori
like
share
1sidelya Tarih: 10.07.2009 10:35
Bu Dünya’da yetişemediğim en güzel Yar’a…
Çizgiyi aşmaktan korkan canımla giriyorum kara toprağa...



____________Emeğinize sağlık....