Güneşin Nerede - Şerafettin Yılmaz

Güneşin ışıkları büyük pencerelerden içeri giriyordu. Klima çalışığı halde içerisi sıcaktı. Önündeki tarla sonsuza uzanıyormuş gibi geldi ona. Eskiden olsa bu onu korkuturdu. “Çok eskiden,çok eskiden olsa belki ama son yedi yıldır hiç bir iş beni korkutmadı.” İşler ona sadece zevk veriyordu. Birkaç şey haricinde herşey eskiden planladığı gibi gidiyordu. Eksik olanları düşündü. Bir John Deere sürmeyi planlamıştı. Ama bu bir eksik sayılmazdı. O eksiğin ne demek olduğunu bilirdi. Evet, John Deere sürmüyordu. Büyük bir Massey Ferguson 14.200’dü sürdüğü. Bu neyi değiştirirdi ki? “Sadece rengini” dedi. Traktör arkada dört lastiği olan, dört cekişli, son zamanların en iyi traktörlerinden biriydi. Tarla sürerken, arkadaki on iki bıçakla, bir pikabın, üzerinde yük olmadan otobanda ilerleyişi gibi rahat ilerliyordu. Son derece bakımlıydı. Boyası üzerini örten tozlar yüzünden biraz kötü gözükse de traktörde tek bir çizik yoktu. Yüksek, geniş, çelik kolonlorla desteklenmiş kabinin içinde DVD player, yol bilgisayarı, çok sıcak havalarda bile içeriyi serin tutabilen klima vardı. Koltuğu ve direksiyonu coklu hareket sistemine sahipti. Arkanıza bakmanıza gerek bırakmayan aynalar geniş bir görüş sağlıyordu. Gaz, fren ve debriyaj pedalları otomobillerdeki gibi tam önünüzde, direksiyonun altında yan yana duruyor; traktor yedi vites ile son derece rahat bir kullanım sağlıyordu. Hidrolik direksiyon ve yeni geliştirilen sarsıntıyı önleyen sistem traktörün fiyatını artıran şeylerdi. Ama o bu fiyata değdiğini düşünüyordu.

Tarlaya buğday ekecekti. Buğdayı satacak, samanı, ileride, solunda ufacık görünen büyük depoya dolduracaktı. Bu tarla buğday ektikleri tarlaların en büyüğüydü. 300 acre’lık bir tarla. New Mexico`da tek parça halineki en büyük toprakları.

Toprağa baktıgı zaman ne kadar kaliteli olduğunu anlamıştı ama işi garantiye almak için onu bir dizi testen gecirmis ve buğday ekildiği takdirde her acre’dan ortalama iki ton urun alabileceklerini ogrenmişti. Bu da eğer işi iyi yapar ve bazı şeyler yolunda giderse altı yüz ton buğday demekti. Siloları bunu alabilecek büyüklükteydi. Üç ayrı bina. Onları bu bölgenin en büyük çiftlik sahiplerinden biri yaptırmış ve ihtiyacı olan çiftçilere dönemlik olarak kiralamaya başlamıştı. Bundan faydalanmışlardı. Şimdi ülkenin en büyük çiftçilerinden biri olmuşlardı. Birçok eyalette büyük toprakları vardı.

Aslında tarla sürmek onun işi değildi ama o bundan bir türlü vazgeçemiyordu. DVD playerda çalan müzük onun ülkesinin müziğiydi. Arkada bıraktıkları sürülmüş topraklardan çıkan tozu içine çekmekten korkmuyordu. Kabini olmayan traktörle tarla sürdüğü zamanları hatırladı. Sıcak hava yüzünden terler ve yükselen toz alnına ve uzun, köşeli çenesine yapışırdı. “Üstü açık bir traktörle tarla sürmek istiyorum,” dedi. Ama üstü açık traktörleri kullanmıyorlardı. Eskiye, çok eskiye gitti. Gördüğü her traktöre binmeyi arzu ettiği ama gururuna yediremeyip bunu isteyemediği zamanlar.

Traktör onun için dünyanın en iyi taşıtıydı. Tarlanın yarısını çalışanlar sürüp bitirmişlerdi; kalan kısım ise bugün tek başına bitiremeyeceği kadar büyüktü. Ama hala vakti vardı. Sekiz saat birçok şeye yeterdi. Düşünmeye yeter miydi, bilmiyordu; çünkü bu düşüneceği şeye bağlıydı. Birçok şeyi düşünecekti ama işiyle de ilgilenmesi gerekiyordu. Zamanın buna yetmeyeceğine karar verdi. Yıllardır düşünüyordu. “Bu kısa sürede herşeyi düşünmem imkânsız. Tek bir konu olsa bile bitiremem,” diye söylendi. Koltuğu biraz yükseltti ve direksiyonu bu konuma uygun hale getirdi. Düşüncelerini serbest bırakmaya karar verdi. Onu kontrol etmeyi hiç başaramamıştı zaten. Kontrol etmeye çalıştığı zamanlar hiçbir şey elde edemiyordu. Özgür atları düşündü. Ele geçirildikten bir süre sonra kendilerinden her isteneni yapıyorlardı. Ama kaybettiklerini asla unutmuyorlar ve eski günlerindeki neşelerinden geriye sessizlik kalıyordu. Vahşi ortamda herşeyi kendi başlarına yapan bu hayvanlar, özgürlükleri ellerinden alınınca huzurevindeki insanlar gibi muhtaç duruma düşüyorlardı. “Böyle bir duruma düşmeyi tabii ki istemem. Ama halledilmesi gereken bir konu olunca, bunun üzerinde düşünmem gerekir ve ben bunu başaramıyorum.” Bu bir eksik miydi, karar veremedi. Bunu da düşünmeliydi. Ne kadar çok konu birikmişti düşünmesi için.

Kararsız kalmak, çoğu kişiye göre, onun işinde büyük bir kusurdu ve işin kaybedilmesine sebep olabiliyordu. Ona göre ise önemli olan değişiklik değil, oyunu kendi kurallarına göre oynamasıydı. Bir kişinin bir işi nasıl yaptığını bilmesi ona sadece kendi kararını alması için yardımcı oluyordu.

Arkadan yükselen gürültüyle kendine geldi. Frene bastı ve bıçağı biraz yukarı kaldırdı. Bu tarla ilk kez sürüldüğü için nerde ne olduğunu bilmiyordu ama toprak kalkınca altındaki büyük kaya ortaya çıkmıştı. Güçlü traktörlerle tarla sürmek eskiden daha fazla dikkat isteyen bir işti. Çünkü bunlarda bıçak kayaya veya başka sert bir şeye takıldığı zaman traktörler yollarına devam eder ve sonuçta bıçak ya da bıçağın bağlı olduğu tertibatın bir parçası kırılırdı. Yeni bıçaklar ise o iri bir kayayla karşılaştıklarında derhal yükselirler, eğer durumu farkederseniz bıçağı yukarı çekip kırılmaktan kurtarabilirsiniz.

O bölgeyi hafif yüksekten sürerek geçti. Durdu ve traktörden indi. Az önce üzerinden geçtiği yeri eliyle kazarak kayayı inceledi. İlk anda dusundugunden daha büyük bir kayaydı. Ne kadar derinde olduğunu kestiremezdi. Çünkü bu bölgeden bunun yirmi misli kayalar çıkarıldığını biliyordu. Bunun burda kalması iyi olmazdı. Traktöre bindi, motoru hareket ettirdi. Kaya hakkında ne yapması gerektiğini düşündü. Aslında düşünülecek bir konu değildi. Yapılması gereken şey en kısa zamanda onun yok edilmesiydi. Bu karara üzülmüş olması onu şaşırttı. “Ona neden bu kadar önem veriyorum? Sadece bir kaya,” dedi.

Aslında isminin olmaması bile önem verilmesi için yeterliydi. “Ben buraya geleli ne kadar oldu?” dedi “Oysa bu kayanın tarihi şu an toprak üsütünde duran herşeyden daha eski. Bu da onu buranın yerlisi yapar. Onu buradan sürmemeliyim. Çünkü ben kovulmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. Kovulup gittiğin yerde yaşama şansın yoktur. Oradan nefret etsen bile onlardan kurtulamazsın. Bunu başaran az kişi vardır. Bir kaya ise bunu asla başaramaz. İstemediği bir yerden kaçması imkânsızdır ve kimse ona bu konuda yardım etmez.”

Onun gelecek uzun yıllarını mutsuz geçirmesine sebep olmak istemiyordu. “Kovulmak kaçmaktan daha kolay,” dedi. Kovulmak ve kaçmak aynı şey değildi. Kovulan insan terkettiği yerleri sever ve birgün döneceği bir yer vardır. Hiç görmemiş olsa bile onun olduğunu bildiği bir ülkesi vardır. Kendini şanslı hisseti. Onun iki ülkesi vardı. Kovulduğu ilk ve teslim olduğu üçüncü ülke. Kovulduğu zaman sığındığı ikinci ülkeden nefret ediyordu. Belki başkaları kovulmayı alçaltıcı bulur veya hezimet olarak görürdü ama bu onun kazancıydı. Sığınmak zorunda kaldığı ülkede bir yabancı olarak yaşadığı için çok mutluydu ve bunu herkesin bilmesini isterdi. Yemek vakti gelmişti. Yiyecek listesine baktı. Listede iki sığır burrito ve ufak soğutucuda bekleyen kola vardı.

Yemekten sonra traktörün koltuğuna oturduğunda yüzüne müthüş bir sıcak vurdu. Aracı çalıştırdı, vitesi üçe taktı, gaz pedalını otomatiğe bağladı ve bıçağı gerekli olan derinliğe getirdikten sonra arkasına yaslanıp direksiyonu kendine yaklaştırdı. Termometreye baktı. Kabin sıcaklığı 80 dereceydi. Havalandırmayı çalıştırmadı. Sıcaklık onu rahatsız etmiyordu. Çok fazla rahatsız olursa yüksek bir tepeye çıkardı. Aslında sıcağı severdi. Sıcağı sevmesinin sebebini bilmiyordu. Yüksekleri ise serinliği için değil yüksek olduğu için seviyordu. Ne zaman bir dağa çıksa en yüksek yerinde olmak isterdi. En yüksekte olmak ona kovulduğu yerden miras kalmış olmalıydı. Yüksekte olmak güvende olmaktı. Yüksekte olanın kazandığını biliyordu. Yüksekte olanın sözü geçerdi. Kovulduğu ülkede kalan insanlar kovanlara uzun yıllardır bunu anlatıyordu. Ve sığındığı ülkede insanlar yüksekte oldukları zaman çekilmez oluyorlardı. “Güneş yüksekte ve gölgenin kapladığı alan ne kadar küçük,” dedi. Güldü. Gölge güneşe karşı korunmak için miydi? Yüksekte olan kötü olmak zorunda mıydı? Güneşi kötülediği için kendini suçlu hissetti. Havanın açtığı zamanlar basketbol oynamak için en iyi zamanlardı.

Basketbolu düşündü. Yaptıkları her maçı hatırlıyordu. Heyecanlı, kavgalı maçları özlüyordu. Sert oynanan, sonraki birkaç gün tartışması yapılan maçlar. Son saniye basketleri bir NBA final maçında atılanlar kadar önemliydi. Hala aynı zevki veren maçlar yapıyorlardı ama insan eski şeyleri özlüyordu işte.

Kafası gene bir onceki düşünceye döndü. Yüksekler. Onun ülkesi yüksekti. Kartallar bile yuvalarını evlerden aşağıya yapıyorlardı. Düşmanın füzeleri oraya ulaşmak için tüm barutunu harcıyor düştüğünde ise artik patlayacak gücü kalmıyordu. Ama yüksekler soğuk olurdu. Yüksekte yakılan ateş rüzgârın estiği yöne doğru yatar ve insana vermesi gereken sıcaklığı rüzgâra kaptırır. Kısa bir süre sonra ateşten geriye duman ve küllerin içinde bir parça kor kalır. Yükseklerdeki hava insana güç ve ferahlık verir. Hasta insanlar iyileşir. Pek sık olmasa da zayıf insanlar soğuktan ölür. Ülkesinin insanları asla zayıf olmamıştır. Savaşlar onların ikinci suyu olmuştur. “İlk suyu ne zaman aldıklarını ve onun içindeki katkı maddelerinin ne olduğunu ise bilmiyorum; öğrenmek için daha çok düşünmem ve araştırma yapmam lazım,” diye mırıldandı.

Güneş artık etkisini kaybediyordu. Dünya gölgenin hâkimiyetine girmeye başlamıştı. Karanlık aslında gölgeden başka birşey değildi. Güneş ile gölge arasındaki ilişki çok tuhaftı. İkisi düşman ve dost idiler. İnsanlar üşüdükleri zaman güneşi, terledikleri zaman gölgeyi arardı. Gölge insanları güneşten korur ama güneşe de yer bırakır. Ve güneş de gölgeye aynı saygıyı gösterirdi. Bunun sebebi ikisinin de çok güçlü olmasıdır. Yani gölge güneşin önünü tamamen kapatmaz ve güneş de gölgeye aynı şekilde davranır. Bunun sebebini düşündü. Neden birbirlerine bu kadar saygı gösteriyorlardı?

Batmakta olan güneşe baktı. Artık dünyanın yarısı gölgede kalıyordu. Güneş olduğu zaman paylaşılan alanlarda artık eşitlik yoktı. Gölge güneşin bıraktığı yerleri ele geçiriyordu. Bu ona güçlülerin birbirlerine olan saygılarının sebebini hatırlattı. Olay bir güç meselesiydi. Güçlüye dokunma, zayıfın sahip oldukları sana yeter. Eğer güçlüyle çatışırsan kazanmak yok. Ne olursa olsun kaybedersin. Kazansan bile kaybedersin. Bu durumdan nefret ediyordu. Güçlülerin her zaman dost olmaları onun hiç hoşuna gitmiyordu. Bu durum güçsüzlerin daha kolay yem olmasına sebep oluyordu. Bu konuda düşünmemeye karar verdi. Farları yakmakta geç kalmıştı. Yaktı. Durup arkasına baktı. Bir önceki sefer gittiği çizgiyle yenisi arasında iki metrelik sürülmemiş bir alan kaldığını gördü. Ama bu açıklık çok kısaydı. Bıçakları yerden kaldırdı ve geriye, sürülmemiş kısmın başına gitti. Bıçakları indirdi ve ilerlemeye başladı. Hava iyice kararmıştı ama traktorun bir treninki kadar güçlü farları ile önünü çok iyi görüyordu. Akşam yemeğini hareket halindeyken yemeye karar verdi. Patates kızartması ile süt. Karnı da doyduktan sonra, yavaş yavaş çoğalan yıldızlara baktı. Kutup yıldızını aradı. Jüpiter’e baktı. Bu yıldız ona diğerlerinden farklı görünüyordu. Hayır, ismini bildiği veya en parlak yıldız olduğu için değil. Eskiye uzanan bir sebebi vardı. Adının Jüpiter olduğunu öğrendiği zaman yıldız batıda idi. Olayı daha sonra yaşamıştı. Bir gece Jüpiter’e bakarken, yıldızın tam altından kırmızı ve sarı ışıkları ile bir uçağın batıya doğru gittiğini görmüştü. Hemen saate bakmış ve daha sonra o saati asla unutamamıştı. Birgün o uçakta olacağını biliyordu ama olmamıştı. O saatte kalkan ve Jüpiterin altından geçen uçağa asla binememişti. Bir uçağa binmişti, evet, fakat o zaman nerede olduğunu ya da neyin altından geçtiğini fark edemeyecek kadar heyecan yüklüydü.

Telsizden işittiği anonsla yerinden sıçradı. Ortaklarından biri ikinci bir traktöre ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. “Beş traktörle işi üç saatte bitiririz,” dedi. Massey için bakım ve dinlenme zamanı geliyordu. Ama kesin karar veremediği konular vardı. “Düşünmek yeter,” dedi. “Karar vermiş olmak gerekmez.” Bunlar, tek doğrusu olmayan konulardı. Traktörün motorunu durdurdu. “Dağların arkasındakileri görmek,” dedi. Bunu çok iyi yaptıkaları için bu kadar güçlü olmuşlardı. Traktörden indi ve toprağa uzandı. Telsizle bir kişinin de pikabı getirmesini istedi. Traktör sürmeyi bilen bir kişi. Yerini yeni gelene bırakacaktı. Uykusu geliyordu. Gözlerini kapattı. Çok uzaktan ulumalar işitti. İlerde bir yerde küçük bir traktör çalışıyordu. Herşeyin istediği gibi gittiğini düşündü. Kendilerine çok yardım edilmişti. Yardımın nereden geldiğini biliyordu. Yarın yapacağı şeyleri düşündü. Üstünden geçen uçağa baktı. Uyumak için bir saati vardı. Parlak, büyük güneşe baktı. Jüpiterde ona baktı. İltifatı hoşuna gitmiş olmalıydı çünkü göz kırptı. Bu onun güneşiydi. Nerde olduğunu, ihtiyacı olduğu zaman onu nerede bulacağını biliyordu.

Karar verdiği her şeyi yapardı ve uyumaya karar vermişti. Düşünceleri kovdu. Artık dinlenmeliydi. “Düşünme uyu,” dedi. Az sonra, “Uyumaya kararlıyım,” dedi. Tek bir kelimeyi tekrarlamaya başladı. İşini bitirme konusundaki kararı hakkında düşünemeden uyudu.


Şerafettin Yılmaz

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 322
favori
like
share