[FONT="Arial Narrow"]Akşamların, keyfe mekân olduğu demlerden bir demi yaşamaktayım… Ruhumun yorgun omuzlarında lüzumsuz bir ezâyı ısrarla taşımaktayım… Zaman topal adımlarına karıştırırken nefesimi, gönül atımın terli sırtını “yâ sabır” kaşağısı ile kaşımaktayım… Ansızın peydâ olacağını kestirdiğim perişana, lâyıkıyla hazır bir vaziyette bekleyen gönlümün, artık her ihtimâli göğüslemek mertebesine otağ kurduğunu heceleyebilmekteyim… Belki bu tutarsız hâlin kucağında, kan terleyen seherlere erişmek endişesinden uzak bir hâlet-i ruhiye ile geceleyebilmekteyim…

Bu kadar siyah bir tabloyu gözler önüne bırakan hâyâl fırçama kızmayın n’olur… Mazinin direttiği kadar söyler zavallı… Dün ile bugünü tarif eder olmanın yakıcılığını, tasavvur edebilmekte olduğunu sandığım takvimlerle sulh eyledim artık… Kırgınlıkların, avuntusuzluk makamında bestelenmiş bir şarkıyı andırdığı bir mevsime ilticâ edeli çok vakit geçmese de; hakikat bundan ibaret…

Hâlimi yargılıyor saatler… Saatlere nasıl anlatabilirim ki; kuzgunlarla şahinlerin siluetinin yine karışır olduğunu? Yine sevda tatarı olmuş hayallerimin kaygı zebânileri ile yarışır olduğunu… Kederi def-ü ref eyleyen ânların; bundan gayrı mutluluktan âzâde bir hâle kanmak adına arzularımla barışır olduğunu…

Beni kim anlayabilir ki? Ya da ben ne kadar anlaşılmak isteyebilirim ki? Muammalarla altüst edilmiş bir çehreden mürekkep çizgilerimi, hangi vefâ ehli gönül, hâyâlhânesinde muhafaza etmektedir ki? Cevriyle bütün arzularımı poyrazların insâfına bırakanlar mı? Uzun menzillere varmak adına çıkılan seyahatlerin en müphem konaklarında, sevda tepelerinin sırtına kar yağdıran yada taşlarını eteğinde gizleyenler mi? Çocuksu bağlanışlarımı, hissi sömürü aracı bilmek erdemsizliğiyle tavizlerin rüzgârına kapılıp, varlığımı taşa çalmaktan imtinâ etmeyenler mi? Yoksa, harcadığım ömrümün her gününü aramakla geçirdiğim, nihayet ömrümün yirmi yedinci baharında hayatıma teşrif eyleyen, İstanbul’da meskun olup İstanbul’um olan; ve dahi mantık çerçevesinde ona olan tutkunluğum ve aşkımı fitil fitil burnumdan getiren, sonra da beni samimiyetsizlik ve nâmertlikle ithâm eden mi? Kim?

Cevabını bilmediğim suâlleri sormayın n’olur! Kan terleyen yüreciğimi, hudutsuz kederlerin insafına terk etmeyin… Tüketilmiş itimâdım yüzünden kızmayın kızar olduğuma… Râkımı meçhul makamlardan beni seyreden cânâna halimi bildirmeyin… İlle de rüzgârlar! Sakın ola, Yedi Tepeye varıp da, gün doğarken nefesimden bir katre ***ürmeyin ona! Yalvarır gibi esmeyin penceresinde! Fatih yokuşundan salınarak indiği vakit, okşamayın suni siyahlara bürünmüş saçlarını… Ve bana onun kokusunu getirmek cüretine kalkışmayın artık!


İşte böyle seslenmiştim, ezeli ve ebedi aşkıma, Bercestemde… Korkum, onu bulmuş olmanın, sevmiş olmanın, eşiğine kadar ermiş olmanın derin keyfini sarsıyordu. Korkularımı gerçek etmesin diyerek yazmıştım bu uzun manzumeyi… Ne bilirdim 199 beyitin, her biri için 999 cefâ çekeceğimi? Ve ne bilirdim, gönül vadimin en mümbit kısımlarına murâd bahçeleri tesis edecek yerde, keder sarmaşıkları dikeceğimi?

Şaşkınım! Halbuki şu ân, şaşmak yerine vuslat iklimine set çeken dağları aşmakla meşgul olmam gerekirdi. Reddiyelerle sırladığı gönül peteğime, bal yapmaz bir arı misali konan yâr! İkimize İstanbul… Hayır hayır! Bu koca dünya dar! Neylersek beyhude… Hikayemiz, ikimizden de ihtiyar… Duyulmuş mu aceb şu fani dünyada hangi âşık bahtiyâr?


Ömrüme getirdiğin baharı meğer emanet bırakmışsın bana! Ne kadar da tez geri aldın! Bu mısralar senin için hiçbir şey ifade etmiyordu değil mi? Halbuki ben ömrümü, gönlümü velhâsıl seni bilmeksizin senin olmuş her şeyimi sarıp sarmalamıştım o mısralara… Kaderi tarif etmekle, başından ve dahi gönlünden savuşturduğun beni, hüzünlere şah ettiğine memnun musun bari? Aslında reddiye makamında kurduğun cümlelere temel dayanak ettiğin kader tariflerinde sen, kader kavramını tahrif etmekteydin… Sevdanın, bizâtihi kader iksirinin eser miktarda da olsa belirleyicisi olduğunu, nazar-ı dikkatten kaçırdın… Ruhunun derinliklerinde benim için açmak üzere başını kaldıran goncaları da, bu ham ve dahi korkak tarz-ı hareketinle yolup attın! Eğer böyle olmamış olsa idi, asılsız iddialarla gözün dönerken, bana ait olduğunu bile bile yolduğun yediveren güllerin dikenleriyle kanayan avuçlarını, sadece ve sadece sana ait olmak şerefiyle bembeyaz kesilmiş ümitlerimle silmezdin! İşte ben… Aşkını zamana ve dahi Yaradan’a, varlığımın en derin yerlerinden fışkıran alevlerle âşikâr etmenin verdiği huzur içinde, hâlâ seni sevmenin fevkindeyim… Ve sen ilâ nihâye, bir tekmede fırlatıp attığın sevdâ tahtına sultan olarak çıkacaksın…

Bu satırları okurken hâlime gülüyorsun… Biliyorum… Dudağının kenarına ilişen bu tebessümün altında saklı hicrânı hissedebiliyorum… Karşılıksız olmayan bir mevzuyu dillendirdiğim için bunca cefâ değil mi? Sen Leylalığını yapmanın derdindesin ben de Mecnunluğumu… Her ikimizde hakiki arzumuzun gölgesinde tertip edilen bu oyunu oynarken, (-ki sen zevk alıyorken ben şifâsız bir yara misâli kanıyorum…) vuslat denen nazlı çiçek beklemenin ayazında rengini yitirmemek için, gönlümdeki külhâna ormanları atmaktan geri durmuyor. Öyle yanıyor, öyle kavruluyorum ki; gönül ehli nazarlar, gönlümün bu kavrulmuş halini Kerbela’ya benzetiyor… Kerbela’ya! Kuzum sana kim söyledi, âşık gönül her hâl ve şartta mukavimdir diye her belâya?

Hudutlarını kimin çizdiği mâlum bu sathın adı aşk… Her kula nasip olmayacak bir cenderenin altında inlemekle şâdım… Lâkin, vuslatına nâil etmeyecek misin beni dilşâdım? Allah’tan korkuyor olmam, bana itimât etmene yetmiyor demek… Demek tek kefilimin Yaradan olması, senin bana yâr vasfını vermene kâfi değil! Ne acı… Halbuki; hâl ehlinin sır kâtibi metinler, sevda burağına binmekle tamam olur demişti kul kısmının mirâcı… Sayende eksik kaldı varlığımın emeli… Hiç bu noktadan bakmış mıydın bir düşün?

Saat sabahın dördünü aşmaya son bir hamle etmekte… Az sonra seherin zemheriye has esişiyle titreyecek perdeler… Üşümek üzereyim… Beni sarmaktan asla vazgeçmeyen sen dolu hayaller nerdeler? Düş olur, kollarına düşerim şimdi… Sen uykunun o en tatlı, en derin ve en mahrem yerinde irkilerek uyanırsın… Çünkü hayalim sokulmuştur başucuna… Sâdık bir bekleyişin kadife karanlığını yırtan gözlerimi gözlerine hapsederken, kalbinde infilâk eden sese kulak vermeni… Sana râm olmuş can bağıma girmeni beklerim sabırla…

Evet… Bak yine sensiz sabah oluyor! Saatlerdir İstanbul nâmeleri çalmaktan yorgun radyodan yükselen şarkıya kapılıp gidiyorum… Bu yazı uzamak istese de, tükenen tâkâtimin dayattığı bir arzuyla, bu şarkıya eşlik eden gözlerimi, her dem seninle yoğrulmuş rüyalara kapayacağım… Belki telefonda senin o şefkatli sesinle uyanmak tesellisiyle… Kim bilir? Neyse, seni bütün hislerimle tarif edebildiğim o şarkının nâmeleriyle baş başa bırakayım şimdilik:

“Sebep sensin gönülde ihtilâle…”

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 269
favori
like
share