Bir Hikayenin Hikayesi - Şerafettin Yılmaz

Bu hikayeyi nasıl yazdım?

Beni buna buna zorlayan şey neydi? Zalim bir kralın kamçısı altında dünyanın en büyük barajını inşa edebilirsiniz. Peki aynı kamçı size dünyanın en etkili mısrasını ya da en gerçekçi öyküsünü yazdırabilir mi? Yani hayal gücünüze kaslarınıza hükmettiğiniz gibi hükmedebilir misiniz? İyi ama sırtında kamçı izleri taşımayan ben neden günlerdir iyi bir hikayenin peşinde koşuyorum? Aklımı ve ruhumu dibek taşına koyup un gibi öğütmek istemememin sebebi ne olabilir? Kendimden nefret mi ediyorum? Yoksa ona tapıyor muyum?

Bir hafta tüm bunları düşünmek için yeterince uzun bir zamandır, inanın. Hele benim gibi daktilonun başında tuşları on ikinci kez temizleyerek ya da henüz kağıtla tanışmamış olan kaleminizi kalemtraşa kurban ederek, ama bir tek cümle kuramadan, saatleri tükettiyseniz.

Ama ben işin felsefi tarafını felsefecilere bırakarak, daha çok pratik kısmına yoğunlaşmaya karar vermiştim. Bu yüzden hikayenin kalbine inmenin, yani sokağa bakmanın daha akıllıca olduğuna karar verdim. Serin bir Çarşamba günü, kareli defterimi kolumun altına alıp parka çıktım.

Tam iki saat parkın dar, taş döşeli yollarında yürüdüysem de bir hikayeye rastlayamamıştım. Uzun zamandır ahbaplık ettiğim park bekçisiyle karşılaştığımda neredeyse bu yerden ümit kesmek üzereydim.

“Neden bu kadar düşüncelisin?” diye sordu eski dostum. Sırtında parlak düğmeli, lacivert üniforması vardı.

“Sorma,” dedim. “Bir hikaye arıyorum.”

“İnsanların hikayelerini bu şekilde aradıklarını bilmiyordum,” diyerek hayretini dile getirdi bekçi dostum.

“Ne diyorsun?” dedim. “Hikaye başka nasıl aranır? Onu vahşi doğada arayamam, değil mi?”

“Vallahi senin gibisini görmedim. İnsanlar cüzdanlarını kaybetse gidip polise haber verirler de onu parkta aramaya kalkışmazlar.”

“Cüzdanımı kaybetseydim ben de öyle yapardım,” diye söylendim. “Ama ben bir hikaye arıyorum.”

“Sen nasıl bir şey arıyorsun?”

“Aslında bana ait olmayan ve hiçbir yerde kaybetmediğim bir şey bu.”

Dostum şapkasını çıkarıp başını kaşıdı. “Sana ait olmayan ve üstelik kaybetmediğin bir şeyin bu parkta işi ne?”

“Yazmanın zor tarafı da budur,” dedim. “Mantıklı bir açıklaması yoktur.”

“Gücenme ama bu bana vakit kaybı gibi geliyor. Otuz beş yıldır parkın bekçisiyim ama senin tarif ettiğin gibi bir şeye ne rastladım ne de ondan söz ettiklerini işittim.”

“Sen bunu dert etme,” diyerek bekçi dostumu sakinleştirdim. “O sözünü ettiğim şeyi bulamazsam bu dünyanın sonu olmaz. Ben de başka bir şey denerim. Mesela marangoz olurum.”

“Ne yazık ki sana bir yardımım dokunmadı, degil mi?”

“Bütün dünya iyi bir yazarın emrindedir. Aynı zamanda bütün dünya iyi bir yazarın karşısındadır.”

“İşte bir tuhaflık daha.”

“Bu iş böyledir,” dedim. “İstersen sen bu konu üzerinde düşünüver. Ben eve dönüyorum.”

Bir hikayeci sokaktan evine boş dönüyorsa ve buna rağmen akşam oturup bir şeyler yazabiliyorsa, karanlık bodrumda kaybettiğini üst kattaki aydınlık salonda arıyor demektir. Hikayeci sokaktan beslenir, kilit altında tutulan bir iki kırıntıdan değil.

Böyle düşünerek ertesi gün de sokağa çıktım. Bu kez yolum meteliğe kurşun atan ama sürekli onları bir köşede beklemekte olan şöhretin hayalini kuran sanat adamlarının oturduğu dar ve bakımsız sokağa düştü. Orada, aynı anda hem ressam, hem heykeltraş, hem de bestekar olan dostum Fahri ile karşılaşmayı umuyordum. O gercek bir fikir madeniydi ve belki birini bana ucuza satmaya razı olurdu.

Fahri’yi sokakta bulamayınca çaresiz üç katlı bir apartmanın dördüncü katında, yani bodrumunda yaşayan bu çok değerli dostumu evinde ziyaret etmeye karar verdim. Bu bodrum katı iki oadadan ibaretti ve aslında komurluk olarak inşa edilmişti. Ne belediyenin ne de elektrik ve su idaresinin burada oturulduğundan haberi vardı. Herhangi bir vergisi olmadığı için de Fahri bu daireyi çok ucuza tutmuştu. Onun su ve elektrik borcunu biz tüm vatandaşlar ortaklaşa ödüyorduk.

Basık ve rutubetli odaya girip etrafa saçılmış resim sehpalarına ve pencere dibinde bulunan yirmi kiloluk taş külçesine bir göz attıktan sonra, “Nasıl gidiyor?” diye sorum.

Sanatkar dostumun sırtında kahverengi bir kazak vardı. Ona iyice alıştığı için kıştan beri tekrar tekrar yıkayıp aynı kazağı giyiyordu. Kalın çerçeveli gözlüklerin arkasındaki gözleri kocaman görünüyordu.

“Buraya neden geldin?” diye sordu. “Son hikayeni okudum.”

“E,” dedim. “Ne diyorsun?”

“Bir şey soracaksan bunun sana bir çay parasından fazlaya mal olacağını da biliyorsundur,” dediFahri. “Şimdi gerçekten konuşmamı istiyor musun?”

“Hadi ama, eski ahbaplar arasında bunun sözü edilir mi?” diyecek oldum.

“Bırak şu süslü gevelemeleri,” diyerek adeta tersledi beni. “Bir fare bile ancak peynir karşılığında bilime hizmet eder. Ben de aynı şeyi yapmak üzereyim.”

Bir müddet sessiz kaldıkatn sonra, “Her şey bu kadar kesin mi?” dedim. “Tel örgüde hiç mi açık bir yer yok?”

“Bir dene istersen.”

“Hayır, denemek istemiyorum,” dedim. “Yani sen kazandın. Şimdi bana öncelikle son hikayem hakkındaki görüşlerini söyle.”

“Adam bir amaç için öldü,” diye konuya dalıverdi Fahri. “Sorunun da bu işte.”

“Adamın ölmesi mi?”

“Hayır. Adamı cehenneme bile gönderebilirdin. Ama neden her kahrolası şey bir amaç için olmak zorunda? Siz yazarlar arkasına ikinci bir duvar örmeden bir şey karalayamaz mısınız?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Adamın yuce bir amaç uğruna ölmesi insanları etkileyebilir diye dusundum.”

“Ama kimseyi etkileyemedi, değil mi? İnsanlar hikayeni okudular ve onu çok beğendiler. Ne var ki yazdıkların hiçbirini değiştiremedi. Şimdi sen onlara ikinci bir hikaye ile hala yaşadığını hatırlatana kadar hepsi bir başka hikayeyi tüketmek için dolanıyor olacaklar.”

“Yani ne yapmamı istiyorsun?” diye sordum.

Fahri bir anda öfkelenerek, “Yalan söyleme!” diye bağırdı. “Olmaz olası yalanlarınla beni etkileyemezsin. Bu yüzden hikayen ancak ağıt olarak işime yarar.” Kendini frenleyip sakinleşmeye çalıştı. “Yalan söylemek ustalık işi değildir. Ustalık gerektiren asıl mesele gördüklerini olduğu gibi aktarmandır. Bunu yapabilir misin?”

“Burada bulunuş nedenim tam olarak buydu,” dedim.

“Artık yalan söylemiyor musun? Eh, bu da iyi bir başlangıç sayılır.”

“Ne yapmalıyım?”

Fahri ateş saçan gözlerini gözlerime dikti. “Artık bir yalancı olmadığına beni inandırabilirsin.”

Ne demek istediğin anladım ve elimi ceketimin iç cebinde taşıdığım cüzdana götürdüm. “Pekala,” dedim. “Konuş bakalım. En azından saçmalıklarına para ödeyecek kadar aptal olmadığıma ikna et beni.”

Fahri yutkundu ve sadece ceşit çeşit ayakkabının bir görünup bir kayboldugu parmaklıklı pencereye baktı.

***

“Hikayeyi doğru yerde aramayı öğrenmişsin,” dedi Fahri. Öfkesi yatışmış, mavi pantolonunun dar cebinde yerini alan para içini biraz isıtmişti. “Peki yalan söylemekten ne zaman vazgeçeceksin?”

“Ama hikaye yalan söylemek değil midir?” diye konuştum. “Tüm anlattıklarını bire bir yaşadıklarına dayandırmazsın.”

“Elbette dayandırmazsın. Ama o hikayeyi bir başkası yaşayabilir. İnsanları buna inandırmalısın. Onları anlattıklarının dünyanın bir yerinde gerçek insanlar arasında yaşandığına inandırabilirsin.”

Başımı iki yana sallayarak, “Bunu bir yerlerden duymuştum,” dedim.

“Tamam, bir de şunu dinle,” dedi Fahri. “Okuyucuyu elma şekeriyle kandırmazsın. Gerçeği anlatmaya hazır değilsen o da gider kendini üçüncü kattan atıverir.”

“Gerçek şu ki bir şeyin ne kadar yaşanabilir olduğunu tesbit etmek neredeyse imkansız bir iş.”

“Tıpkı iyi bir hikayeciye rastlamanın neredeyse imkansız bir şey olduğu gibi, değil mi?” Fahri’nin yüzü buruştu. “Sana sihirli bir değnek veremem, biliyorsun. Hiçbir iyi hikaye bir maden işçisinden daha az enerji harcanarak yazılamaz.”

“Seni anlıyorum,” dedim. Artık konuyu değiştirmenin vakti gelmişti. Çenemle pencere dibinde bulunan kayayı işaret ederek, “Onunla ne yapacaksın?” diye sordum.

Fahri başını o tarafa çevirmeden, “O kimse için değil,” dedi. “Ona kendimi işlemek istiyorum. “

“Herhalde neden diye sormama izin vermezsin?”

“Bunu sana da tavsiye ederim. Kendini kayıtlara geçir. Başkalarını anlattığın binlerce sayfa yeterli olmayacaktır. Kendini anlat ve ölümsüzlüğü garanti altına al.”

“Ölümsüzlüğü istediğini bilmiyordum.”

“Eh, senin bundan daha iyi bir sebep için yazdığına inanmıyorum.”

“Ruh zaten ölümsüzdür,” dedim.

“İkisi bir değil,” dedi Fahri.

Koltuktan kalktım. “Seninle konuşmak güzeldi. Ancak hala bir hikayeye ihtiyacım var.”

“Sana bir de hikaye bulacak değilim.”

“Sen hem bestekar, hem ressam, hem de heykeltraşsın.”

“Görüyorsun ya," dedi Fahri. “Bir hikayeci değilim.”

Eski binaların sıralandığı sokaktan çıkarken de elimde anlatabileceğim bir hikaye yoktu ve bu beni çok üzüyordu. Fahri’nin sözleri anlamlı olsa da meselenin özüne inemiyorlardı: Ben insanlara neyi anlatacaktım?

Bir yaz bu şekilde geçti ve güzle birlikte güçlerini iyice yitiren yapraklar çöpçülere fazladan iş çıkarmaya başladı. Her bir adımda bir kuru yaprağı ezmeye çalışarak kaldırım boyunca yürüken iyi bir hikaye bulabilme konusunda ümidimi yitirmek üzereydim.

Bir aralık hizlı adımların peşimsıra ilerlediğini işittim. Bu park bekçisi dostumdu. Üzerinde lacivert üniforması yoktu ve kendisini görmediğim üç ayda biraz şişmanlamış, saçları siyahtan griye dönmüştü.

“Seni gördüğüm iyi oldu,” dedi eski dostum.

“Nerelerdeydin?” dedim. “En son parkta karşılaşmıştık ve sonra kayboluverdin.”

“Emekli oldum. Elbette bu iyi bir şey. Ama ben bir parça huzursuzum.”

Kaldırım boyunca yan yana yürüyorduk.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Senin bu işin çok anlamlı,” dedi emekli bekçi dostum. “Bundan iyisin düşünemiyorum bile.”

“Hay Allah, bu da nereden çıktı şimdi?”

“Parkta tam otuz beş yıl tükettim. Otuz beş uzun yıl. Ama bir gün olsun onun içinde kayip bir şeyler arayarak dolaşmadım. Biliyor musun, o günkü halin gözümden gitmiyor.”

“Ne tuhaf,” dedim. “Hala arıyorum. Üç ayda onlarca kişiyle görüştüm. Hiçbiri bana tam olarak aradığım şeyi veremedi.”

“Tam olarak ne arıyorsun?”

“Boşver,” dedim.

Dostum ısrar etti. “Lütfen, tam olarak ne aradığını söyle.”

“Bir hikaye,”dedim. “Kulağa ne kadar da kolay geliyor, değil mi?”

“Gerçekten de kolaymış.”

"Ne dedin sen?”

“Bir hikaye aramıyor musun? İşte sana hikaye.”

Anlamayan gözlerle yanımdaki adama baktım. “Bulmaca çözecek durumda değilim.”

“Zaten hikayenin içindesin. Neden bunu anlatmıyorsun?”

“Benden hikayenin hikayesini mi anlatmamı istiyorsun?” diye sordum. Sonra emekli dostumun yüzüne hayranlıkla bakarak başımı salladım. “İyi bir başlangıç. Üstelik kimse yalan söylediğimi düşünmez.”

Dostuma teşekkür edip yanından ayrıldım. Bir an evvel eve ulaşmak için acele ediyordum. Kapıya kadar nasıl geldim, masanın başına ne zaman oturdum, hatırlamıyorum. Kalemim beni peşinden sürükledi ve ilk cümle beyaz kağıtta belirdi:

“Bu hikayeyi nasıl yazdım?”



Şerafettin Yılmaz

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 389
favori
like
share