Cinayet Saati - Sedat Alkaç

Gözlerini gözlerime dikmiş bakıyordu. Yüzünde en küçük bir seğirme, korku ya da endişe ifadesi yoktu. Küstahça bir pırıltıyla parlıyordu gözleri ve yapacağım hamleyi bekliyordu. Titreyen ellerimle silahı ona doğrulttum, aramızdaki birkaç metrelik mesafeye rağmen hedefimi tutturamamaktan korkuyordum. Ellerimin titrediğini görünce yanağının kenarında küstah bir kıvrım belirdi ve dondu kaldı orada. Bu ifadeden kurtulmak, o yüzü parçalara ayırmak istedim ama biliyordum; şimdi o suratı parçalasam bile hayatım boyunca kurtulamayacaktım bu resimden.

Silahı yüzüne doğrulttum ve bir şey söylemesini bekledim, herhangi bir şey. Belki hala bir uzlaşma yolu bulunabilir, az sonra yapacağım dehşet verici şeyin yükünü hayatım boyunca taşımak zorunda olmaktan kurtulabilirdim. Ama sustu, tek kelime çıkmadı ağzından.

`Beni tahrik ediyor.` diye düşündüm, `Bu işi yapmam için kaşıyor öfkemi.`

O anda son umudumun da tükendiğini, artık geriye dönemeyeceğimi, orada mutlaka bir şeylerin olacağını, (olması gerektiğini) anladım ve biraz rahatladığımı hissettim. Uçurumdan aşağı yuvarlandığımı fark etmiştim nihayet, ne yaparsam yapayım bunu durduramayacak, büyük çarpışmaya kadar düşmeye devam edecektim. Bunu hissetmenin verdiği bir anlık cesaretle tetiğe bastım.

Büyük çarpışma!

Silahımdan çıkan kurşunun takip edemediğim bir hızla ona doğru yaklaştığını, sol gözünden içeri tok bir ses çıkararak girdiğini, yüzünden fışkıran kanların neredeyse bana kadar ulaştığını, kafatasını parçalayıp çıkan aynı kurşunun arkada bıraktığı büyük, derin, karanlık boşluğu hiç umursamadan odanın duvarında yolculuğunu tamamladığını, bedeninin tıpkı bir mucize gibi birkaç saniye ayakta öylece kalıp ardından içinde sakladığı eşya çekip çıkarıldığında anlamsızlaşan bir poşet gibi yere yığıldığını göreceğimi sanıyordum... ama hiçbir şey olmadı!

Bir ses duydum sadece, bir patlama, belli belirsiz bir yankı…

Iskalamıştım!

Karşımda durmuş tarifsiz bir kayıtsızlıkla bakmaya devam ediyordu bana. Nasıl söyleyeyim… İçim minnetle doldu birden, ölmediği için koşup sarılmak istedim ona, gırtlağımdan yükselen kesik hıçkırıklarla bağıra bağıra teşekkür etmek ve özür dilemek… Taş gibi kaskatı kesilip beklemekten başka bir şey yapmadım ama. Arkasını döndü ve ağır adımlarla kanepeye yürüdü. Televizyon kumandasını eline alıp kanalları gezmeye başladı. Tek kelime etmedi uzun süre. O anda ne isterse yapacağımı ikimiz de biliyorduk, pencereden atlamamı, silahı beynime dayayıp tetiğe basmamı ya da yanına gelip oturmamı söyleyebilirdi. Sanırım ilk kez o anda sevdim onu, hayatım boyunca nefret ettiğim o adamı katıksız bir sevgiyle ilk kez o anda koydum yüreğime.

İçkisinden bir yudum aldı ve “Git!” dedi sadece. “Git, çünkü gitmezsen beni gerçekten öldüreceksin.”

Silahı yemek masasının üzerine koyup çıktım odadan. Askıdan ceketimi aldım, ayakkabılarımı giydim, cebimden gürültüyle düşen anahtarı yerden alıp ayakkabılığın üstüne koydum. Son bir kez başımı uzatıp salona baktım. Kafasının arkası görünüyordu sadece, ne kadar sinirli olduğunu anlamak için ekrana bakmak yeterliydi, kanallar algının ötesinde bir hızla değişiyordu televizyon ekranında.

Döndüm ve çıkış kapısını açtım. Bir adım attım yavaşça, sonra bir adım daha ve bir adım daha…

Babamı ölümünden tam altı yüz kırk beş gün sonra verdiler toprağa.

Törene beni de çağırdılar ama gitmedim. Sarhoştum çünkü ve Kasımpaşa`daydım.


Sedat Alkaç

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 429
favori
like
share