Şeytan, kelime mânâsı itibarıyla, Hakk'ın dergâhından kovulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış; elindeki bütün kozları aleyhine çevirmiş, kazanç kuşağında kaybeden demektir. O, bulunduğu bu durum itibarıyla hakkı duyup anlayamayacak mesafelere kayıp gitmiş bir fasit daire kurbanıdır. Bir hususa dikkatinizi rica edeceğim. Fasit daire (kısır döngü) sözcüğünü hekimlikteki mânâsından biraz farklı kullanıyorum. Hekimlikte fasit daire, meselâ sinir, gazı tevlit etti, gaz siniri, sinir gazı, gaz siniri... Fasit bir halka teşekkül eder ve sürer gider. Şeytan evvelâ gurur ve kibirle vurulmuştur. Meselâ: "Ben ondan daha hayırlıyım."[1] demiş ve ilk şeytanî düşünce, ilk diyalektik olarak fasit dairenin ilk turunu yapmış, öldürücü girdaba ilk adımını atmış, bütün istiğfar menfezlerini mazeret çamuruyla sıvamıştır. Bunda evvelâ, bir iç beğenme sonra da dışa taşmış bir kibir vardır. Ve bu hareketle fasit dairenin ilk halkası meydana gelmiş olur.

Şeytan günah işlediği zaman, Hazreti Âdem de hata etmiş ve o memnu meyveye elini uzatmıştı. Fakat Hazreti Âdem meseleyi anlayınca, hemen dize gelmiş: "Rabbimiz, nefsimize zulmettik. Eğer mağfiret etmezsen, bütün bütün kaybedenlerden olacağız."[2] demiştir. Af araya girince Âdem hakkında fasit daire teşekkül etmemiş ve Âdem Nebi kurtulmuştu. Şeytansa, şeytanî mazeretlerle nefsini müdafaa etti. Hakkında yapılan ikazat karşısında kusurunu itiraftan kaçındı ve "Ben ondan hayırlıyım." diyerek helâk oldu. Daha sonra da insanoğlunun baş düşmanı kesildi.

Bakın, nasıl görülüyor: "Senin ulûhiyetine yemin ediyorum ki, onların hepsini baştan çıkaracağım."[3] Başka bir âyet-i kerimede: "Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından geleceğim ve onların çoğunu, şükürsüz bulacaksın."[4] Yani hep nankör yaşayacaklar. Senin nimetlerini yiyecek, başkalarına kulluk yapacaklar. Nimetlerin içinde yüzecek Seni bilmeyecekler... diyor. Kur'ân-ı Kerim daha pek çok yerde şeytanın bu mevzudaki mübarezesini, insanoğluna karşı düşmanlığını ve Rabbine karşı da isyanını anlatır. Şimdi onun bu isyanı, Allah tarafından kovulmayı netice verdi. O, "Ben ondan hayırlıyım." deyince, Cenâb-ı Hak da ona karşı: "İnin aşağıya hepiniz."[5] hizlanına uğrattı. Bir taraftan kabahatinden büyük mazeretleri, diğer taraftan da yeminli, kasemli insanoğluna düşmanlığı, onu, Rabbin yapıcı, yumuşatıcı, yükseltici rahmet atmosferinden bütün bütün uzaklaştırdı. Daha sonra tamamen şeytanî mantığa teslim oldu ve "İzzetine and olsun, onların hepsini baştan çıkaracağım."[6] diye homurdandı ve yol olarak aldatıcılığı seçti. Aldattıkça uzaklaştı; uzaklaştıkça hıncı arttı; derken fesatla, nankörlükle bütünleşmiş ikinci bir fıtrat kazandı. Her uzaklaştıkça iyice azıtıyor, kovuldukça kinini, nefretini, gayzını, kibrini ve ucbünü ifade edip duruyordu. [7] Allah'a karşı cedele kalkışıyor, diyalektik yapıyor ve böylece Allah'ın rahmetinden uzaklaşması onu isyana, isyan da uzaklaşmaya sevk ediyordu. Ve şeytan, kendi fasit dairesinin kurbanı olarak "hatm"e maruz kaldı; yani kalbi mühürlendi. Bunun mânâsı şu demekti: İçinde fenalık düşüncesinden başka bir şey kalmadı ve iyiliğe ait bütün fakülteler, bütün ışık kaynakları da sönüp gitti.

Bunu anlayabilmemiz için bir misal arz edeyim: İnsan çok mükerrem bir varlıktır; kendisine bahşedilen dinamikleri değerlendirdiği takdirde melekleşebilir. Şimdi, gayet şefkatli, namazında, niyazında, orucunda, haccında, zekâtında ve insanlarla münasebetlerinde fevkalâde mükemmel bir insan düşünün. Ama, bu mükemmel insanın bir yerde ırzına dokunulmuş, namusuyla uğraşılmış, hassasiyeti rencide edilmiş ve bir insan olarak asla kâle alınmamış; derken sinir sistemi üzerine kocaman dağlar gibi yükler yüklenmiş; hatta bir aralık, öyle bir hâle gelmiş ki, adam dayanamamış patlayıvermiş. O esnada onun kafasında artık, ne hilm, ne silm, ne af, ne de müsamaha kalır. Atmosferi bütünüyle kin ve nefret şahaplarıyla dolmuş bu adamı, o anda formüle etseniz Cehennem'den fışkıran kıvılcımlar gibi sadece kin ve öfke görürsünüz. O dakikada ona nasihat etseniz dahi hiçbir şey anlatamazsınız...

Herkes kendi şahsî hayatında buna benzer şeyler görmüş ve yaşamıştır. İşte şeytan, hayatının her saniyesinde, her âşiresinde, her sâlisesinde, böyle kinlerin, nefretlerin, gayzların, içinde kol gezip durduğu bir varlıktır. Bütün hayatı boyunca ve yaşadığı sürece kötülükten başka bir şey düşünmemektedir. O kadar gerilim içindedir ki, –tabiî faydalı bir gerilim değil, şeytanî bir gerilim.– bu hâliyle o sadece şeytanlık düşünmektedir. İçi tamamen fenalıklarla dolu olduğundan dolayı da hiçbir iyilik düşünmeye fırsat bulamamaktadır. Bu itibarladır ki o, bir yönüyle Allah'ı biliyor gibi olsa da, öfkeli mü'minin Allah'ı bildiği hâlde öfkelenmesi esnasında hilmi, silmi unuttuğu gibi, o da, Allah'ı biliyor olduğu hâlde, Allah'ı hatırlayamıyor ve iman edemiyor. Çünkü içindeki şeyler buna mânidir. Böyle fasit dairelerin kurbanı şeytan gibi aynı şeylere kurban olmuş pek çok insan da vardır. Onlar da böyle fena duygu ve tutkuların kurbanı olmuş ego ve nefis putuna taabbüd etmektedirler. Bu mevzuda, kimsenin teminat altında olduğu da söylenemez. Hatta bizlerin de mü'minler olarak tek teminatımız, Allah'a (celle celâluhu) güven ve itimadımızdır. O'na tevekkül ediyor ve O'na dayanıyoruz. Rabbim, şeytanî yollara sülûk etmekten bizi muhafaza buyursun!

Hilm-silm: Yumuşak huyluluk, halim selimlik, etrafına huzur ve emniyet verme.
Hizlan: Mahrum bırakma.

[1] A'râf sûresi, 7/12.
[2] A'râf sûresi, 7/23.
[3] Sâd sûresi, 38/82.
[4] A'râf sûresi, 7/17.
[5] Bkz.: Bakara sûresi, 2/28.
[6] Sâd sûresi, 38/72.
[7] Bkz.: Sâd sûresi, 38/72-

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 370
favori
like
share