-Güzel. En azından birazdan dünya daha adil bir yer olucak.

-Yanılıyorsun bence. En azından…

Bir an sustu

-En azından sen yaşamın değerini, onun hak edilmesi gereken bir şey olduğunu biliyorsun.

-Ama onu hak edemedim değil mi?

-Yaşadığının farkındasın ama.

Adam birden ve büyük bir sinir ve heyacanla:

-Saçma ben hiç yaşamadım, dedi.

Bu çıkışı kendisini bile şaşırtmıştı. Derya onun devam etmesine izin vermedi ve hızla konuşmaya başladı:

-O zaman yaşamadığının farkındasın.

Derya oldukça heyecanlıydı. Bu konu üzerine çok düşündüğü belliydi. Gözlerinin içinde bir an bir kıvılcım parladı ve söndü. Ve Derya sözüne devam etti:

-Oysa insanlar… oysa insanlar bir kaya kadar ahmaklar. Kaya da vardır ama var olduğunu bilmez. Var olmayı değerli kılan var olduğunun farkında olmaktır. Oysa insanlar değil var olmanın değerini bilmek; daha var olduklarının farkında bile değiller. Bu yüzdendir ki insan denen mahlukatın gözümde bir kayadan farkı yok.

-Benim farkında olmam da pek bir şeyi değiştirmedi, değil mi. Ben de yaşamayı beceremedim sonuçta.

-En azından denedin.

-Denedim…

Adam bir an adeta kafasının içindeki anıların hücumuna uğradı. Ve devam etti:

-Hem de her şeyi denedim, her şekilde denedim ama olmadı, beceremedim.

Derin bir nefes aldı ve ekledi:

-Ben… sadece…aslında… sadece, yaşamayı beceremedim.

Haftalardır, aylardır, yıllardır kafasında dönen düşünceyi sonunda -ilk defa- kelimelere dökmüştü. İçinde bunun rahatlığını hissetti. Sanki gırtlağına bir şey takılmış da nefes alamıyormuş gibiydi, şimdi öksürüp bu düşünceyi kusmuş ve sonunda nefes alabilmişti. Nefessiz kalan her insan gibi nefes almanın değerini anlamış -sürekli nefes aldığımızdan bunun çoğunlukla farkına varmayız- ve yeniden nefes alabilen her insan gibi havayı ciğerlerine doldurmuş ve bunun zevkine varmıştı.

Kafasını kaldırıp ufka baktığında güneşin suya değdiğini gördü. Kıpkırmızıydı güneş. Gökyüzündeyse Tanrı’nın yarattığı bütün renkler vardı.

-Hazırım.

Derya onun gözlerinin içine baktı ve hüzünlü bir umutla sordu?

-Bunu yapmak istediğine emin misin? Biliyorsun ki yapmak zorunda değilsin. Hayat ve bu dünya senin hayallerindeki kadar güzel olmasa da yine de yaşamaya değicek kadar güzel.

Hayalleri geldi adamın aklına. Boş ve anlamsız; ama güzel…

-Anlamıyorsun, değil mi dedi. Sıradan bir insan eğer sıradan olduğunun farkındaysa yaşayamaz.

-Kendinin farkında olan biri nasıl sıradan olabilir.

-Olabilir.

-O zaman olma!.. değiş! Farkında olduğun şeyi değiştirebilirsin de.

-Denedim. Hem de defalarca… ama… olmadı, kendi kısır döngülerimi kıramadım.

Bir an durdular. Adamın hayatıyla ilgili bu koca itirafı, bu koca gerçeği, bu acı gerçeği sirdirdiler bir süre. Adamı anlamıştı Derya. Hem de çok iyi. Bir süre ne diyeceğine karar veremedikten sonra Derya:

-Bu lafı daha önce de duymuştum, dedi ve devam etti;

-Bir arkadaşım vardı o da aynı şikayetten muzdaripti. Ama o sebebini de biliyordu.

-Neyin?

-Kısır döngülerin niye bu kadar güçlü, niye bu kadar kırılamaz olduğunu.

-Niyeymiş?

-Çünkü bir kısır döngü içindeysen her ne kadar hep aynı şey olsa da; ne olacağını bilirsin. Çünkü daha önce yaşamışsındır. Bilinmezlikten duyulan korku… kısır döngüleri güçlü kılan bu.

-Eee… arkadaşın kırabildi mi bari bu çemberi?

-Kırdı.

-Nasıl peki?

-Geceydi. Bir falezin başında durmuş aşağı bakıyordu. Her yer zifiri karanlık. Deniz sudan değil ziftten oluşmuş gibiydi. Metrelerce aşağıda deniz kayaları dövüyor. Tabi aşağıdaki denizin derinliği seçilemiyordu, denizin altındaki kayalar görülmüyordu. Niyetini, aklından geçeni bildiğimden onu uyardım; “eğer atlarsan kayalara çarpıp parçalanabilirsin” dedim. O bana ne dedi biliyor musun? “ya da parçalanmam. Ama her halukarda suyun serinliğini yüzümde hissedeceğim. Yaşamak da bu işte; suyun serinliğini yüzünde hissetmek. Eğer seni kıskacına almış kısır döngülerden kurtulmak istiyorsan; yaşamak, ama gerçekten yaşamak istiyorsan gözlerini kapamalı ve kendini boşluğa bırakmalısın”.

Göz göze geldiler.

-Teşekkür ederim, dedi adam.

Teşekkür ediyordu çünkü bu güzel kadın anlamasını sağlamıştı. Bir an düşündükten sonra devam etti:

-Eee nooldu peki arkadaşına.

-Şey… onunla tanışmamıza bu atlayışı vesile oldu diyelim.

Birbirlerine bakıp, gülümsediler. Sonra da bu durumda gülebilmelerine şaşırdılar.

Ufka baktı adam. Ve güneşin artık gözden kaybolmak üzere olduğunu gördü. Adam:

-Bak güneş üstünü denizle örtüyor. O güneş ki dünyadan önce de vardı ve her şeyi gördü dünyada olan, insanlığın bütün maceralarına tanıklık etti. Hani tabloya çok yakından bakarsan anlayamazsın ya, uzaktan bakman gerekir: Güneş uzaktan baktı dünyaya ve gördü her şeyi ve anladı tabi. Ve bunun yorgunluğu var tabi üstünde. Kim bilir ne kadar yorgundur. Ama ertesi gün yine doğabiliyorsa demek ki gittiği yer de huzuru bulabiliyor, dinlenebiliyor. Orada bütün bu acıyı en baştan yaşamasına değecek bir şeyler var demek ki. Orayı ben de görmek isterim. Üstümü denizle örtmek ve… ve… bilmiyorum. Belki orada biraz huzur bile bulurum, dedi ve devam etti Adam:

-Hazırım artık: Gözlerimi kapayıp kendimi boşluğa bırakmaya hazırım.

İkisinin gözleri adamın elindeki tabancada birleşti.

Adamın saçını okşadı Derya. Ve kulağına fısıldadı:”umarım aradığın huzuru bulursun”.

Adam silahı şakağına dayadı. Bir an durdu. Hayatını ve onu bu noktaya getiren uzun ve yorucu yolu düşündü ve tetiği çekti. Silahı dayadığı yerde bir sıcaklık hissetti. Sonra vücuduna yayıldı bu sıcaklık. Silahın patladığını ancak böyle anladı. Çünkü ne canı yanmış ne de patlamayı duymuştu. Hatta inanılmaz bir sessizlik vardı. Korkutucu bir sessizlik. Sadece dalga sesleri duyuluyordu. Denizin şarkısı. En sevdiği şarkı. Bir an kaskatı kesildikten sonra başı Derya’nın dizine düştü. Bir dalga geldi o an ve yüzünde suyun serinliğini hissetti. Ruhunu kucaklayan bir serinlik. Ufka baktı adam. Güneş kaybolmuştu artık. Gökyüzünde Tanrı’nın yarattığı bütün renkler vardı. Deniz aşık bir kadın kadar güzeldi ve deniz sonsuza uzanıyor gibiydi.

A. Cihan ÇAKAR

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 245
favori
like
share