Geçidin Öteki Ucu - Şerafettin Yılmaz

Dilenci geniş cadde boyunca yürüdü ve bir dizi parlak, görkemli mağazanın önünden geçti. Dönüp birine bile bakmadı; sadece dosdoğru yürüdü. Kalabalıkta ilerlemek o kadar kolay değildi; onlara ayak uydurmuyordu. Hepsini geride bırakıyordu. Geride bıraktıklarını umursamadığı gibi önündekileri ya da yanından geçenleri de umursamıyordu. Bütün bir günü şu kahrolası cadde üzerinde, polisle köşe kapmaca oynamak pahasına üç kuruş kazanmak için harcayıp tüketmişti ama elinde üç kuruş yoktu. Elinde bir kuruş da yoktu. Caddeyi bu yüzden sevmemişti.

Kalabalık caddeye akşamın gölgeleri iniyordu. Dilenci burada akşamların başka yerlerden farklı olduğunu hissetti. Buna mantıklı bir açıklama getiremiyordu. Aslında bunu denememişti. Deneseydi muhtemelen şu sonuca varacaktı: Burada insanların akşama saygıları yoktu. O da, kendisi gibi, istenmediği yerde durmuyordu.

Caddeye çıkan bir ara yol üzerinden karşıya geçerken iyi giyimli, iri yarı bir adamla yüz yüze geldi. Önce sağa kaçayım dedi ama adam da o tarafa yönelmişti. Bu kez solu denedi. Yine adamla burun burunaydı. Aynı şey birkaç kez tekrarlandı. Telaşlanmıştı. Bu sırada karşısındaki adamın öfkelendiğini fark etti. Sonra adamın iri, enli elini yüzünde hissetti. Yüzü bu elin altında kaybolmuştu.

“Çekil!” diye homurdandı adam ve onu kenara itti.

Bir nesne gibi. Değersiz bir nesne gibi üstelik. İçi büyük bir utançla doldu. Bu dilencilik yaparken itilip kakılmakla bir değildi. Yolda yürürken normal bir insandı o; dilenmeyen bir insan. Dilenmiyor oluşu bile bir nesne gibi algılanıp kenara savrulmasını engelleyememişti.

Utancın yerini öfke aldı. Işıksız alt geçidin merdivenlerinden inerken yanından geçen insanlara baktı. Birden, kendinden başka herkesin zengin caddenin ışıltılı dünyasına doluştuklarını fark etti. Yalnız o, karanlığa, sefalete ve savaşa çıkan tünel boyunca ilerliyordu.

Orası vatanıydı. Kendiyle orada tanışmıştı. Kendini hep oralı bilmişti. Kendi evreninde bir dilenci değildi. Hayır, orada kimse dilenmezdi, herkes savaşmak zorundaydı. Bu yüzden başka herkese karanlık ve korku dolu görünen geçidin öte yakası onun ışıltılı vatanıydı. Orada dilenci ya da serseri değildi.

Yaşadığı yerde bir yönetim yoktu. Farklı bir tecrübeydi. Ama kaos da yoktu. Kaos pekâlâ insanların kendilerini emanet ettikleri güç tarafından da yaratılabilirdi. Yaşadığı yerde herkes eşitti. Herkesin eşit olduğu bir yere kaos da uğramazdı.

Uzun geçit boyunca ağır adımlarla yolunu izlerken kendi dünyasında kimsenin nesne olarak algılanmadığını düşündü. Nesne olmak, gerektiğinde harcanmak demekti. Ya da bir hiç olmak demekti.

Toplum, sorunların onlardan kaynaklandığını düşünüyordu. Cinayetler artıyordu. Üstelik artık katiller de yakalanamıyordu. Çünkü kendilerini de vuruyorlardı. Kaosun bu ileri aşaması insanları ışıklı alanlara çekiyordu. Ama ışık gözlerini kamaştırıyordu ve hiçbir şey göremez oluyorlardı. Dilenciye göre çözüm gerçeği karanlıkta aramaktı. Karanlıkta daha fazlası görülebilirdi.

Karanlıktan çok şey öğrenmişti. Belki bir katilin karanlıkta emeline ulaşması daha kolaydı. Belki karanlık sıradan insanların cesaretini bir mum gibi eritiyordu. Belki karanlığın kuyusu daha derindi. Ama karanlık aslında iyi bir öğretmendi. Karanlık bütün zıt kuvvetlerin ortaya çıkıp gövde gösterisi yaptığı sonsuz bir düzlüktü. Orada ins ile cin, vahşet ile merhamet, pişmanlık ile kin, cennet ile cehennem yüz yüze gelerek kozlarını paylaşıyordu. Hiçbir şey aydınlıkta olduğu gibi değildi. Işık altında varlık sadece bir yüzünü ve çoğunlukta en sahte yüzünü gösterirdi. Karanlık ise gerçeğin en katı yüzünü sergilemekten çekinmezdi.

Tünelden çıkıp tanıdığı dünyaya daldı. Özgürlük! Durdu ve uzun uzun özgürlük olduğunu düşündüğü kokuları içine çekti. Neler yoktu ki! Aç çocukların mide kokusu, yaralarına pansuman yapılmayan gündelik işçilerin terli ucuz ilaç kokusu, ucuz lokantalarda yüz defa kullanılan yağin paslı kokusu, sobalarda yanan bin çeşit sanayi artığından yükselen isli ve yapışkan koku, yaşlı kötürümlerden yükselen bakımsız insan kokusu, her kuytunun tuvalet işlevi gördüğü çamurlu sokak kokusu, gövdesini kurtların kemirdiği köpek leşi kokusu. Ve daha fazlası! Yani bir dilencinin ve bütün kardeşlerinin kokusu. Yani geçidin öte yakasının kokusu. Deodorant ve spreylerin bastıramadığı gerçek bir koku. Özgürlüğün kokusu. Özgürlüğün ateşini hiçbir kuvvet söndüremez. Dilenci bu büyük gerçeğin bir parçası olduğu için gururluydu. Yıkıntılar, terk edilmiş ve yağmalanmış binalar, paslı teneke parçaları arasından barınağına doğru ilerlerken yaşadığı kötü günü unutmak üzereydi.

Sonra onunla karşılaştı. Aslında tam olarak karşılaşma denemezdi buna. Onu görmüştü ama o zaman zaten tam karşısındaydı. Ayın ışığa boğduğu sessiz sokakta herhangi bir köşeden çıkmamıştı. Öylece belirivermişti.

Sırtında siyah bir pelerin vardı. Pelerinin şapkası altında bir yüz göremiyordu. Ama orada bir şeylerin olduğu kesindi. Tam olarak bir yüz değildi bu belki. Yine de tuhaf bir şekil açık koyu gölgeler oluşturmaktaydı. Pelerinin altından boğuk bir sesin çıktığını duydu.

“Bugün çok öfkeliydin. Ben de öfkenin peşinden geldim.”

“Kimsin?” diye kekeledi. “Seni tanımıyorum.”

“Ama ben seni tanıyorum. Hem bu neyi değiştirir? Üstelik içindeki öfkenin izlerini takip ettiğimi biliyorsun.”

“Evet, öfkelendim.”

“Çünkü sen yokmuşsun gibi davrandılar. Varlığını önemsemediler.”

“Nerden biliyorsun bunları?”

“Sana söyledim. Bu akşamüzeri dünya üzerindeki en öfkeli adam sendin. Öfke bana her şeyi anlatır.” Pelerinli adamın kolu havaya kalktı ve dilencinin sağ omuzu üzerine indi. “Benden korkmamalısın.”

“Emin misin?”

“Sana yardım etmek istiyorum. Söyle bakalım, hala öfkeli misin?”

“Bunu biliyorsun.”

“Ama bana söylemelisin. Senden onay almalıyım.”

“Evet. Evet öfkeliyim. Utanç da duyuyorum ama bu öfkem kadar kuvvetli değil.”

“Güzel.” Pelerinli adamın yüzü dilenciye iyice yaklaştı. “O adamı hatırlıyorsun, değil mi?”

“Nasıl unutabilirim?”

“Onu cezalandırmak istemez miydin?”

“Bunu nasıl…”

“Yani isterdin. Bana bir yol göster.”

“Anlayamadım.”

“Bilmiyorum. Seçme hakkını sana bırakıyorum. Belki bir kaza geçirmesini istersin. Direksiyon simidi göğüs kafesini ezer. Belki de evine giren bir hırsız onu naylon torbayla boğar. Bu zevk sana ait.”

Dilenci gözlerini kırpıştırıp düşündü. Gördükleri bir düşten ibaretse kesinlikle güzel bir düştü bu. Gerçek ise fırsatı kaçırmamalıydı.

“Şimdiden intikam kokusu alıyorum,” dedi gölge.

“Evet,” dedi dilenci. “Neden olmasın?”

“Pekâlâ, önerin nedir?”

Dilenci derin bir nefes aldı. “Biraz yürüyelim, ne dersin? Yani uzun bir konu bu. Vaktin var mı?”

“Sonsuza kadar. Eğer dayanabilirsen.”

“Bana birkaç saatini ver yeter,” dedi dilenci. Sevinçle gülümsedi.

Sokak boyunca yürüyüp karanlığa karıştılar.



Şerafettin Yılmaz

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 274
favori
like
share
MAVi Tarih: 22.07.2009 01:05
sağ0lun...