Uzun Günün Kısa Romanı Hikayesi - Can Dündar Yazıları - Köşe Yazıları

Bu yazıda anlatılanların, gerçek kişi ve
olaylarla ilgisi yoktur


Salona girdiklerinde gerginlik havada asılı duruyordu.

Uzun masanın ortasındaki beyaz çiçekler bile, ortamın elektriğini yumuşatamıyordu.

Üniformalı bıyıksız erkeklerle, üniformasız bıyıklı erkekler karşı karşıya oturdu. Birbirlerine zoraki gülümsediler.

Bambaşka ailelerden, çok farklı eğitimlerden gelmişler, birbirlerine karşı doldurularak yetiştirilmişlerdi.

Çantaları, birbirleri aleyhine dosyalarla doluydu.

O masanın tarihini herkes biliyordu.

İki iradenin buluşup karşı karşıya oturduğu, bazen birinin diğerini devirdiği masaydı bu…

Nadiren uzlaşma, çoğu zaman cenk meydanıydı.

Zaman içinde üniformalıların koltuk sayısı azalmıştı; şimdi de hakimiyet sahaları daralıyordu.

Acaba kolay çekilecekler miydi?





O sırada İstanbul’da…



İstanbul Adliyesi’ndeki masanın üzerinde “bir kağıt parçası” vardı.

Saçları dökülmüş adam, koltukta oturan Albay’a “Bunu siz mi yazdınız” diye sordu.

“Bu” dediği kağıtta, Ankara’daki masanın sivil tarafında oturanların nasıl yok edilecekleri yazılıydı.

Ve kağıdın altında imzası bulunan adam, salondaki üniformalıların karargahında çalışıyordu.





Ankara’da komplo


“Bu kağıt parçası bizde hazırlanmamış. Bize karşı kurulan bir komplonun ürünü” dedi üniformalıların başı…

Siviller, inanmayan gözlerle dinlediler. Onlara göre asıl

üniformalılar içinde kendilerine karşı komplo kuranlar vardı.

Üniformalılar, bunları yakalayıp yargılamıyordu. “Öyleyse biz

yargılayalım” diye düşünmüşler ve bir geceyarısı hamlesi ile darbeci üniformalıları sivillerin yargılamasına kapı aralamışlardı.

Baş üniformalı, “Bu, Anayasa’ya aykırı. Bize danışmadınız” diye itiraz etti.

Başköşedeki sivil, “Siz darbede beni içeri alırken bana danışmış mıydınız” diye geçirdi içinden…





Yine İstanbul’da…



Albay, 6 saatlik sorguya rağmen yorgun değildi. Psikolojik harp eğitimi almıştı; bunlar ona dokunmazdı.

Ankara’nın kendisini sivillerin elinde bırakmayacağını düşünüyordu.

Daha birkaç gün önce askeri savcı tarafından suçsuz bulunmamış mıydı? Ne cüretle şimdi bir sivil tarafından sorgulanıyordu?

“Örgüt üyeliğinden tutuklanmanızı isteyeceğim” dedi saçları dökülmüş adam…

“Ben askerim. Beni tutuklayamazsınız” dedi Albay…

Oysa işler, önceki gece değişmişti.





Terleme sırası



Ankara’daki toplantının 7. saatinde içeri giren bir asker, baş üniformalıya bir mesaj iletti:

“Tutuklama istemiyle mahkemeye sevk ediyorlar. Arzederim” yazılıydı.

Üniformalı, “Nasıl olur? Ne yapmaya çalışıyor bunlar” dedi içinden; belli etmedi.

Az sonra bir sivil görevli, aynı haberi karşı sıranın başındakine iletti. Bıyıklı adam notu okuyunca içinden, “Asıl komplocu kimmiş, şimdi çıkacak ortaya” dedi.

Yıllar önce onun koltuğunda oturan hocasını terletenleri terletiyor olmanın keyfiyle gülümsedi.





Devam edecek…



En uzun günün sonunda Ankara’da kırmızı plakalı siyah arabalardakiler “darbeci askerleri siviller mi yargılasın, askerler mi” tartışmasını bitiremeden tarihi köşkün kapısından çıkarken aynı saatlerde “darbeci örgütün üyesi” olmaktan tutuklanan Albay, İstanbul’da sivil bir minibüsün arka koltuğunda cezaevine doğru gidiyordu.

Toplantıdan eve dönen askerler “Türkiye elden gidiyor” diye düşündü.

Toplantıdan eve dönen siviller “Türkiye normalleşiyor” diye düşündü.

O gün, Türkiye’nin savaş yıllarındaki kadar küçüldüğü açıklandı.


Can Dündar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 285
favori
like
share