Ahmet Mekki Efendi rahmetullahi aleyh

Ölüm acısı zordur

Ahmet Mekkî Efendi, bir günki vaazında,
Konuşurken, Ölümden açılmıştı mevzû da.
Biri ona sordu ki: (Efendim, bu insanlar,
Acaba can verirken, ne kadar acı duyar?)
Cevaben buyurdu ki: (Ölümün en hafifi,
Öyle şiddetlidir ki, mümkün olmaz târifi.
Ne zaman ki bir kişi, gelse ölüm hâline,
Sanki konur İki da  omuzu üzerine.
İ nenin deli inden çıkacak rûhu sanır,
Yerle gök birleşir de, o arasında kalır.
Sanki onun içinde, bir Dikenli çalı var,
Onu tutup, a zından, kuvvetle çekiyorlar.
Bütün hücrelerine, takılmış dikenleri,
Çektikçe parçalıyor, takıldı ı yerleri.
Can vermenin acısı, fazladır hattâ şundan,
İnsana Yetmiş defa kılıç vuruluşundan.
Fakat Mümin, görerek hûri ve melekleri,
Onların zevki ile, duymaz bu elemleri.
Daha da şiddetlidir lâkin Kabir azabı,
Hiç kalır buna göre, can verme ıstırabı.
Çünki kabir, yakındır âhiret hayatına,
Benzer azabları da, âhiret azabına.
Bu kabir azabı da, böyle çok şiddetliyken,
Hiç kalır Mahşerdeki azablara nisbeten.
Bir damlanın, deryaya nisbeti nasıl ise,
Bunlar da birbiriyle, edilmez mukayese.
O meydanda Bin sene bekleşirken insanlar,
Güneş, bir mızrak boyu yaklaşıp halkı yakar.
Bir aya ın üstünde bulunur binbir ayak,
Günahlarına göre, tere batar cümle halk.
Öyle çok sıkışır ki, kâfirler izdihamdan,
Temennî ederler ki, kurulsa hemen Mîzan.
Derler ki: Hesabımız görülse de hemence,
Şu sıkıntılı hâlden, kurtulsak bir an önce.
Halbuki bilmezler ki, bitince sual hesap,
Başlıyacak bu sefer, daha elîm bir azap.
Çünki girecekleri Cehennemin ateşi,
Öyle şiddetlidir ki, bulunmaz aslâ eşi.
Mahşer meydanındaki acı ve sıkıntılar,
Cehennem azabının yanında hiç kalırlar.
Bir kum taneci inin, kâinata nisbeti,
Ne ise, öyle çoktur Cehennemin şiddeti.
Oradan bir kıvılcım, dünyaya düşse e er,
Onun hararetinden, bu dünya erir, biter.
Hem kalmaz bir kararda, azablar Cehennemde,
Gün geçtikçe şiddeti, durmadan artar hem de.
Kalbinde zerre kadar Do ru îmânı olan,
Cehenneme girse de, çıkarılır sonradan.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1062
favori
like
share
talha50 Tarih: 23.12.2008 17:59
bayagi bir emek vermissin kardesim eline saglik
by_ufuk Tarih: 10.03.2006 02:15
[COLOR=burlywood]Paylaşımın için çok sağol,ellerine sağlık.Bu güzel bilgiler için tekrar sağol.
Allah (c.c) razı olsun.
DeliMavi Tarih: 16.02.2006 07:35
ŞAŞARIM ŞU İNSANA

Seyyid Ahmed Rıfâî, yazdığı eserinde,

Şu şekilde nasîhat, ediyor bir yerinde:

Şu kula şaşarım ki, ölüme inanıyor,

Buna rağmen gülüp de, neşelenebiliyor.

Şuna da şaşarım ki, inanıyor kadere,

Yine de mahzûn olup, boğuluyor kedere.

Ve şuna şaşarım ki, Cehennem vardır diyor,

Yine de fütursuzca, her günahı işliyor.

Şaşarım dünyâ fâni, diyen şu insana ki,

Sarılmıştır dünyâya, ayrılmıyacak sanki.

Yine başka yerinde, buyurdu: Ey insanlar,

Pek çok hayret ettiğim, iki türlü insan var.

Birincisi şudur ki, hep oruçtur gündüzün,

Gece de sabaha dek, tâattadır büsbütün.

Aslâ Hak teâlâya, etmez günah ve isyân,

Yine de görürsün ki, hüzünlüdür o insan.

Uğraşmasına rağmen, hep âhiret işiyle,

Yine ağlar görürsün, onu hep gözyaşıyle.

İkincisi şudur ki, yapmaz hiç tâatini,

Oyun ve eğlenceyle, geçirir her vaktini.

Günahları işler de, sıkılmadan mâlesef,

Yine de bu hâline, üzülüp etmez esef.

Yaşamasına rağmen, İslâmın hâricinde,

Görürsün onu dahî, yine neşe içinde.

Başka bir yerinde de, buyurdu: Ey insanlar,

Sakın siz ilminize, güvenmeyin ki zinhar,

Şeytan, sâhip olduğu, ilminin gurûrundan,

Kovulup, helâk oldu, Allah'ın huzûrundan.

Bir insan, her bir ilmi, bilse de ince ince,

Faydasını göremez, amel eylemeyince.

Bel'âm-ı Bâura da, çok ilim sâhibiydi,

Öyle ilim sâhibi, dünyâda yok gibiydi.

Lâkin kalbi bir mikdâr, meyl edince dünyâya,

Dünyâ ve âhirette, oldu rezîl ve rüsvâ.

Yine obuyurdu ki: Ediniz ilme gayret,

Zîrâ ilim hayattır, ölümdür hem cehâlet.

Ve lâkin her bir ilim, bir vebâldir kul için,

Kurtulunmaz vebâlden, amel eylemeksizin.

İnsan, ameli dahi, yapmalı ki ihlâsla,

İhlâssız amellerden, bir fayda gelmez aslâ.

Yâni bir kul, muhakkak, ilim, amel, ihlâsı,

Temin etmelidir ki, budur işin esâsı.

Yine o buyurdu ki: Sâlih olan müslüman,

Allah'ın takdîrine, boyun eğer her zaman.

Mübtelâ olsa dahi, bir derde ve belâya,

Yine sabır gösterip, isyân etmez Allah'a.

Gâyet iyi bilir ki, kulu azîz ve zelîl,

Eden, yalnız Allah'tır; mevkî, makam, mal değil.

Resûl'ün sünnetine, tâbi olur o ekser,

O, ya hayır konuşur, yâhut da sükût eder.

Onun tek endîşesi, son nefes içindir hep,

Îmân ile, şehîden, ölmeyi eder talep.

Öfkelenmez kat'iyyen, dünyâlık şeyler için,

Ve atmaz tek bir adım, iyi düşünmeksizin..

Nefsine hâkim olup, girmez onun emrine,

Günah, küçük de olsa, işlemez aslâ yine.

Allah'ın rızâsını, almaktır tek gâyesi,

Hep bunu temin için, geçer günü gecesi."







DİNLEYİN EY İNSANLAR

Ahmed-i Yesevî'nin, tesirliydi sözleri,

Hidâyete getirdi, binlerle kimseleri.

Bir eseri vardı ki, "Dîvân-ı hikmet" diye,

Doludur insanlara, öğüt, nasîhat ile.

Bir yerde buyurur ki, (Korkunuz, sakınınız,

"Dünyâ adamları"yle, yakınlık kurmayınız!

Dünyâ malı, geçici, hem de aldatıcıdır,

Bu gün senin ise de, yârın başkasınındır.

Aklı olan, buna gönül vermez velhâsıl,

"Âhiret derdi" ile, dertlenmiştir o asıl.

Bu dert, onun öyle çok, sarmıştır ki içini,

Düşünür gece gündüz, Cehennem ateşini.

Günah ve kusûrları, "Dağ gibi" gelir ona,

Bu yüzden boynu bükük, mahcûbdur Allah'ına.

Rabbinin dergâhında, affa kavuşmak için,

Gece sessizliğinde, ağlardı için için.)

Bir yerde buyurdu ki: (Allah'tan başkasını,

Kalbinizden atarak, silin gönül pasını!

Dînin emirlerini, öğrenip ince ince,

Yapın her işinizi, bu esas mûcibince.

Dînin bir edebine, olursa muhâlefet,

Tamâmen "İstidrâc"dır, görülse de kerâmet.

Dünyâ muhabbetini, kalbinden çıkaranlar,

Her iki cihanda da, bulur kıymet, îtibâr.

Dînin emirlerini, gözetin ki her işte,

"Halk" içinde "Hak" ile, olmak da budur işte.

Dînini öğrenmeden, tasavvufla uğraşan,

Kimsenin îmânını gizlice çalar şeytan,

Bâzı hârikulâde, hâlleri görülse de,

Hakîrdir, zîrâ onlar, "İstidrâc"dır hepsi de.

Evliyâ zannetse de, kendisini o kişi,

Hiç mu'teber değildir, indallah hiç bir işi.

Eğer İslâmiyyeti, bilmezse bir müslüman,

Dünyâ ve âhirette, görür çok zarar ziyân.

Alış-veriş ilmini, bilmezse biri eğer,

Hiç farkında olmadan, haram ve şüpheli yer.

Çünkü bildirilmiştir, dinde bunun esâsı,

Bilmeden yapanların, haram olur lokması.

Yine o buyurdu ki: Dinleyin ey insanlar,

Gönüller kararıyor, işlendikçe günahlar.

Bu günâh kirlerinin, temizlenmesi için,

Çok tövbe etmelidir, yolu budur bu işin.

"Allah'ın rızâsı"nı, gözetin ki her zaman,

Ancak böyle kurtulur, âhirette müslüman.

Sakın mala ve mülke, gönül bağlamayın ki,

Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki.

Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrûr olur,

Onlar iki cihanda, bulamaz râhat, huzûr.

"Kârûn" dahî malıyla, öğünürdü ki yine,

Mallarıyle birlikte, geçti yerin dibine.

Kâfir de olsa bile, sakının kalb kırmaktan,

Zîrâ daha günahtır, bu, Kâbe'yi yıkmaktan.

Resûl'ün sünnetidir, gariplere merhamet,

Garip sevindirmeğe, ediniz sa'y-ü gayret.

Görürseniz zavallı, gönlü kırık birini,

Derdine merhem olup, ferâhlatın kalbini.

Zîrâ siz, bu dünyada merhamet ederseniz,

Size de mahşer günü, şefkat eder Rabbimiz.







ÜÇ SENE KÂFİ GELİR

Şah Abdürrahîm idi, adı babasının da,

Ölüm hastalığına, yakalandı sonunda.

Mîdesine şiddetli, bir ağrı girdi artık,

Ev halkı endîşeye, kapıldı bir aralık.

Komşular haber alıp, ziyârete geldiler,

Onu çok hasta görüp, tesellî eylediler.

Henüz "Beş yaşında"ydı, Alâeddîn o günde,

Diz çökmüş otururdu, babasının önünde.

Gelenler dediler ki: "Alâeddîn duâ et,

Hak teâlâ babana, versin sıhhat âfiyet."

Cevâbında dedi ki: "Edeyim, peki, fakat,

Şu anda ona duâ, sağlamaz bir menfaat.

Zîrâ Resûlullah'ı, görürüm ki âşikâr,

Bir Cennetin içinde, babamı bekliyorlar.

Melekler ellerinde, Cennet elbiseleri,

Buraya gelirler ki, götürsünler pederi."

Vaktâ ki Alâeddîn, onlara dedi bunu,

Babası "Allah" deyip, teslîm etti rûhunu.

O da vefât ederek, göçünce bu dünyâdan,

Bir maddî sıkıntıya, girdiler hepsi o an.

Annesi gâyet asîl, bir hanım efendiydi,

Yine sıkıntısını, kimseye bildirmedi.

Alâeddîn o günler, sâdece "Su" içerek,

Üç-beş günde bir defâ, bir lokma yerdi ekmek.

Lâkin fenâ olmuştu, bir gün "Açlık hissi"nden,

Yemek için bir şeyler, istedi annesinden.

Evde ise pişecek, yok idi hiç bir şeyi,

Su doldurup ateşe, oturttu tencereyi.

Yemek pişirir gibi, göründü artık ona,

Zîrâ bir şey yoktu ki, yedirsin bu oğluna.

Bekledi Alâeddîn, öğleden akşama dek,

Sordu ki: "Anneciğim, pişmedi mi o yemek?"

O "Pişmedi" deyince, gelip kapağı açtı,

Zîrâ hiç tahammülü, yok idi, hayli açtı.

Kapağı açar açmaz, kavuştu bir sevince,

Bağırdı: "Anneciğim, pilav pişmiş iyice."

O da gelip görünce, daha arttı hayreti,

Anladı ki bu dahî, oğlunun kerâmeti.

Zâten hârikulâde, hâlleri çoktuonun

Büyük zât olacağı, belliydi bu oğlunun.

Düşündü ki: "Bunu ben, âbime götüreyim,

Yetiştirmesi için, ona teslîm edeyim."

Ferîdüddîn Genc Şeker, idi ki âbisi de,

Oğlu Alâeddîn'i, götürdü kendisine.

O dahi görür görmez, kardeşinin oğlunu,

Fark etti alnındaki, o "Büyüklük nûru"nu.

Sevinip buyurdu ki, hemen hemşîresine,

"Üç sene kâfi gelir, bunun yetişmesine."

O dahî arz etti ki: "Âbicim, Alâeddîn,

Sever oruç tutmağı, lütfen çok dikkat edin!

Zîrâ korkuyorum ki, olunmazsa göz kulak,

Açlıktan ölebilir, yemeği unutarak."

O, tebessüm buyurup, hemen kız kardeşine,

Dedi: "Korkma, veririm, onu mutfak işine."

Hemşîresi o zaman, memnûn oldu pek fazla,

Ve lâkin Alâeddîn, yemezdi yine aslâ.

Dayısının yanında, üç senede nihâyet,

Tamâmiyle yetişip, aldı mutlak icâzet.






NE İÇİN AĞLIYORSUN?

Hadîs âlimlerinden, Ali bin Fudayl vardı,

Allah'tan korkusundan, her günahtan kaçardı.

Birgün ağlıyor idi, babası sordu ona:

"Ne için ağlıyorsun, ey yavrum, söyle bana?"

Dedi ki: "Babacığım, kıyâmet gününde biz,

Bir arada olmazsak, nice olur hâlimiz?

Şimdi olduğu gibi, olmazsak bir arada,

Bunu düşünüyorum, ağlıyorum burada."

Babası cevâbında, dedi ki evlâdına:

Abdullah bin Mübârek, şöyle demişti bana:

"Dünyâdan kesilirse, bir kişi Allah için,

Hâli ne de güzeldir, böyle olan kişinin."

Fudayl bin Iyâd der ki, evlâdım Ali'yi ben,

Gördüm kendi kendine, şu sözleri söylerken:

"Ey nefsim Cehennem'den, kurtuluş ne zamandır?

Şâyet kurtulamazsan, hâlin ne de yamandır."

Fudayl bin Iyâd der ki: "Bir keçimiz var idi,

Bu keçi, başkasının, arpasından yemişti.

O günden îtibâren, o keçinin sütünden,

Kimse süt içmemişti, ailemiz içinden."

Ali bin Fudayl birgün, bir yerde otururken,

Bir âyet-i kerîme, işitmişti birinden:

"Âlemlerin Rabbine, hesâb vermek üzere,

İnsanlar o gün kalkıp, toplanırlar bir yere."

Bayılıp düştü hemen, âyetin dehşetinden,

Gelemedi kendine, fazla teessüründen.

Bu zâtlar hürmetine, yâ Rabbî, bizi affet,

Böyle "yakîn îmânı", bizlere de ihsân et!







HAYÂ ÎMÂNDANDIR

Bu mübârek Velî'nin, bir hizmetçisi vardı,

Ehl-i hâl biri olup, hasta olmuş yatardı.

Git gide hastalığı, arttı ziyâdesiyle,

Artık öleceğini, anladı kalp gözüyle.

O, Ali bin Heytî'ye, dedi ki: "Ey üstâdım,

Tâze hurma yemeği, istiyor şimdi canım."

Lâkin hurma mevsimi, henüz olmadığından,

Bu arzûyu yerine, getirmek zordu o an.

Ali bin Heytî ona, buyurdu ki: "Ey evlât!

Bu zaman tâze hurma, bulunmaz gerçi fakat,

Keffan'da bolca vardır, olma hiç müteessir,

Çünkü şimdi orası, tam hurma mevsimidir."

"Abdüsselâm" adında bir zât vardı orada,

Altı aylık mesâfe, vardı fakat arada.

Ali bin Heytî ona, seslendi ki odadan;

"Ey Abdüsselâm, bize, hurma getir oradan."

Hizmetçi alıyorken, en son nefeslerini,

O getirip bir anda, bir hurma sepetini.

Dedi: "Niçin dünyâya, böyle meylediyorsun?

Bak ömrün sona gelmiş, sen hurma istiyorsun."

Hizmetçi çok üzülüp, dedi: "Bu, dünyâ değil

Asıl sen, çok yakında, edersin küfre meyil.

Hıristiyan olarak, tam verirken canını,

Yine üstâdımızın, görürsün imdâdını."

Bu sözleri söyleyip, göç etti bu dünyâdan,

Döndü Abdüsselâm da, biraz sonra oradan.

Yolda bir kadın gördü, çok güzel, açık saçık,

Gözü ona takılıp, bir anda oldu âşık.

Evlenmek isteyince, dedi ki ona kadın:

"Hıristiyan olmazsan, yanıma gelme sakın!"

Nefsine aldanmıştı, kabûl etti mâlesef,

Bir kadının uğruna, dînini etti telef.

Âniden hasta oldu, bir müddet sonra dahî,

Ve Ali bin Heytî de, haber aldı bu hâli.

Birine buyurdu ki: "Su dolu bir testi al,

Ve git Abdüsselâm'a, ölmeden yetiş derhâl.

En son nefeslerini, almaktadır o hâlen,

O suyu üzerine, birden boşalt tamâmen."

"Peki" deyip bir anda, vardı onun evine,

Götürdüğü o suyu, boşalttı üzerine.

O hasta vücûduna, su temas ettiği an,

"Allah Allah" diyerek, fırladı yatağından.

Kelime-i şehâdet, söyleyip tekrar yine,

Hidâyete kavuşup, girdi İslâm dînine.

Bu hâli görür görmez, hanımı, çocukları,

Hidâyete geldiler, hepsi de ayrı ayrı.

Buyurdu ki: "Bir kimse, hayâ etse Allah'tan,

Allah da hayâ eder, ona azâb yapmaktan.

O, Allah'a ne kadar, ederse çok itâat,

Ona da o nisbette, herkes eder iltifat.

O, ne kadar korkarsa, Allahü teâlâdan,

Herkes de o nisbette, çekinir, korkar ondan.

Kim azîz tutar ise, Rabbinin her emrini,

Allah da azîz tutar, mahşerde kendisini.

Kim hizmet eder ise, yaşlılara genç iken,

Yaşlanınca ona da, bulunur hizmet eden."





KEMÂLE GELMEK İÇİN

Ali Râmitenî ki, büyük bir evliyâdır,

Her bir nasîhatinde, rabbânî tesir vardır.

Buyurdu ki: "Bu yolda, kemâle gelmek için,

Çok gayret göstermesi, lâzım gelir kişinin.

Yapsa da senelerce, mücâhede, riyâzet,

Yine de zor erişir, maksadına o gâyet.

Lâkin bir yol vardır ki, riyâzetten ayrıca,

İnsanı maksûduna, kavuşturur kolayca.

Bu da, "Bir evliyânın, kalbinde yer almaktır,

Ve bir gönül ehlinin, gönlünü kazanmaktır."

Zîrâ cenâb-ı Allah, çok sever bu kulları,

Onların hürmetine, açar çok kapıları.

Kalpleri, "Nazargâh-ı ilâhî"dir onların,

Mahrum kalmaz hiç biri, o kalpte olanların."

Ali Râmitenî'nin, sohbetine her yandan,

İnsanlar akın akın, gelirlerdi durmadan.

Dolup boşalıyordu, gece-gündüz hânesi,

Zîrâ onun sohbeti, cezb ederdi herkesi.

Bir hoca var idi ki, o devirde çok zengin,

Uğraşırdı herkesi, kendine çekmek için.

Ziyâfetler verirdi, şehrin ahâlisine,

Ki herkes onu sevip, gelsinler hânesine.

Lâkin gelen olmazdı, yine ona çok kişi,

O ise merak edip, anlamadı bu işi.

Ve bir mektup yazarak, Ali Râmitenî'ye,

Dedi ki: "Herkes size, geliyor, acep niye?

Ben yemekler yedirip, yapsam da çok ihsânlar,

Yine bana değil de, size gelir insanlar."

Buyurdu ki: (Hikmeti, şöyledir ki bu işin,

Siz hizmet yaparsınız, "halka yaranmak" için.

Bizimse yoktur, aslâ, böyle bir düşüncemiz,

Allah'ın rızâsıdır, yegâne, tek gâyemiz.

Kim halkın rızâsını, düşünürse, mâlesef,

İnsanların nezdinde, bulamaz izzet şeref.

Kim de Hak rızâsını, düşünürse sırf eğer,

İnsanlar nezdinde de, kazanır kıymet değer.

Dediler ki: "Efendim, duâ ediyoruz hep,

Lakin kabûl olmuyor, sebebi nedir acep?"

Buyurdu ki: "Haramdan, yer ise eğer bir kul,

Hak teâlâ indinde, duâsı olmaz kabul.

Hiç günah işlenmiyen, bir ağız ile şâyet,

Her kim duâ ederse, kabûl olur o elbet."

Biri de kendisinden, isteyince nasîhat,

Buyurdu ki: "Evlâdım, nefsine verme fırsat.

Zîrâ nefs-i emmâren kâfirdir senin şu an,

Ve Allah'a düşmandır, sen de ol ona düşman.

Onun hîlelerine, aldanma hiç bir işte,

Yoksa çok pişman olur ve yanarsın ateşte.

Bu yolun büyükleri, nefsine muhâlefet,

Ederek Rablerine, ulaştılar nihâyet.

Kötü arkadaştan da, çok sakın ki evlâdım,

O seni felâkete, götürür adım adım.

Nefisten de kötüdür, zîrâ kötü arkadaş,

Cehennem'e sürükler, seni o yavaş yavaş.

Gözünü iyi açıp, gelme ki hiç gaflete,

Yoksa dûçar olursun, ebedî felâkete



İNSANIN ŞEREFİ

Ali ibni Şihâb ki, evlâd-ı Resûl'dendir,

Hem o devrin en büyük, din âlimlerindendir.

Geçirirdi vaktini, hizmet ve ibâdetle,

Vakar sâhibi olup, heybetliydi gâyetle.

Ne vakit namaz için, çıkıp da hânesinden,

Câmiye gitse idi, insanların içinden,

Heybetinden insanlar, her işi terk ederek,

Câmiye koşarlardı, onu tâkib ederek.

Boş duran insanları, görse idi o eğer,

Derdi ki: "Ey insanlar, çok kısadır ömürler,

Boşa geçirmeyin ki, vaktinizi siz şu an,

Yoksa mahşer gününde, olursunuz çok pişman."

Sülâle-i Resûl'den, olduğu halde bile,

Derdi: "Doğru değildir, öğünmek nesebiyle.

İnsana şeref veren, ilim ve edebidir,

Bir de ameli olup, neseb ve mal değildir.

Bilâl-i Habeşî'yle ve Selmân-ı Fârisî,

Îmân etmeden önce, köle idi ikisi.

Lâkin Resûlullah'ın, bir an durup yanında,

Mânevî sultanlığa, yükseldiler ânında."

Derdi ki: "Mühim olan, değildir çok ibâdet,

Günahlardan sakınmak, mühimdir daha elbet.

Hak teâlâ indinde, kıymetli olmak için,

Haramlardan kaçması, lâzımdır her kişinin."

Ömrünün sonlarında, Hacca gitti bir sene,

Dönüp hiç dinlenmeden, başladı hizmetine.

Dediler ki: "Efendim uzak yoldan geldiniz,

Hiç olmazsa birkaç gün, evde dinlenseydiniz."

Buyurdu: "Dinlenmeğe, gelmedik bu dünyâya,

Bizlere çalışmağı, emretti Hak teâlâ.

Vakit keskin bir kılıç, gibidir ey insanlar,

İyi kullanılırsa, insana fayda sağlar."

Hacdan sonra çoğaldı, ağlaması ve hüznü,

Gözünden akan yaşlar, ıslatırdı yüzünü

Vasiyyet eyledi ki, vefâtından az önce:

"Kabrim için bir nişan, koymayın ben ölünce."

Hayâtından bahsedip, önceki velîlerin,

Sonra bir nefes aldı, çok hüzünlü ve derin.

Dedi: "Onlar gittiler, atlı kâfilelerle,

Biz onları izleriz, topal bir merkep ile.

Biz tâkib ediyoruz, o büyüklerimizi,

Onların yollarından, ayırma yâ Rab bizi."

Oğlu naklediyor ki; Babam Ali bin Şihâb,

Derdi ki: "Hep helâlden, yememiz eder îcab,

Helâlle beslenirse, bir beden tam olarak,

Ölürse, o bedeni, çürütemez bu toprak."

Buna, bâzı kimseler, îtirâz ederlerdi,

Peygamber ve Sıddıklar, hiç çürümez derlerdi.

Babamın vefâtından, geçince yirmi sene,

Halk içinde bu mevzû, gündeme geldi yine.

Bunun doğruluğunu, görmek için âşikâr,

Babamın mezârını, bir gün gidip açtılar.

Hiç çürümemiş görüp, düştüler bir hayrete,

O zaman inandılar, bu açık hakîkate.





DÜNKÜ GÜNAHINA TÖVBE ET!

Evliyâ-ı kirâmdan, şânı büyük bir velî,

İlmiyle insanlara, oldu çok fâideli.

Aslen Buhâralıdır, Rivgir'de doğdu fakat,

Uzun bir ömür sürüp, o yerde etti vefât.

Başladı küçük yaşta, din ilmini tahsîle,

Zâhirî ilimlere, çalışırdı zevk ile.

Hocası çok sever ve takdîr ederdi onu,

Bilirdi onda büyük, bir cevher olduğunu.

O yerde Abdülhâlık Goncdüvânî nâmında,

Çok büyük bir velî de, var idi o zamanda.

Lâkin "büyük" bilmezdi, önceden kendisini,

Ve başka hocalardan, alırdı hep dersini.

Bir gün Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'yi gördü,

Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.

Baktı ki taşıdığı, çantası ağır gâyet,

Kalbinde bu velîye, duydu büyük muhabbet.

Yükünü taşımakta, bir yardım etmek için,

Edeble yaklaşarak, istedi ondan izin.

Hazret-i Abdülhâlık, onun bu teklîfini,

Derhal kabûl ederek, verdi elindekini.

Berâber yürüyerek, geldiler eve kadar,

Orada muhabbetle, etti ona bir nazar.

Buyurdu ki: "Evlâdım, bir saat sonra yine,

Bekliyorum seni ben, bu öğlen yemeğine."

"Peki efendim" deyip, ayrıldı ondan, fakat,

O anda kalbi sanki, yeniden buldu hayat.

Onu gördükten sonra, bir başka oldu hâli,

Zîrâ kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhî.

Bir saat sonra tekrar, geldi yine o zâta,

Berâber yemek yiyip, kavuştu iltifâta.

O kadar bağlandı ki, bu mübârek velîye,

O günden sonra artık, gitmedi medreseye.

Çünkü aradığını, bulmuş idi o artık,

Hiçbir şey görmüyordu, olmuştu ona âşık.

Zîra onun kalbinden, feyz ve nûrlar, o zaman,

Artık bunun kalbine, akıyordu durmadan.

Lâkin o, medreseye, gitmediğinden sebep,

Evvelki hocaları, kızarlardı ona hep.

Ve hattâ bir tânesi, çok baskı yapıyordu,

Ağır sözler söyleyip, hakâret ediyordu.

Bir gün eski hocası, rastladı ona yine,

Hakâretler ederek, dedi: "Dön mektebine!"

Hâlbuki bir gün evvel, mümine yakışmayan,

O bir günah işleyip, olmuştu sonra pişman.

Ârif-i Rîvegerî, üstün firâsetiyle,

Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:

"Efendim, siz benimle, uğraşacağınıza,

Oturup tövbe edin, dünkü günâhınıza."

O bunu işitince, eyledi çok taaccüb,

Günâhını düşünüp, utandı, oldu mahcûb.

Bildi bu talebenin, yüksek kerâmetini,

Anladı bu hâlinin, nereden geldiğini.

O da Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'ye gidip,

Oldu bir talebesi, yanında tövbe edip.

Bu velî göç edince, âhiret âlemine,

Ârif-i Rîvegerî, geçti onun yerine.





ÖLÜNCE BAŞLAYACAK

Avn bin Abdullah var ki, Tâbiîn-i izâmdan,

O zamanın tanınmış, hadîs ulemâsından.

Derdi ki: "Her amelin, vardır bir efendisi,

İbâdetler içinde, odur en kıymetlisi.

Benim amelimin de, en kıymetlisi vardır,

O da Hak teâlâyı, her sâniye anmamdır."

Buyurdu: "Sizden önce, gelip geçen insanlar,

Âhireti dünyâya, tercih etmişti onlar.

Âhiret işlerini, ilk önce yaparlardı,

Zamanları artarsa, dünyâya harcarlardı.

Sizse dünyâ işine, evvelâ bakarsınız,

Âhiret işlerini, geriye atarsınız.

Dünyâdaki bu hayat, bir görüntüdür ancak,

Hakîkî hayat ise, ölünce başlayacak.

Âhirete gidip de, hesap sona erince,

Sevâbı çok olanlar, Cennetlere girince,

Görürler daha yüksek, olan mertebeleri,

Tanırlar o yerlerde, bulunan kimseleri.

Derler ki: "Yâ İlâhî, şuradaki kullara,

Niçin yüksek mertebe, ihsân ettin onlara?"

Hak teâlâ buyurur: "Siz tokken, açtı onlar,

Siz suya kanmış iken, onlar susuz kaldılar.

Siz erkenden yatıp da, uyurken geceleri,

Onlar ibâdet ile, geçirirdi ekseri."

Derdi: "Kim hazırlarsa, âhiret azığını,

Gönderir Hak teâlâ, onun dünyâlığını.

Ve her kim tam yaparsa, kulluğunu, Rabbine,

Allah iyi gösterir, onu halkın gözüne.

Kim uğraşıp pâk etse, kötülükten kalbini,

Allah da, o kişinin, pâk eder zâhirini

Dünyâ sevgisindendir, kalblerin paslanması,

Tövbe ile mümkündür, ayna gibi olması.

Günahtan kaçmak için, birazcık gayret etmek,

Hayır iş işlemekten, kıymetlidir daha pek.

Âhiretlik ameller, insana huzûr verir,

Dünyâlık işler ise, gam ve keder getirir."





HOCASININ DUÂSI

Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,
Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,

Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,
Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.

Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,
Gerekli masraf için, elinde yoktu para.

Hanımı diyordu ki: "Bıraktın kâdılığı,
Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,

Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.
Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak."

O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,
Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,

Buyurdu ki: "Ey hâtun, kendini üzme artık,
Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık."

Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,
Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.

Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,
Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.

Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,
Ellerini öperek, olmuştu talebesi.

Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar'a,
Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.

Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,
Görünce edebinden, hız ile yere indi.

Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,
Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.

Allah'ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,
Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,

Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,
Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.

Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,
Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:

"Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,
Mübârek ellerini, uzatarak ileri,

Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ
Buyurmuştu:"Sultanlar, yürüsün rikâbında."

Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,
Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye."

Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,
Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.

Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî
Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.





HÜDÂYÎ YOLU

Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,
Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,

Temel atma gününde, âlimler toplandılar,
Kur'ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.

Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.

Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,
Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.

Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,
Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.

Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,
Üstâdı Hüdâyî'yi, çağırdı birisiyle.

Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,
Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,

Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,
Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.

Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,
Geçtiler selâmetle, Sarayburnu'na kadar.

Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,
Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.

Onun bindiği kayık, Allah'ın izni ile,
Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.

Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,
Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.

Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu'na,
O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.

Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,
Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.

İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -1- 23/04/2000



Hüccetül İslâm...


Büyük İslâm âlimi, müctehid ve imamdır,
Her fende söz sahibi ve hüccetül İslâmdır.


Bu âlim, Tus şehri nin Gazal nahiyesinde,
Doğdu Binellisekiz milâdi senesinde.


Yaşı Ellibeş iken, yine bu mübarek zât,
Tus ta binyüz onbir de, eyledi Hakk a vuslat.


İlk defa Tus şehrinde, başladı tahsiline,
Sonra Gürcan a gidip, ilim aldı üç sene.


Gürcan dan ayrılıp da Tus a geri dönerken,
Bir grup yol kesici, önüne çıktı birden.


Para ve eşyasıyla birlikte eşkıyalar,
Ders notlarını dahi, alıp uzaklaştılar.


Arkalarından gidip, yalvardı ki ihlâsla;
(O notlar işinize yaramaz sizin asla.


Ben o ilimler için, eyledim terk-i diyar,
Nice sıkıntılara oldum hem de giriftar.


Üç senede topladım hem de o ilimleri,
Ne olur, o notları almayın, verin geri.)


Eşkıyanın reisi o notları vererek,
Şöyle dedi İmama, biraz gülümseyerek:


(Bu nasıl ilimdir ki, bağlıdır bu notlara,
Peki, nasıl maliksin sen bu malumatlara?


Bunlar elden gidince, boş bulursan kendini,
Nasıl iddia edersin, bunları bildiğini?)


Eşkıyanın bu sözü, ona çok etti tesir,
Gidince, o notları ezberledi hep bir bir.


Sonra da Nişabur da tahsile etti devam,
Bilcümle ilimleri öğrenip etti tamam.


Selçuklu devletinin, veziri Nizâmülmülk,
Duydu ki, Nişabur da bir âlim var, çok büyük.


Bağdat a davet etti, acele kendisini,
Verdi ona medrese baş müderrisliğini.


Bugünkü tabir ile, Nizamiyye adında,
Bir üniversiteye rektör oldu ânında.


O devrin alimleri, cümle erkan ve eşraf,
İlmî üstünlüğünü ettiler hep itiraf.


O zaman Avrupa da vardı ki filozoflar,
Dünyayı tepsi gibi düz zannederdi onlar.


İmam, müsbet ilimle reddedip derhal bunu,
İspat etti düz değil yuvarlak olduğunu.


Akıllı zannedilen, nice filozofların,
Allahı inkâr eden, o sefih insanların,


O iddialarını çürüterek evvela,
Ahmak olduklarını ispat etti pek âlâ.


Felsefe dedikleri gülünç bilgilerini,
İlim ile nakzedip, rezil etti hepsini.


Bunun için Gazâli bir filozof değildir,
O, dinde bir Müctehid bir İslâm âlimi dir.



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -2- 24/04/2000



Bin kitap!..


Bağdat ta baş müderris idi hem bu büyük zat,
Bir ara istedi ki, eylesin terk-i Bağdat.


Düşündü ki, Bu kadar ilimler tahsil ettim,
Lâkin bilmiyorum ki, halis midir niyetim?


Allah için değilse, edindiğim ilimler,
Sonunda helakime sebep olabilirler.


Niyetimde az dahi, dünya hırsı ve şöhret,
Var ise, benim için, bu olur bir felaket


Bu türlü düşünceler geldiğinde içine,
Ders verirdi tam üçyüz ilim talebesine.


İmam ın düşüncesi sezilince Bağdat ta,
Buna mani oldular, eşraftan çok zevat da.


Bütün devlet erkânı, talebe ve cümle halk,
Dediler ki, (Gitmeyin, bizleri bırakarak.)


Lâkin o kararlıydı, gitmek için büsbütün,
Haccı bahane edip, Bağdat tan çıktı bir gün.


Onbir sene sürünce, bu inziva hayatı,
Tamamlandı nihayet, manevi kemâlâtı.


Zahirî ilimlerde, eşsiz iken bu sefer,
Tasavvuf yolunda da, aldı çok mertebeler.


Hem zâhir, hem bâtında, kâmil oldu nihayet,
Sonra memleketine eyledi artık avdet.


Zira feyiz aldığı gönül ehli kişiler,
Kendisine bu yolu işaret eylediler.


Dediler ki; (Uzlette, kendine fayda vardır,
Lâkin ilim neşrinde, faide umûmadır.


Kendini düşünenden, zira bizim dinimiz,
Gayriyi düşüneni, tutar üstün ve aziz.)


O da bu nasihatı candan kabul ederek,
Döndü ilim neşrine, uzleti terk ederek.


Yaşı elli olmuştu, geriye döndüğünde,
Artık Tus ta geçirdi, bakiye ömrünü de.


Vefat edene kadar, durmadan çalışarak,
Bin kitap telif etti, hiç durmadan yazarak.


Yazdığı kitapların, sayfa yekûnu eğer,
Ömrüne bölünürse Onsekiz sayfa eder.


İhyâ-yı Ulum ile bir Kimyâ-yı Seâdet ,
İlmini göstermeye, eder, yalnız kifayet.


Ve hatta bu mevzuda, demiştir ki âlimler,
Sırf İhyâ-yı Ulumu, bir gayri müslim eğer,


Severek çevirirse, sayfalarını bir bir,
Onun bereketiyle, imanla şereflenir.


Dokuzyüz ellidokuz miladi senesinde,
Vukua gelmiş idi, bunun tecrübesi de.


Dört Alman ordinaryüs profesör o zaman,
İmâm-ı Gazâli nin alıp kitaplarından,


Okumak suretiyle, nûr dolup kalplerine,
Dördü de girmişlerdi hemen İslâm dinine.



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -3- 25/04/2000



Rüyadaki sopa...


Bir kimse var idi ki, Ebül Hasen adında,
Hatırı sayılır bir kimseydi zamanında.


İmâmı Gazâli nin İhyâ-yı Ulûm unu,
Bir gün biraz okuyup, beğenmedi pek onu.


Zira kendine göre, yanlış vardı içinde,
Yakmayı tasarladı, bunların hepsini de.


O kitaptan ne kadar varsa o mahallede,
Söyledi ki, Toplansın cümlesi bir mahalde.


Aynı gün, hanelerden kitaplar toplanıldı,
Ve bir Cuma gününde, bir mahalle yığıldı.


Ertesi gün hepsini yakacaklardı ki tam,
O gece yattığında, rüya gördü o imam.


Hem namaz kıldırdığı camiiden içeri,
Girince gördü birden, hazreti Peygamberi.


Hazreti Ebû Bekir ve hazreti Ömer de,
Resulün huzurunda, otururlardı yerde.


İmâmı Gazâli de, ayakta duruyordu,
Ve İhyâ-yı Ulûmu elinde tutuyordu.


Onu, Resulullaha göstererek uzaktan,
Dedi; (Yâ Resulallah, davacıyım şu zattan.


Zira yakmak istiyor, benim şu kitabımı,
Güya bulmuş içinde, bir kusur ve hatamı.


Siz de tetkik buyurun, bu kitabı Efendim,
Eğer hata var ise, dâvâmdan vaz geçeyim.


Yoksa, niçin yakacak o benim kitabımı,
O zaman bu adamdan alın benim hakkımı.)


Resulullah, kitabı baştan tâ sona kadar,
Mütalaa buyurup, sonunda verdi karar.


Buyurdu ki; (Vallahi, bu, çok güzel kitaptır,
Hepsi doğru ve iyi, hata yok tek bir satır.)


Sonra da uzatarak Ebû Bekr ve Ömer e,
Buyurdu ki; (Siz dahi, tetkik edin bir kere.)


Onlar da inceleyip, o İhyâ-yı Ulûmu,
Ve tasdik ettiler ki, Doğrudur bil-umûmu.


O zaman Resulullah buyurdu; (Öyle ise,
Soyun şu kimseyi de, kalmasın üst elbise.


İftira edenlere vuruluyorsa nasıl,
Buna dahi vurun ki, cezası budur asıl.)


Bu emir gereğinde, hemen Ebul Hasen i,
Getirip çıkardılar, önce elbisesini.


Resulün emri ile, başladılar vurmaya,
Lâkin beşincisinde, Sıddîk girdi araya,


Dedi: (yâ Resulallah, affedin bu kişiyi,
Zira yanıldığından yapmış idi bu işi.)


İmâm-ı Gazâli ye sordu Resul-i zişan;
O dahi buyurdu ki, (Affettim ben de şu an.)


Uyandı Ebül Hasen, sabah kan ter içinde,
Ve hemen tövbe etti, bunun neticesinde.



İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -4- 26/04/2000



Âhiret sultanlığı


Sultan Sencer vardı ki, Gazâli zamanında,
Altmış sene kalmıştı padişahlık tahtında.


Dinine bağlı olup, severdi âlimleri,
Kendi de ilim ile uğraşırdı ekseri..


İmâm-ı Gazâli yi birçok çekemeyenler,
Onu, Sultan Sencer e, şikâyet eylediler.


O dahi haber salıp, İmâma birisiyle,
Görüşmek isteğini bildirdi kendisiyle.


Lâkin O, bu davete icabet etmeyerek,
Mazeret beyan etti, bir mektup göndererek.


Sultana o mektupta yazdı ki (Cenabı Hak,
Seni, iyi işlerde eylesin hep muvaffak.


İhsan etsin sana hem, âhiret sultanlığı,
Ki hiçtir ona göre, dünya padişahlığı.


Bu dünya saltanatı, geçicidir, fanidir,
O da birkaç seneden daha fazla değildir.


Hem sonra bu dünyanın var mıdır ki kıymeti,
Sultanlığının dahi olsun ehemmiyeti.


İnsan sahip olsa da, bütün dünya mülküne,
Onunla öğünmeğe değer mi dünya yine.


Öyleyse gönül verme sen bu Dârül gurur a,
Ebedi sultanlığa gönül ver, onu ara.


Bu saadete ermek, çok güç ise de, lâkin,
Sana göre kolaydır, sultan olduğun için.


Hadiste buyuruldu; Bir günlük bir adalet,
Altmış yıllık tâatten üstündür daha elbet


Herkesin Altmış yılda kazanacağı şeyi,
Bahşetti Allah sana Bir günde kesb etmeyi.


Dünyanın kötülüğü, açık ve ortadadır,
Ondan daha ortada ve âşikâr ne vardır?


Şimdi çağırırsınız beni sarayınıza,
Lâkin arz edeyim ki, halimi zatınıza,


Ben Elliüç senelik bir ömür sürdüm ki tam,
Bunun da Kırk senesi ilimle geçti tamam.


Sonra ben Melikşah ın yanında yirmi sene,
Bulundum ve gayetle, yakındım kendisine.


Çok ilgi ve iltifat gördüm kendilerinden,
Görmediğim kalmadı, dünya nimetlerinden.


Fakat şimdi hepsini terk ettim seve seve,
Ahdim var, Sultanların yanına gitmemeğe


Kabul edilir ise, eğer bu mâzeretim,
Lütfetmiş olursunuz, bozulmaz eski ahdim.


Kabul olunmazsa da, sizindir emir ferman,
Geleyim yanınıza, bozup bu ahdi hemen.)


Sultan cevap yazdı ki; (Olmazsa size zahmet,
Teşrifiniz nimet ve şereftir bize elbet.)



İmâm-ı Gazâli rehmetullahi aleyh -5- 27/04/2000



İki vâiz bıraktım


Sultan Sencer, İmâmı saraya etti davet,
O da kabul ederek, etti buna icabet.


Girince, sultan onu karşıladı ayakta,
Kucaklayıp tahtına oturttu onu hatta.


İmam dahi oturdu, Besmele söyleyerek,
Buyurdu ki: Herkese nasihat etmek gerek.


Ve lâkin insanlara nasihat etmek için,
Risalet kaynağından alınır ruhsat, izin.


Resulullah buyurdu; (Bir susan, bir konuşan,
İki nasihatçıyı, bıraktım size şu an.


Bunlardan birincisi Ölüm dür ki, konuşmaz,
Diğeri Kurân dır ki, konuşup eder vaz.)


Susan vaiz diyor ki, lisan-ı hâli ile,
(İnsanları pusuda beklerim her an böyle.


Ecelleri gelince, çıkarak o pusudan,
Âniden yakalarım, vermeden fırsat, aman.)


Bu hali şimdi görmek isteyen varsa eğer,
Eski padişahların halini düşünsünler.


Alparslan ve Melikşah, Çağrı bey nerde hani?
Şimdi toprak altında, oldular hepsi fani.


Lisan-ı halleriyle diyor ki şimdi onlar:
(Gafletle yaşamayın, ey şimdiki sultanlar.


Biz dahi sizin gibi, bir vakit sultan idik,
Lâkin, hiç tanımıyor ecel sultan ve melik.)


Ey sultan, Allah sana bahşetti doğru iman,
Güler yüz, güzel ahlak ihsan etti sonradan.


Sultanlık nimetini verdiyse Allah sana,
Sen de amel yaparak, şükreyle bu ihsana.


Bu gün sultanlığınla mağrur olma ki zinhar,
Senden daha kudretli, Sultanlar Sultanı var.


Daha sonra dedi ki; (Ben oniki senedir,
Halktan uzaklaşmış ve halen uzletteyimdir.


Şimdi Nişabur daki ilim medresesine,
Müderris olmam için, ısrar edilir yine.


Lâkin arz edeyim ki, şu hususu ey sultan,
Benim, hak sözlerimi kaldırmıyor bu zaman.


Bu zamanda hak bir söz söylerse biri eğer,
Kapı ve duvar bile, aleyhine geçerler.


Bana söylenenleri rüyada görse idim,
Karışık rüya, yahut Bu bir kâbustur derdim.


İmâm-ı Azam a da, söz demişim aleyhte,
İşte buna tahammül edemem katiyyetle.


Bunun için siz beni affedin ki tedristen,
Tus ta, kendi halimle yaşayayım artık ben.)


Bu hadiseden sonra Tus a döndü o yine,
Ve iki sene daha hizmet etti bu dine.


Ellibeş yaşına da girince bu büyük zat,
Sene Binyüzonbir de eyledi Hakk a vuslat.



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -6- 28/04/2000



Vefatı...


Mustafa Bekri diye, bir seyyid var idi ki,
Mescid-i Nebevinin temizleyicisiydi.


Bu zat anlatıyor ki, her gece hemen hemen,
Resul-i kibriyayı, rüyada görürdüm ben.


Tebessüm buyururdu, her gece gördüğümde,
Hizmetten memnun diye, seviniyordum ben de.


Fakat gördüm bir gece, ağlardı Resulullah,
Onu öyle görünce, üzülüp dedim Eyvah,


Yoksa bir hizmetimde kusur, mu oldu vaki,
Acep hangi hizmette, ne gibi hatam var ki?


O zaman Resulullah dönüp benden tarafa,
Buyurdu ki; (Kusurun olmadı ey Mustafa.


İsmi benim ismimden, mübarek, âlim bir zat,
Vefat etti, işte ben ağlarım ona bizzat.)


Sonradan öğrendik ki, oradan gelenlerden,
İmâm-ı Gazali ymiş, o zaman vefat eden.


Binyüz onbir senesi, Cemazil evvelinde,
Ondördüne rastlayan, pazartesi gününde.


Gece sabaha kadar, zikir, fikir, ibadet,
Yaparak Kuran ı da eyledi çok tilavet.


Sabah vakti olunca, tazeledi abdesti,
Sonra yakınlarından, kefenini istedi.


Öpüp başına koydu, sonra sürdü yüzüne,
Dedi ki; (Yâ İlahi, emrin baş göz üstüne.)


Sonra da odasına girdi yalnız olarak,
Bir daha çıkmayınca, ehli çok etti merak.


Kapısını açıp da girdiler ki odaya,
Kavuşmuş büyük imam, Allahü teâlâya.


Baş ucunda yazılı bir kağıt vardı ancak,
Ona, şu beyitleri yazmıştı son olarak;


Ey beni ölmüş görüp, ağlayan ehli beytim,
Şunu iyi bilin ki, gerçekten ben ölmedim.


Öldü zannedersiniz siz beni şimdi, fakat,
Benim için, şu anda başladı asıl hayat.


Bir Fatiha okuyun, ruhuma bu arada,
Ben gittim, biliniz ki siz varsınız sırada.


İmâm-ı Gazâli yi, vasiyyeti üzere,
Şeyh Ebû Bekr-i Nessac koymuş idi kabire.


Mezardan çıktığında, gördü ki o ahali,
Yüzü kül gibi olmuş, değişmiş onun hali.


Noldu diye sorunca, kendisine insanlar,
Dedi ki; (Çok acayip bir şey gördüm aşikâr.


Ben İmam ın nâşını, koyduğumda mezara,
Çok nurlu bir sağ eli görüverdim o ara.


Gaibden denildi ki, Bu mübarek imamın,
Elini, eline koy Seyyid-ül enbiyanın.


Bunu gördüm gözümle, işittim kulağımla,
Sonsuz rahmet eylesin, İmama Hak teala.)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -1- 24/05/2000



İşe giderken niyet...


İmâm-ı Gazâli nin Kimyâ-yı seadet nâm,
Kitabında şunları buyurur yüce imam:


(Dünya ticaretini yaparken dikkat et ki,
Zarara uğramasın, âhiret ticareti.


Sabah evden çıkarken, niyet et Yâ İlâhi,
Rızkımı temin için, gidiyorum ben dahi.


Helâl götürmek için, çocuğuma eşime,
Senin emrine uyup, gidiyorum işime.


Çalışırken dine de edersen tam riayet,
Yaptığın dünya işi, olur ayrı ibadet.


Düşün ki, senin gibi binlerce kimse şu an,
Senin faiden için çalışıyor durmadan.


Eğer çiftçi olmasa, fırıncı çalışmasa,
İnsanlar ne yiyecek, her gün ekmek çıkmasa?


Dokumacı, demirci, manav, kasap ve berber,
Düşün ki, senin için hep hizmet etmekteler.


Eğer onlar olmasa, rahat yaşayamazsın,
Öyleyse sen bunların herbirine muhtaçsın.


Madem ki senin için çalışır bunca insan,
Sen de çalış, boş durma, vaktini etme ziyan.


İnsanlar bir yolcudur, aynı yere giderler,
Yolcular birbirine yardım etmelidirler.


İşte böyle düşünüp, çalışır her Müslüman,
Gayrinin zararını istemez hiçbir zaman.


Herkese faideli olmaya eder gayret,
Bilir ki böyle yapmak, sayılır bir ibadet.


Hem dünya işlerini yaparken bir Müslüman,
Beş vakit namazını, kaçırmaz hiçbir zaman.


Zira Allah buyurur, Mal ve çocuklar, sakın,
Rabbinizi anmaktan, sizi alıkoymasın.


Önceki Müslümanlar çok titizlerdi bunda,
Camiye koşarlardı ezan okunduğunda.


Demirciler vardı ki, döverken demirleri,
Ezanı işitseydi, bırakırdı dövmeyi.


Çekici havadaysa, vurmazdı onu daha,
Yerde ise kaldırmaz, koşarlardı namaza.


Terziler var idi ki, soktuğunda iğneyi,
Ezanı işitseydi, çekmezdi onu geri.


Yani ne halde ise, kalırlardı o halde,
İtina ederlerdi, namaza fevkalade.


Çünkü bilirlerdi ki, herkese Farzdır namaz,
O vakitte namazdan daha mühim iş olmaz.


Ahiret işlerine, verince böyle kıymet,
Allah dahi onlara, verirdi çok bereket.


Halbuki ehemmiyet vermeselerdi dine,
Kazançları daha çok olmazdı elbet yine.


Üstelik de Allah a olurlardı isyankâr,
Çok kazansalardı da, neye yarar öyle kâr?)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -2- 25/05/2000



En kıymetli sermaye


İmâm-ı Gazâlinin buyurmuş oldukları,
Güzel nasihatlardan, şunlardır bazıları:


( Şükür , Hakkın verdiği, ne varsa nimet, hayır,
Onun sevdiği yerde harcayıp kullanmaktır.


Nimet, Onun rızası dışında harcanırsa,
( Küfran-ı nimet olur, Ona karşı bilhassa.


Musibet gelince de, sabretmek lâzım gelir,
Çünkü o, senin için belki de bir nimettir.


Belâların içinde, yoktur ki bir tanesi,
Olmasın onun sana, gizli bir faidesi.


Ey insan, Hak teâlâ görür her işimizi,
Ve bizden iyi bilir, niyet ve içimizi.


Madem ki Allah bizi biliyor, görüyor hep,
O halde etmek lazım, Ondan hayâ ve edeb.


Aklı olan bir kişi, demeli ki nefsine;
Ey nefsim, fazla uyma heva ve hevesine.


Çünkü asıl sermayem, ömrümdür bir tek benim,
Ve bu kısa ömürden başkaca yok bir şeyim.


Öyle ki, bu dünyada verdiğim her bir nefes,
Çıkınca, hiçbir şeyle bir daha geri gelmez.


Bu anlar, bu nefesler, sayılıdır hem dahi,
Yani ömür gün be gün, azalıyor Vallahi.


Ebedi seadeti ele geçirmek ise,
Bu günkü işlerinle ilgili bir hadise.


Öyle ise ey nefsim, sonsuz seadet için,
Ne yaptın geçen günler, ne oldu bugün işin?


Bir şey yapamadınsa bu yolda eğer şu an,
Var mıdır senin için, bundan büyük bir ziyan.


Eğer Yarın yaparım diyorsan, aldanırsın,
Ecel önce gelir de, pişman olup kalırsın.


Çünkü ölüm, kimseye vakit bildirmemiştir,
Şu gün, yahut şu zaman gelirim dememiştir.


Bir şey yapacak isen, çabuk tut ki elini,
Bilmiyorsun ecelin ne gün geleceğini.


Hadiste buyurdu ki zira Peygamberimiz,
Yarın yaparım diyen, helâk oldu biliniz


O halde şu ânının iyi bil kıymetini,
Günahları terk edip, tam yap ibadetini.


Zor geliyor ise de, bunları bugün yapmak,
Nerden biliyorsun ki, yarın kolay olacak?


Kabul olan ibadet, vaktinde yapılandır,
Geciktirmekte ise, itiraz, inat vardır.


Ey nefsim, sen Allah ın pek âciz bir kulusun,
Ve Onun her emrini yapmağa da mahkumsun.


Eğer inanıyorsan, ahkâm-ı diniyyeye,
Ne lüzum görüyorsun, onu geciktirmeğe.


Emri geciktirmek de, suçtur halis kul için,
Öyleyse hep vaktinde olmalı her bir işin.)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -3- 26/05/2000



Nefis muhasebesi


İmâm-ı Gazâli ki müctehid alim bir zat,
Kimya-yı Seadet te, eder şöyle nasihat:


(Hak teala Kuranda, buyurdu bir âyette;
Terazi kuracağım, Mahşer günü elbette.


O gün asla kimseye zulmedilmeyecektir,
Herkes ne işlediyse, ortaya gelecektir.


Zerre kadar olsa da, her ameli muhakkak,
Mizana koyacağım, meydana çıkararak.


Bunu haber verdi ki, Mahşer günü gelmeden,
Her kişi, hesabına baksın henüz ölmeden.


Zira hazreti Ömer, buyurdu ki: Ey insan,
Gör kendi hesabını, gelmeden vakt-i mizan.


İşte bu yüzdendir ki, eski din büyükleri,
Saydılar bu dünyayı, sanki bir Pazar yeri.


Kendi nefislerini, koyup Ortak yerine,
Şirket kurup Şartname yaptılar hemen yine.


Henüz işe girmeden, dediler ki Ey nefsim,
Herbiri hazinedir benim her bir nefesim.


Çünkü o nefeslerden ibarettir sermayem,
Yani ömrümden başka, bir şeyim yok benim hem.


Öyle kıymetlidir ki, bu ömür, bu nefesler,
Zira geçen her ânım, artık geri gelmezler.


Her nefes alışta da, azalır bu sermayem,
Halbuki Saadete ermektir benim gayem.


Öyleyse ticarete başlayalım, vakit az
Ahiret uzunsa da, ticaret yapılamaz.


Aman nefsim, dikkat et, yitirme sermayeyi,
Giderse ne yapsan da, gelmez o tekrar geri.


Farz et ki ecel geldi, istedin bir gün izin,
Ve lakin verilmedi, o zaman ne edersin!


Farz et ki daha sonra verdiler sana onu,
Düşün şimdi o günün içinde olduğunu.


Ne yapacak idiysen ey nefsim o son günde,
Yap onu işte bugün, zira fırsat elinde.


Cenneti o günde de eğer kazanamazsan,
Olur mu senin için, bundan büyük bir ziyan?


Yedi adet kapısı, vardır ki Cehennemin,
Onlar da yedi adet uzvundur işte senin.


Sen bunları haramdan korumaz isen şayet,
Ve onlarla Allah a yapmazsan çok ibadet,


Sana ceza veririm, kendine gel ey nefsim,
Yoksa Cehennemdeki azaplar gayet elim.


Zira Resul buyurdu, Aklı olan bir insan,
Ölmeden hesabını görendir zaman zaman.


Ve ölümden sonraki hayatı düşünerek,
Kulluğunu yapandır, Allah a şükrederek.


Nefis asi ise de, nasihat dinler ancak,
Ona çok tesir eder, istediğini yapmamak.)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -4- 27/05/2000



Nefsi kontrol etmek...


Nefsi her an kontrol altında tutmalıdır,
Ondan bir lahza bile, gafil olmamaldır.


Eğer bakılırsa, nefis kendi haline,
Acele dönmek ister, kendi şehvetlerine.


Tenhada da günahtan kaçmalı ki muhakkak,
Herşeyi görüyor ve biliyor Cenabı Hak.


İnsanların sadece dışını görürüz biz,
Lâkin içlerini de, görür elbet Rabbimiz.


Buna kavi olarak inanırsa bir kişi,
Edebli, düzgün olur, her niyeti ve işi.


Zaten inanmayanın, imanı yok demektir,
İnanarak isyan da, ne büyük bir cürettir.


Zira Cenab-ı Allah, buyurur ki: Ey insan,
Bilmiyor musun seni, görüyorum her zaman.


Biri Resulullah a dedi; (Çoktur günahım,
Şimdi tövbe edersem, affeder mi Allahım?)


Affeder buyurunca, dedi, (Yâ Resulallah,
Ben onları işlerken, görüyor muydu Allah?)


Görüyordu deyince, bir Eyvâh dedi o an,
Ve yıkılıp can verdi, budur hayâ ve iman.


Hadiste buyurdu ki yine Peygamberimiz,
(Allah ı görür gibi ibadet eyleyiniz.


Siz görmüyorsanız da, görmektedir O sizi,
Sizden iyi biliyor, O sizin içinizi.)


Allah ın gördüğüne inanan bir Müslüman,
Asla yapabilir mi Ona günah ve isyan?


Büyüklerden birisi, talebesi içinden,
Birini daha fazla severdi cümlesinden.


Diğer talebeleri, buna üzülürlerdi,
Niçin onu daha çok seviyor ki ? derlerdi.


Üstadları onların böyle düşündüğünü,
Anlayıp herbirine bir kuş verdi bir günü.


Dedi ki; (Bu kuşları, alın şimdi hepiniz,
Kimsenin görmediği yerde kesip geliniz.)


Gidip tenha bir yerde, kesip geldi herbiri,
Lakin o, hiç kesmeden getirdi kuşu geri.


Hemen sual etti ki, hoca o talebeye;
(Sen ne için kesmeden, alıp geldin geriye?)


Dedi ki; (Bulamadım, öyle tenha bir yeri,
Zira Cenab-ı Allah görüyor her yerleri.)


Diğer talebeleri duyunca bunu ondan
Onun üstünlüğünü anladılar o zaman.


Cüneyd-i Bağdadiye, bir genç gelip bir ara,
Dedi; (Çok bakıyorum, kadınlara, kızlara.


Hiç koruyamıyorum, gözümü nâmahremden,
Ne ile kurtulurum, acaba ben bu halden?)


Buyurdu: (Sen onları görmenden daha fazla,
Düşün ki, seni her an görüyor Hak teala.)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -5- 28/05/2000



Nefsi hesaba çekmek


Nefse karşı yapacak üçüncü bir iş vardır
O da, her bir amelden, ona Hesap sormaktır.


Her gün akşam yatarken, o günkü işler için,
Nefsine sormalı ki, Bunu niçin işledin?


İnsan, iş ortağına aldanmaması için,
Nasıl hesaplaşırsa onunla peşin peşin,


Nefse karşı daha da uyanık olmalıdır,
Çünkü nefis hileci, hain ve yalancıdır.


Kendi arzularını sana iyi ve güzel,
Gösterip yaptırmaya çalışır pek mükemmel.


Onun için her şeyi, ona sual etmeli,
Bu işi ne niyetle, niçin yaptın? demeli.


Zararlı, fena bir iş yapmışsa o gün eğer,
Ona bir ceza verip, ödetmek icab eder.


İbni Samed , âlim ve büyüklerden bir zattı,
Altmış yıllık ömrünün, bir hesabını yaptı.


Yirmibirbin altıyüz gün idi geçen hayat,
Bu rakamı görünce, şaşırdı birden o zat.


Derin bir âh ederek, dedi ki o gam ile,
Her gün en az bir günah işlemiş olsam bile,


Yirmibirbin altıyüz günah eder bu ceman,
Ben nasıl kurtulurum, bu kadar çok günahtan?


Hem de öyle günlerim oldu ki benim eyvâh,
İşlemiştim bir değil, yüzlerce hatta, günah.


O halde yüzbinlerce günah oldu şu anda,
Öyleyse benim halim ne olacak mizanda?


Yıkıldı sonra yere, düşünerek o bunu,
Halk gelip baktılar ki, teslim etmiş ruhunu.


Lâkin herkes günahı böyle dert etmiyorlar,
Yani kendilerini hesaba çekmiyorlar.


Bir tane kum koysaydı, odaya her günahta,
Birkaç sene içinde, dolardı kumla oda.


Omuzlarımızdaki vazifeli melekler,
Her bir günahımızı, tek be tek kaydederler.


Bir günaha bir lira isteselerdi bizden,
Malımızın tamamı, giderdi elimizden.


Halbuki arada bir, hem de pek gaflet ile,
Bir iki Sübhanallah diyecek olsak bile,


Tesbih alır ve sayar, onu hesab ederiz,
Sonra da Ben şu kadar şunu söyledim deriz.


Hazreti Ömer Faruk, buyurdu ki: Her insan,
Tartmalı kendisini gelmeden vakt-i mizan.


Her akşam kamçı ile vurarak kendisine,
Ne için böyle yaptın? der idi hep nefsine.


Ve derdi ki Ey nefsim, gaflete gelme zinhar,
Bak emirül müminin diyor sana insanlar.


Buna layık olmazsan, yazıklar olsun sana,
Allahtan kork, yahut da hazırlan azabına.)



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -6- 29/05/2000



Nefse ceza vermek


İmam buyuruyor ki, Kimya-yı Seadet te,
(Nefse ceza vermeli, her günahta elbette.


Hiç affetmemelidir, onun bir hatasını,
Her günah işledikte, vermeli cezasını.


Eğer gözyumulursa, daha azar, şımarır,
Önüne geçilemez tehlikeli hal alır.


Mesela haram yerse, aç bırakmalı biraz,
Harama baktı ise, mübaha baktırılmaz.


Biri, cünüp olmuştu rüyasında bir gece,
Ve lâkin tembellikten, gusl etmedi hemence.


Çünkü nefsi dedi ki, Hava soğuk bu vakit
Sabret, sabah olsun da, o zaman hamama git.


Nefsi bu vesveseyi verince kendisine,
Fırladı yatağından, inat için nefsine.


Gusl edip hem nefsine ceza olsun diyerek,
İbadetle geçirdi, geceyi sabaha dek.


Ve dedi ki, Rabbimin emrettiği bir işte,
Gevşek davranan nefsin cezası budur işte.


Ebû Talha vardı ki, sahabe-i kiramdan,
Namaz kılıyor idi, bağ içinde bir zaman.


O ara güzel bir kuş, gelip kondu yanına,
Kaç rekat kıldığnı şaşırdı bakıp ona.


O da kendi kendine dedi ki, Bak ey nefsim,
Benim dünya malında asla yok bir hevesim,


Rabbimin huzurunda ederken Ona tâat,
Ondan gayrı bir şeye edilir mi iltifat?


Madem ki düşüyorsun sen böyle bir hataya,
Ben de tasadduk ettim bu bağı fukaraya.


Biri de anlatır ki babamız uyuyordu,
O sırada birisi geldi ve onu sordu.


Ben de Babam uyuyor deyince o kimseye,
Bu zaman uyunur mu? deyip döndü geriye.


Merak edip ardından gidince onun biraz,
Baktım kendi kendine diyor ki, Ey boşboğaz


Nene gerek gayrinin işine karışırsın,
Niçin bir başkasının haliyle uğraşırsın?


Eğer uygun değilse akşama yakın yatmak,
Zararı ona olur, sana ne be hey ahmak!


Bugünden itibaren bir sene müddet ile,
Her gecen uyumadan geçecek ibadetle.


Temim-i Dâri vardı sahabedendi o da,
Bir akşam namazını kaçırmıştı uykuda.


Uyanıp çok üzüldü ve dedi ki nefsine,
Sana ceza olarak uyku yoktur bir sene.


Yine Mecma adında, bir kimse vardı ki hem,
Bir gün bir pencerede kadın gördü namahrem.


O andan itibaren ahdetti ki o dahi,
Artık bakmayacağım yukarıya vallahi.



İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -7- 30/05/2000



Nefs ile mücahede


Mücahede şudur ki nefse acı, zor gelen,
Şeyleri yaptırmaktır ona mütemadiyen.


Mesela namaz kılmak ve her türlü ibadet,
Tabiatı icabı, zor gelir ona gayet.


Halbuki dinimizin men ettiği ne varsa,
Yani ona her günah tatlı gelir bilhassa.


İşte bu yüzdendir ki, bazı din büyükleri,
Nefisle uğraşmakta, gitmişlerdi ileri.


Mesela nefisleri yapsaydı bir kabahat,
Hemence cezasını verirlerdi kat be kat.


Ceza olarak ise, ibadet ederlerdi,
Çünkü nefsi emmare, istemez ibadeti.


Sahabe-i kiramdan, Abdullah ibni Ömer,
Bir vakit, cemaate, yetişmeseydi eğer.


Bir gece uyumadan, yapardı hep ibadet,
Zira o, kendisine etmişti böyle âdet.


Sahabeden biri de, bir gün bilâ ihtiyar,
Bir akşam namazını geciktirdi bir miktar.


Öyle çok üzüldü ki, buna o mübarek zat,
İki kölesi vardı, onları etti azad.


Bunlar, binlercesinden bir iki nümunedir,
Zira ufacık bir su, deryayı haber verir.


Nefsin ibadetlerden lezzet alması için,
Yanında olmalıdır, bir evliya kişinin.


Onun ibadetlerden zevk, lezzet aldığını,
Görüp o da zevk ile yapar her yaptığını.


Zira biri diyor ki, Nefsimde ne zaman ki,
İbadet ve taatte gevşeklik olsa vâki.


Bir Allah adamının sohbetine giderim,
Çıkınca tatlı gelir bana ibadetlerim


Böyle kâmil bir veli bulunmuyorsa eğer,
Onların hayatını okumak icab eder.


Ahmet bin Zerrin vardı gönül ehli, evliya,
Hep önüne bakardı bu kişi ekseriya.


Sebebini sordular, dedi ki Cenab-ı Hak,
İbretle bakmak için, gözleri eyledi halk.


Zerreden Arşa kadar, herşey nasıl muntazam,
Karışık hiçbir şey yok, bu ne âhenk, ne nizam.


Bu muazzam sanata, bu sonsuz kâinata,
İbretle bakılmazsa, olur büyük bir hatâ.


Her zerre, bir mabudun varlığını bildirir,
Ve her şey, o Allah ın emriyle oluverir.


Tâbiinden Alkame adında bir zât vardı,
Nefsi ile çok fazla mücahede yapardı.


Dediler ki, Efendim, acaba ne ki sebep,
Nefsinizle bu kadar uğraşıyorsunuz hep?


Buyurdu ki; Nefsimi çok fazla sevdiğimden,
Kurtarmak istiyorum, onu nâr-ı cahimden.



İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -8- 31/05/2000



Nefsi azarlamak!..


Bu Nefs-i emmâre ki, kaçar hep iyilikten,
Koşar kötülüklere, hoşlanır tembellikten.


Saadete ermeğe büyük engel kendidir,
Yani kendi gafleti, kendi cahilliğidir.


Bazen tatlı sözlerle, nasihat eylemeli,
Bazen de sert söyleyip, haddini bildirmeli.


Demeli ki; (Ey nefsim, akıllıyım diyorsun,
Sana ahmak diyene, darılıp kızıyorsun.


Halbuki senden ahmak kim var ki şu cihanda,
Ömrünü boş şeylerle geçirirsin şu anda.


Sen şuna benzersin ki Katil olmuş bir adam,
Polisler tarafından aranıyor durmadan.


Bilir ki yakalanıp, hemen idam edilir,
O yine zamanını eğlenceyle geçirir.


Ey nefsim, şunu bil ki ecel âni geliyor,
Cennet ve Cehennemden biri seni bekliyor.


Ne mâlum biraz sonra, ecelin gelmeyecek,
Bugün gelmese bile, elbet bir gün gelecek.


Çünkü ölüm, kimseye vakit bildirmemiştir,
Gece gündüz, erken geç gelirim dememiştir.


Eğer hazır değilsen, ne için duruyorsun,
Ne ahmaksın ey nefsim, Sana yazıklar olsun


Senin halin benziyor, şu çocuğun haline,
Talebedir ve lâkin çalışmaz derslerine.


Zanneder ki hepsini öğrenirim bir anda,
Lâkin günü gelince, kaybeder imtihanda.


Eğer hafif görürsen, Allah ın azabını,
Bir kibrit alevine yaklaştır parmağını.


Bir zerrecik ateşe bak dayanamıyorsun,
Cehennem ateşini sen ne zannediyorsun?


Oradan bir Kıvılcım dünyaya gelse eğer,
Onun hararetinden bu dünya erir, biter.


Sonra buyuruyor ki kitabında Rabbimiz;
Bazı günahkarlara, biz azab ediciyiz.


Bunu bildiğin halde, kendine gelmiyorsun,
Biraz utan ey nefsim, Sana yazıklar olsun.


Eğer ki O rahimdir, O kerimdir diyorsan,
Affeder ümidiyle günaha giriyorsan,


Bil ki mahluklarına çok ise de şefkati,
Lâkin azabının da pek fazladır şiddeti.


Belki diyeceksin ki, İnanırım bunlara,
Lâkin gelemiyorum, fazla sıkıntılara.


Fakat bu sıkıntılar, çok olsa da nihayet,
Âhiret sıkıntısı yanında hiçtir elbet.


Eğer dayanamazsan, bu az sıkıntılara,
Nasıl dayacaksın mahşerde olanlara?


Bunları bile bile günaha giriyorsun,
Kendine gel ey nefsim, Sana yazıklar olsun



İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -9- 01/06/2000



Sana yazıklar olsun!


Ey nefsim, kış gelmeden odun kömür alırsın,
Kışın soğuklarına, böyle hazırlanırsın.


Halbuki Cehennemde Zemherir soğuğu var,
Hiç kalır buna göre, dünyadaki soğuklar.


Tedbir alıyorsun da, kış için çok önceden,
Âhireti ne için düşünmezsin ölmeden?


Yoksa sen âhirete iman etmiyor musun?
Allah tan kork ey nefsim, Sana yazıklar olsun


Sonra tövbe ederim diye düşünüyorsan,
Ölüm âni gelir de, olursun sonra pişman.


İstiğfar edeceksen, bu günden etmelisin,
Yarına bırakma ki, belki ölebilirsin.


Bu ömrün kıymetini ne için bilmiyorsun,
Biraz düşün ey nefsim, Sana yazıklar olsun


Zannetme ki Allah ı kızdırıyor günahın,
Azabı bu sebepten yapıyor sanma sakın.


Seni yakacak olan o Ateş kendindedir,
Süfli şehvetlerinden meydana gelmektedir.


İçindeki ateşle kendini yakıyorsun,
Öyle ise ey nefsim, Sana yazıklar olsun


Dünya nimetlerinden, bir gün ayrılacaksın,
Ve firak ateşiyle tutuşup yanacaksın.


İstediğin şeyi sev, bir gün elbet yok olur,
Ayrılık ateşi de sevgin kadar çok olur.


Sen bu hakikatleri hiç mi düşünmüyorsun?
Kendine gel ey nefsim Sana yazıklar olsun


Niçin sarılıyorsun dünya mal ü mülküne?
Bu dünyanın tamamı senin olsa hükmü ne?


Zira buna Rabbimiz Sinek kanadı kadar,
Bir kıymet vermiyor ki, öyleyse neye yarar?


Hani zenginliğiyle mağrur Karun ve Hâman,
Şimdi acep onları var mı hiç hatırlıyan?


Halbuki bu dünyadan, nasibin azdır senin,
Onlar da azalmakta, bozulmakta gün be gün.


Bunlar için Cenneti fedâ mı ediyorsun?
Biraz utan ey nefsim Sana yazıklar olsun.


Müslümanım diyorsun, bilmiyorsun dinini,
Öğrenmedin namazın, farzını sünnetini.


Ahlâkın iyi değil ve kötü huyların var,
Günahların Dağ gibi, etmiyorsun istiğfar.


Çocuğunu döversin, hanımını üzersin,
Bunların haklarını bilmem nasıl ödersin?


Bak, önünde ölüm var, ahiret var, hesap var,
İnsanları bekliyor, Cehennemde azablar.


Artık bırak gafleti, yoksa pişman olursun,
Allah tan kork ey nefsim, Sana yazıklar olsun...
DeliMavi Tarih: 16.02.2006 07:32
HİLÂFETİ ALDINIZ

Yavuz Sultan Selîm Han, Muhammed Bedahşîyi,
O zaman iki defa, ziyâret, eylemişti.

Ve ilk ziyâretinde, hiç konuşma olmadan,
Edep ile oturup ayrıldı huzurundan.

Bedahşî hazretleri, bir şey söylemeyince,
O da, önüne bakıp, sükût etti öylece.

Zîrâ onun bir velî, olduğunu bilirdi,
Huzûrunda konuşmak, edebe mugâyirdi.

Sultan, ikinci defa, ziyârete gidince,
Bedahşî hazretleri, buyurdu ki şöylece;

Sultânım, ikimiz de, şu anda Rabbimizin,
Seçilmiş kullarından, sayılırız ve lâkin,

Hepimizin boynunda, bir kulluk bağı var ki,
Allah'ın huzûrunda, sorumluyuz inan ki.

Buyurulduğu gibi, Kurânda, bir âyette;
Emâneti, yer ve gök alamadığı hâlde,

Onu yüklenmiş olduk, bizler insan olarak,
Zordur bu ağır yükü, hakkı ile taşımak.

Saltanat işini de, alıp siz üstünüze,
Bir yük daha kattınız, bu ağır yükünüze.

Saltanat üzerine, hilâfet de aldınız,
Bu çok ağır sıkleti, daha da arttırdınız.

Bu yükü, ne yer, ne gök ve ne de dağlar çeker.
Ve lâkin Hak teâlâ, size çok yardım eder.

Siz öyle mânevî bir; kuvvete sahipsiniz,
Ondan yeteri kadar, fâidelenirsiniz.

Yavuz Sultan Selim Han, dinledi edeb ile,
Karşılık söylemedi, bir tek kelime bile.

Sonra izin isteyip, ayrıldı huzûrundan,
Onun bu edebine, hayret edip vüzerân,

Dediler ki: Sultanım, siz yalnız dinlediniz,
Hikmeti ne idi ki, bir şey söylemediniz?

Dedi ki: Biz dünyânın sultanıyız ve lâkin.
Muhtâcız himmetine böyle yüksek zâtların.

Büyükler konuşurken, söze karışılır mı?
Küçüğün konuşması, edebe yakışır mı?

Bulunduğumuz makam, edeb makamı idi,
Orada bize yalnız, sükût etmek düşerdi.





YETİŞ EY HOCAM!

İcâzetini verip, talebeden birine,
Gönderdi hizmet için, kendi memleketine.

Hâce Muhammed Sıddîk, adlı bu talebesi,
Gidip, Allah yoluna, dâvet etti herkesi.

Lâkin özlediğinden, pek fazla üstâdını,
Ziyâret maksadiyle, yaptı hazırlığını.

Sonra ata binerek, yola çıkıp giderken,
At ürküp, kendisini, düşürdü üzerinden.

Ve hem de bir ayağı, takıldı üzengiye,
Başladı hayvan onu, yerde sürüklemeye.

Etraf da ıssız olup, kimsecikler yoktu pek,
Nerdeyse ölecekti, yerde sürüklenerek.

Çâresizlik içinde, kapadı gözlerini,
İstedi üstâdının, yardım ve himmetini.

Allah ın izni ile, ey hocam, yetiş hemen,
Çok zor bir durumdayım, kurtar beni bu hâlden.

Kalbinden geçirince, hemen bu murâdını,
O, bir anda yetişti ve durdurdu atını.

Takılan ayağını, atın üzengisinden,
Çıkarıp halâs oldu, ölüm tehlikesinden.

Ayağa kalktığında, düşündü ki o ilkin:
Teşekkür eyliyeyim, hocama, bu iş için.

Ve lâkin göremedi, onu kendi yanında,
Zirâ o, göz önünden kaybolmuştu ânında.

Aynı zât anlatır ki, hocamın derslerine,
Muntazaman gittiğim, günlerde bir gün yine,

Âile efrâdımı, ziyaret etmek için,
Memlekete gitmeye, hocamdan aldım izin.

Hazırlığımı yapıp, yola çıktım nihâyet,
Sonra bir su yanında, mola verdim bir müddet.

Bir insan boyundan da, derindi hem de o su,
Gömleğimi çıkarıp, yıkamak ettim arzû.

Ve lâkin birden bire, ayaklarım kayarak,
Düştüm suyun içine, yüzü koyun olarak.

Suda yüzmesini de, mâlesef bilmiyordum.
Beni bu vaziyetten, kim kurtarır? diyordum.

Böyle çok zor durumda, kalınca en nihâyet,
Yine ben üstâdımdan, istedim, yardım medet:

Allah'ın izni ile, çabuk yetiş ey hocam,
Yoksa bu su içinde, az sonra boğulacam.

Ben böyle düşünürken, üstâdım geldi birden,
Beni, sudan çıkarıp, kayboldu göz önünden.

Yolculuk yapıyordum, bir gün yine sahrada,
Susuzluk tesîriyle, otururdum arada.

Yürüyecek tâkatim, kalmadı en nihâyet,
Hattâ yoktu etrafta, sudan eser, işâret.

Ne yapacağım diye, düşünürken böyle ben,
Baktım, yine üstâdım, teşrîf etti âniden.

Beni tutup, bir suyun, başına götürerek,
Bekledi baş ucumda, kendime gelene dek.

O sudan kana kana, içip döndüm ben geri,
Baktım yine üstâdım, terk eylemiş bu yeri.


EN KIYMETLİ İŞ

Muhammed bin Sûka ki, Tâbiîni izâmdan,
Cömertliğiyle meşhur, İslâm ulemâsından.

Dünyâdan tam kesilip, Rabbine yönelmişti,
Kendini tamâmiyle, ibâdete vermişti.

O kadar çok ibâdet, ederdi ki her gün de,
Bundan daha fazlası, yapılmazdı bir günde.

Sen yârın öleceksin, denseydi kendisine,
Tâatını arttırmak, mümkün değildi yine.

Dediler: Farzdan sonra, en kıymetli iş nedir?
Buyurdu: Bir mümini, sevip sevindirmektir.

Kendisinden nasîhat, isteyen bir insana,
Buyurdu: Çok konuşmak, çok zarar verir sana.

İhtiyâç haricinde, fazla konuşmayınız,
Böylece âhirette, pişmanlık duymayınız.

Zîrâ hergün, kirâmen-kâtibîn melekleri,
Yazar konuştuğumuz, bütün kelimeleri.

Yârın mahşer gününde, verilir defterimiz,
Yazılmıştır oraya, söz ve amellerimiz,

Lüzûmsuz, mâlâyânî, sözlerimiz çok ise,
Nasıl cevap veririz, o gün biz Rabbimize?

Eğer azâb ederse, birine cenâb-ı Hak,
O kişi, o azâba, müstehaktır muhakkak,

Hak teâlâ birine, bir dünyâlık verirse,
O da bu dünyâlığa, kalbinden sevinirse,

Lâkin ibâdetinde, olunca bir fazlalık,
Buna sevinmez ise, azâba olur lâyık.

Ve yine dünyâlığı, azalsa bir kimsenin,
O kişi de kalbinden, üzülse bunun için,

Lâkin onun dîninde, noksanlık olur ise,
Üzülmezse, azâba, lâyık olur o kimse.



SEVDİĞİNE KAVUŞMAK

Dokuzuncu asırda, yetişen evliyâdan,
Biri dahi Muhammed Şüveymî'dir o zaman.

Bu zât, talebesine, der idi ki her derste:
Hâtırlayın Allah'ı, her an ve her nefeste.

Eğer unutmazsanız. Rabbinizi hiç bir ân,
Kurtarır O da sizi, cümle sıkıntınızdan.

Bir gün biri gelerek, bu velînin yanına,
Dedi Sıkıntıdayım, yardım et lütfen bana.

Bu kimse bir kadınla, evlenmek istiyordu,
Kadın ise aksine, bunu istemiyordu.

Şüveymî hazretleri, gösterip bir odayı,
Buyurdu ki: Şuraya gir ve kapat kapıyı.

O kadının ismini, söyle devâm üzere,
Murâdın tez zamanda, hâsıl olur bu kere.

O kimse Peki deyip odaya girdi nâçar,
O kadının ismini söyledi tekrar tekrar.

Öyle ki, gece gündüz, yemek de yemiyordu,
O kadının, ismini hep tekrar ediyordu.

Birkaç gün geçmişti ki, hadise üzerinden,
O kadın bir gün gelip, kapıyı çaldı birden.

Açmadan sordu o da; Siz kimsiniz? diyerek,
Kadın, kapı dışında, seslendi sevinerek.

Dedi ki: Ben falanca, kadınım beni dinle,
Bil ki ben, evlenmeye, râzı oldum seninle.

O ânda o kimseye, erişti bir hidâyet,
Kadınla görüşmeyip, teklifini etti red.

Dedi: Şâyet bir kişi, severse birisini,
Madem ki kavuşuyor, çok söylerse ismini.

Ben niçin insanlarla böyle meşgûl olurum.
İsmini söyleyerek Rabbime kavuşurum.

O günden îtibâren, o kişi gündüz gece,
Allah ın zikri ile meşgûl oldu böylece,

Beş gün geçmiş idi ki, görüldü tesirleri,
Kalp gözü açılarak, oldu kâmil bir velî.





HAKİKİ HÜKÜMDAR

Muhammed bin Vâsi ki, Tâbiînden kendisi,
Ârif-i kâmil olup, devrinin bir tanesi,

Îtibâr etmez idi, dünyâya zerre kadar,
İstifâde ederdi, sözlerinden insanlar.

Biri kader hakkında, bir suâl sordu ona,
Mezarlığı gösterdi, cevaben o insana.

Ve buyurdu: Bu konu, geniş bir ilim ister,
Meşgul değil bununla, şimdi kabirdekiler.

Demek istemişti ki, bunu soran insana,
Uğraşma, âhirette, sormazlar bunu sana.

Kendisini sevenler, geldiler huzûruna,
Nasılsınız efendim? diye sorunca ona,

Dedi: Nasıl olayım, belki yakın ecelim,
Lâkin amelim kötü, pek uzundur emelim.

Şöyle buyurmuş idi, birine nasihatte:
Gayret et, pâdişâh ol, dünyâ ve âhirette

Nasıl olur? deyince, buyurdu ki o zaman:
Bir dileğin olunca, bekleme insanlardan.

Rabbinden iste yalnız, herkes O na muhtaçtır,
Böyle olan bir mümin, hakîkî pâdişâhtır.

Rabbini bilir misin? diye sorduklarında,
Başını öne eğip, biraz durdu o anda,

Daha sonra başını kaldırıp, şöyle dedi:
Onu bilen az söyler, çok olur ibâdeti.

Derdi ki: İnsanlara, karşı dili korumak,
Altını korumaktan, daha zordur muhakkak.

Âhirette, Cennet'e, girmiş olsa bir kimse,
Orada ağlaması, ne kadar garip ise,

Cennet'e gideceği, meçhul olan kimsenin,
Gülmesi de o kadar, gariptir bunun için.

Öyleleri vardır ki, şöyle idi aynıyla,
Başını bir yastığa, koyardı hanımıyla.

Lâkin sabaha kadar, ağlayıp sızlanırdı,
Yastığı gözyaşından, tamâmen ıslanırdı.

Yirmi yıl ağlardı da, sessizce geceleri,
Hanımının bunlardan, olmazdı hiç haberi.

Yâ Rabbî, bu mübârek insanlar hürmetine,
Âhirette bizi de, dâhil et Cennetine.



YAKMAYAN ATEŞ

Muhyiddîn-i Arabî, zamânında bir kişi,
Felsefeyle îzâha, çalışırdı her işi.

Açık mûcizeleri, ederdi o hep inkâr,
Derdi ki: Bu şeylere, câhiller inanırlar.

Geldi bir gün bu kişi, Muhyiddîn-i Arabî ye,
Kapıdan izin alıp ve girdi içeriye,

Soğuk bir kış günüydü, mangal vardı odada,
Şöyle söze başladı, bu filozof orada.

Bâzı câhil insanlar, şuna inanırlarmış,
Nemrud Halîlullah'ı, bir gün ateşe atmış.

Ve lâkin Halîlullah, yanmamış o ateşte,
Bu işi akıl mantık, kabûl etmiyor işte.

Ateşin özelliği, yakıcıdır muhakkak
Böyle hurâfelere, câhil inanır ancak.

Üzüldü o velî zât onun bu sözlerinden
Ona cevap olarak, kalktı hemen yerinden,

Ateş dolu mangalı, alarak ellerine,
Boşalttı tamamını, kilimin üzerine.

Karıştırdı eliyle, hem de o ateşleri,
Sonra da avuç avuç, mangala döktü geri.

Bunu gören filozof, şaşırdı hayretinden,
Dedi ki: Bu gördüğüm, gerçek mi hakîkaten.

Peşinden buyurdu ki, Muhyiddîn-i Arabî:
Sok sen de şu ateşe, elini, benim gibi.

O dahî bir elini, uzatınca ateşe
Ateşin şiddetinden, geri çekti acele.

Çok hayret etmiş idi, o kişi olanlardan,
Muhyiddîn-i Arabî, buyurdu ki o zaman:

Ateşin özelliği, yakıcıdır ve fakat,
İbrahîm peygamberi, yakmadı, bu hakîkat,

Bıçak da kesicidir, mantığa bakar isek,
Ve fakat İsmâil i, kesmedi, bu da gerçek.

Sen yanlış biliyorsun, hakîkat işte budur,
Her şey Hak teâlânın, dilemesiyle olur.

Pişman oldu o kişi, önceki sözlerine,
Şehâdeti söyleyip, girdi İslâm dînine.



ATEŞ SİZİ YAKACAK

Muînüddîn-i Çeştî, kendi evinde her gün,
Yemek yedirir idi, fukaraya her öğün.

Var idi bu iş için, hizmet eden bir kişi,
Her gün yemek pişirip, dağıtmaktı tek işi.

Para lâzım oldukça, bu işte hizmetçiye,
Gelirdi çekinmeden, Muînüddîn Çeştî ye.

Namaz kıldığı yerde, bir çekmece dururdu,
Onu çeker, içinde, hazîneler bulurdu.

Alırdı kâfi miktar, günlük ihtiyâcını,
Onunla erzak alır, yakardı ocağını.

Var idi o zamanlar, Bağdat ta yedi kimse
Ateşe tapıyordu, onların yedisi de,

Çekerlerdi hem dahi, her gün sıkı riyâzet
Yâni nefislerine, ederlerdi eziyyet.

Öyle yapmış idi ki, bu riyâzet onları,
Altı ayda bir lokma, ekmekti gıdâları.

Böyle açlık, susuzluk, çekerek gün ve gece,
Bir hayli istidrâca, kavuştular böylece.

Çok insanlar görerek, onların bu hâlini,
Büyük zât bilirlerdi, mâlesef herbirini.

Muînüddîn Çeştî yi, işitip bu kâfirler,
Onun ile tanışıp, görüşmek istediler.

Geldiler bu maksatla, bulunduğu ülkeye,
Sordular insanlara: Hânesi nerde? diye.

Girdiler, oturdular, karşısında bir yere,
Dehşete kapıldılar ve lâkin birden bire.

Zîrâ henüz onlara, gelmişti bir nazarı,
O an büyük bir korku, kaplamıştı onları.

Peşinden bir titreme, aldı bedenlerini,
Hemen kalkıp öptüler, mübârek ellerini.

Buyurdu: Siz Allah'tan, hiç utanmaz mısınız?
Hak teâlâ dururken, ateşe taparsınız?

Dediler: Biz ateşe, tapıyoruz elbette,
Ki yakmasın bizleri, dünya ve âhirette.

Buyurdu: Ey ahmaklar, ateş mâbûd olur mu?
Hiç ateşe tapanlar, yanmaktan kurtulur mu?

Zîrâ tek Allah vardır, ibâdete müstehak,
Böyle îmân etmeyen, yanacaktır muhakkak.

Siz eğer ki Allah'a, koşarsanız böyle eş,
Dünyâ ve âhirette, yakar sizi bu ateş.

Ben ise tek Allah'a, inanırım şu anda,
Bu yüzden ateş beni, yakmaz iki cihanda.

Onlar hayret ederek, dediler: Öyle ise,
Bunun doğruluğunu, isbât et şimdi bize.

Onlar merak içinde, mübâreğe bakarken,
O içerden getirdi, bir yığın kor, yanarken,

Allah'a duâ edip, avuçladı közleri,
Açık kaldı dehşetten, kâfirlerin gözleri.

Hem de onun elinde, söndü yanan ateşler,
Hayretle şâhid oldu, buna ateşperestler.

Ve onlar görür görmez, bu müthiş kerâmeti,
Nakşoldu kalblerine, İslâmın muhabbeti.

Ve duydular gâibden, şöyle söylendiğini:
Ateşin gücü var mı, yaksın senin elini.

Onlar bütün bunları, işiterek, görerek,
Hepsi îmân ettiler, şehâdet getirerek.

Oldular yedisi de, makbûl bir talebesi,
Hattâ kısa zamanda, evliyâ oldu hepsi.

Nice kâfir kimseler, bir bakmakla yüzüne,
O anda îmân edip, inanırdı sözüne.

Kendisinin Bağdat ta, bulunduğu yıllarda,
Gayr-i müslim bir kişi, kalmadı o diyârda.





SEN DE ÖLECEKSİN!

Bir gün Hasan-ı Basrî'ye Ömer bin Abdülazîz,
Yazdı ki: "Nedir bana, mühim nasîhatiniz?

Zîrâ hükümdar oldum, bilcümle müslümana,
Muvaffak olmam için, tavsiyeniz ne bana?"

O da ona yazdı ki: "Yâ Emîrel müminîn,
Çoktur mesûliyeti, idâre edenlerin.

Şunu bil ki bir sultan, bedende kalp gibidir,
O iyi olur ise, milleti de iyidir.

Bozulur milleti de, bozulursa o sultan,
O halde sen kendine, dikkat eyle her zaman.

Gerçi bugün sultansın, tebana hükmedersin,
Lâkin bir gün sen dahi, ölüp kabre girersin!

Şimdi hep sevdiklerin, yanındadır bu günde,
Lâkin yalnız kalırsın, kabire girdiğinde.

Bil ki imtihandasın, yâ Ömer sen şu anda,
Öyle amel eyle ki, kaybetme imtihanda.

Sana yazdıklarımın, ilâçtır her birisi.
Ve lâkin kullanmazsan, hiç olmaz fâidesi."

Hasan-ı Basrî ona, başka bir mektubunda,
Buyurdu ki: "Bu dünyâ, biter elbet sonunda,

Zîrâ bu, bir konaktır, ölünce sona erer,
Ebedî kalacak yer âhirettir yâ Ömer.

Dünyâyı üstün tutan, zelîl olur âkıbet,
Zîrâ Allah dünyâya, bir zerre vermez kıymet.

Süslenmiş gelin gibi, cezbeder dünyâ seni,
Ahmak olan kaptırır, dünyâya kendisini.

Evet, gerçi dünyâlık, lâzımdır her mümine,
Lâkin onun sevgisi, girmemeli kalbine.

Zîrâ kalp, nazargâh-ı ilâhîdir âşikâr,
Dünyâ muhabbetinin, orada ne işi var?

Dünyâyı seven kişi, düşer onun ardına,
Ve lâkin hiç bir zaman, eremez murâdına.

Her gün ayrı düşünce, her gün ayrı bir keder,
Ona kim aldanırsa, ömrünü heder eder.

Halbuki dünyâ benzer, insanın gölgesine,
Yakalamak istesen, o kaçar senden yine.

Sen dünyâdan kaçarsan, o gelir hep ardından,
Tecrübe edilmiştir, bu böyledir her zaman.

Yâ Ömer, bu insanlar, uyumaktadır, ancak,
Melekül mevt gelince, âniden uyanacak.

Hak teâlâ dünyâya, verseydi biraz kıymet,
Vermezdi kâfirlere, dünyâdan zerre nîmet.

Yâ Ömer peygamberler, âlimler ve velîler,
Ona aldanmamayı, nasîhat eylediler.

Zîrâ âhiret için yaratıldı bu insan,
Ve hesap verecektir, dünyâda yaptığından.

Hem dahi sonu yoktur, ebedîdir âhiret
Orada iki yer var, ya Cehennem, ya Cennet.

İnsan sonsuzluk için, yaratıldı yâ Ömer,
Öyleyse buna göre, âhirete değer ver."



SOFU BABA'NIN AŞKI

Seyyid Fehîm her sene, Van'a gidip bir defâ
Güzel sohbetleriyle, nûr saçardı etrafa.

Mevsim yaz olduğundan, hava bir sıcaktı ki,
İnsanlar harâretten, kavruluyordu sanki.

Gençten bir kimse vardı, hem de Fehîm isminde,
Yaşardı o zamanlar, günah işler içinde.

Bu genç, dağdan bir tabak, kar temin edip bir gün,
Getirip huzûruna, arz etti o büyüğün.

Seyyid Fehîm o gence, buyurdu: "İsmin nedir?"
O gâyet sıkılarak, dedi: "İsmim Fehîm'dir."

Bir makbûl olmuştu ki, getirdiği soğuk kar,
Şefkatle etti ona, bir teveccüh ve nazar.

Bu, öyle bir teveccüh, öyle nazardı ki hem,
Kalbi, Seyyid Fehîm'in, aşkıyla doldu o dem.

Öyle bir muhabbetle, bağlandı ki o zâta,
Onun muhabbetiyle yanar oldu âdetâ.

Sonradan Seyyid Fehîm, Arvas'a etti avdet,
O sene kış mevsimi, şiddetli geçti gâyet.

Ve lâkin yanıyordu, o aşkla onun gönlü,
Onun ayrılığına, yoktu hiç tahammülü.

En son dayanamayıp, dedi ki: "Anneciğim,
Heybemi hazır et ki, Arvas'a gideceğim."

Dedi: "Gitme evladım, bir baksana şu kışa,
Çıkarsan yem olursun, dağlarda kurda kuşa."

Lâkin o, kararını, vermiş idi pek kat'i,
Zîrâ onun aşkından, kalmamıştı tâkati.

Heybesini alarak, düştü Arvas yoluna,
Ona kavuşmak için, bir mâni yoktu ona.

Her an ölüm saçarken, aç kurtlar, soğuk ve kar
O, dağ dere demeyip, gidiyordu bir karar.

Zîrâ onu götüren, bir sevgiydi, bir aşktı.
Çünkü Seyyid Fehîm'e, varıp kavuşacaktı.

Bir dağın tepesinde, tam bu aşkla giderken,
Baktı ki karşısına, bir adam çıktı birden.

Ve sordu ki: "Nereye, gidiyorsun ey Fehîm?
Eğer arzû edersen, sana yardım edeyim."

Lâkin o, cevap bile, vermiyerek hiç ona,
Yine aynı aşk ile, devam etti yoluna.

Çünkü Seyyid Fehîm'le, berâberdi o zâten,
Ve onun aşkı ile, gidiyordu esâsen.

Ve bir akşam, Arvas'ta, ezân okundu, fakat,
Namaz için mihrâba, geçmedi o büyük zât.

Herkes merak ederken, niçin beklediğini,
Seyyid Fehîm bildirdi, bu işin hikmetini.

Buyurdu: "Bir yolcumuz, geliyor, yolda şu an,
Hem de donmak üzere, neredeyse soğuktan."

Biraz sonra genç Fehîm, bir kardan adam gibi,
Kavuştu ma'şûkuna, dinlemeyip kar tipi.

Buyurdu ki: "Ey Fehîm, o yolda rast geldiğin,
Hızır'dı, niçin ondan, bir yardım istemedin?"

Dedi ki: "Beraberdim, o anda sizin ile,
Çok kolay geliyordum, sizin himmetinizle.

Siz de geliyordunuz, o yolda yanım sıra,
Sizinle beraberken, bakar mıyım Hızır'a.

Ben sizin aşkınızla, dağları aşıyordum.
Her adımda daha çok, size yaklaşıyordum."

Sofu Baba derler ki, ona Van civârında,
Ziyâret etmektedir, sevenler, mezarında.




KIR O ŞİŞELERİ

Necâti Bey isminde, var idi ki bir kişi,
Vaktiyle Adliye'de, müfettişlikti işi.

İşte bu Necâti Bey, vazîfeyle bir sene,
Bir Arefe gününde, gitti "Müks" ilçesine,

Kendisi anlatır ki: Müks'e vardığımda ben,
Bayram namazı için, câmiye gittik hemen.

Kaymakam ve ilçenin, bâzı mühim zâtları,
Baktım, namazdan sonra, çıkardılar atları.

Tahmîn ettim, bir yere, gidiliyordu derhâl,
"Bir yere yolculuk mu, var?" diye ettim suâl.

Dediler: "Bayramlarda, şudur ki âdetimiz,
Namazı müteâkip, Arvas'a gideriz biz.

Orada Seyyid Fehîm, diye var bir evliyâ,
Onu ziyâret edip, alırız hayır duâ."

Dedim ki: "Vaziyetim, değilse de pek iyi,
Beni dahî götürün, göreyim o velîyi."

"Olur" deyip bana da, hazırladılar bir at,
Yola düştük ise de, bir hoş oldum ben fakat.

Çünkü benim aslında, din ile yoktu ilgim,
İslâmî husûslarda, yok idi hiç bir bilgim.

Ayrıca da mâlesef, mübtelâydım içkiye,
Şimdiyse gidiyorduk, bir evliyâ kişiye.

Vaktâ ki sınırından, duhûl ettik Arvas'ın,
Sanki başka bir âlem, zuhur etti ansızın.

Ömrümde hiç böyle şey, görmemiştim doğrusu,
Girince sardı bizi, sanki "Cennet koku"su.

Alışkın olduğumdan, içkiye ve lâkin ben,
Heybeme"iki şişe", koymuştum ihtiyâten.

Zîrâ mübtelâ idim, içmeden edemezdim,
İçmediğim zamanlar, kararırdı gözlerim.

Varınca biraz sonra, Arvas kabristanına,
Sakladım şişeleri, taşların arasına.

Kimseye sezdirmeden, yapmıştım ben bu işi,
Yol arkadaşlarımdan, görmedi hiç bir kişi.

Orada "Fâtiha"lar, okuyarak mevtâya,
Sonra gittik hepimiz, o büyük evliyâya.

Huzûruna girip de, görür görmez o zâtı,
Düşündüm ki "Var bunda, sanki melek sıfatı.

Önce görmüş olduğum, insanlardan değildir,
Bu çok büyük bir insan, bu mürşid-i kâmildir,"

Kendisine gönülden teslîm oldum bin aşkla,
Ellerine sarılıp, öptüm bir iştiyâkla.

Büyük bir arzû ile, arz ettim ki: "Efendim,
Bu tasavvuf yoluna, ben de girmek isterim."

Gülerek buyurdu ki: "Bu, böyle olmaz fakat,
Olur mu bir arada, şişe ile bu hayat?

Gidip kabristandaki, kır o iki şişeyi,
Ondan sonra gel bizden, talep eyle bu şeyi."

"Peki efendim" deyip, birini kırıp attım,
Her ihtimâle karşı, öbürünü bıraktım.

Huzûruna gelince, buyurdu: "Ey müfettiş,
Git, öbür şişeyi de, kır gel ki, bitsin bu iş."

"Peki" dedim ve gidip, kırdım öbürünü de,
Gelip tövbe eyledim, o büyüğün önünde.

Çok memleket dolaştım, çok âlim gördüm, fakat,
Görmedim hiç bir yerde, onun gibi büyük zât.



SECDEDE VEFÂT ETTİ

Bir kimse anlatıyor, duydum ki Dâvûd Tâî,
Hastalanmış yatıyor, hava da güzel idi.

Ziyâret maksadıyle, gittiğimde yanına,
Gördüm koymuş başını, kerpiçten yastığına.

Hem ızdırap çekiyor, hem Kur'ân okuyordu,
Bir âyeti durmadan, hep tekrar ediyordu.

O âyetin mânâsı, şöyle idi meâlen:
"Cehennem'de şiddetli, azap var ebediyyen."

Dedim ki: "Dışarıda, çok güzel bir hava var,
Dışarı çıkarayım, isterseniz bir miktar."

Buyurdu ki: "Ömrümde, hiç uymadım kendime,
Böyle şey istemekten, sığınırım Rabbime,

Ölürsem gömün beni, şu duvar arkasına,
Görmesin kimse beni, vasiyettir bu sana."

Muhterem vâlidesi, anlatır ki şöylece;
Oğlum, ibâdet ile, sabahladı bir gece.

O gün sabaha kadar, namaz kıldı huşûyla,
Sonra da ağlıyarak, meşgûl oldu duâyla.

En son vardı secdeye, bekledi uzun mikdâr,
Kaldırmadı başını, fecir sökene kadar.

Merak ettim doğrusu, onun bu durumunu,
Bir de baktım secdede, teslim etmiş rûhunu.

Vefât ettiği gece, bir ses geldi gâibden,
İşitti cümle âlem, şöyle diyordu aynen:

"Bilin ki Dâvûd Tâî, Rabbine kavuşmuştur,
Cennet nîmetleri, şimdi onun olmuştur.

Cennetler hazırlanıp, süslendiler hep ona,
Ne mutlu Dâvûd'a ki, tam vardı murâdına."

Onun cenâzesini, taşımak gâyesiyle,
Binlerce kişi gelip ağladı gözyaşıyle.

Hazret-i İbn-i Semmâk, gelip cenâzesine,
Şu târihî sözleri, söyledi kendisine:

"Zâten ölü gibiydin, sen ecelin gelmeden,
Görmüştün hesâbını, hesâba çekilmeden."

Sen onun hürmetine, affeyle yâ Rab bizi,
Âhiret derdi ile, dertlendir hepimizi.





NE İÇİN ŞEREFLİYDİ?

"Hangi güzel yüz ki, toprak olmadı?
Hangi tatlı göz ki, yere akmadı."

Bir şarkıcı kadından, duyunca bu sözleri,
Hidâyete gelerek, yaşla doldu gözleri.

Ve İmâm-ı A'zam'ın, hânesine giderek,
Anlattı bu hâlini, çok taaccüp ederek.

Dedi ki: "Ey efendim, bir söz duydum birazdan,
Şuûrum alt üst oldu, soğudum bu dünyâdan.

Hidâyete gelmeme, sebep oldu bu şiir,
Bu fakire, şu anda, nasîhatiniz nedir?"

İmâm'ın emri ile, öğrendi din ilmini,
Ve ilmine göre de, düzeltti her hâlini.

Sonra da, öyle kavî, sarıldı ki İslâma,
Örnek oldu hayatı, bilcümle müslümâna.

Geldi bir gün Câfer-i Sâdık'ın huzûruna,
Dedi ki: "Bir nasîhat, eyleyin lütfen bana."

Buyurdu ki: "Ey Dâvûd, zâhidisin zamânın,
Benim nasîhatime, var mı ki ihtiyâcın?"

Dedi ki: "Sen Resûl'ün, torunusun bir kere,
Ve mübârek kanından, taşıyorsun bir zerre,

Bu yüzden var elbette, bizlere üstünlüğün,
Senin nasîhatine, muhtaçtır herkes bu gün."

Buyurdu: "Korkum şu ki, mahşer günü, Peygamber,
Bana şöyle bir bakıp, buyurursa "Ey Câfer!

Sen, evlâdım olarak, böyle mi olacaktın?
Ve benim sünnetime, böyle mi uyacaktın?"

Dâvûd bunu duyunca, başladı ağlamaya,
Uğraştı sırf kalbini, Allah'a bağlamaya.

İnzivâya çekilir, sever idi uzleti,
Buna rağmen cihâna, yayılmıştı şöhreti.

Sordular sebebini, devrin âlimlerinden:
"Dâvûd, uzlette iken, bu şöhreti nereden?"

Dediler ki: "Kalbinde, sırf Allah vardır onun,
Yâni Allah'tan başka, kimsesi yok Dâvûd'un.

Mahlûktan yüz çevirip, kul, dönerse Rabbine,
Öyle şeref bulur ki, akıl ermez hâline."

Bir gece otururken hânesinin damında,
Allah'ın kudretini, tefekkürü ânında,

Başladı ağlamağa, Rabbini düşünerek
Düştü komşu damına, kendisinden geçerek.

O zât sesi duyunca bacaya çıktı birden,
Onu görüp dedi ki: "Sen mi düştün deminden?"

Buyurdu ki: "Tefekkür, ediyordum Rabbimi,
Bayılmışım ve sonra, burda buldum kendimi."

Su içine doğrayıp, yerdi hep yavan ekmek,
Nefsi azmasın diye, yemezdi yağlı yemek.

Bir gün bâzı dostları dediler: "Zaîfsiniz,
Size yağlı bir yemek, getirsek yer misiniz?"

"Evet" dediği için, getirdiler önüne,
Lâkin biraz düşünüp, yemedi ondan yine.

Dedi: "Filân kimsenin, nasıldır yetimleri?
Alıp ona götürün, bu nefis yemekleri."





ANNEYE HİZMET

Bâyezîd-i Bistâmî, çocuk iken kendisi,
İlim için mektebe, göndermişti, annesi,

Hocasını büyük bir dikkatle dinliyordu,
Öğrendiği şeyleri, hemen ezberliyordu.

Bir gün normal vaktinden, erken geldi evine,
Annesi merak edip, sorduğunda kendine,

Dedi ki: "Anneciğim, bugün birşey öğrendim,
Duânı almak için, erkenden eve geldim.

Hak teâlâ Kur'ânda, buyuruyor ki bana,
İtâat eyleyeyim, kendisine ve sana.

Duâ et de yapayım, Rabbime çok ibâdet,
Sana da lâyıkıyla, yapayım iyi hizmet."

O günden itibâren, sarıldı ibâdete,
Koyuldu annesine, gece gündüz hizmete.

Karlı ve dondurucu, soğuk bir kış gecesi,
Yatağından seslenip, su istedi annesi.

Fırladı annesinin, emri için yerinden,
Lâkin testi boş idi, çeşmeye koştu hemen.

Testisini doldurup, döndüğünde evine,
Gördü ki vâlidesi, uykuya dalmış yine.

Onu uyandırmağa, gönlü râzı gelmedi,
Buzla kaplı testiyle, başucunda bekledi.

Biraz sonra annesi, uyandı "Su, su" diye,
Gördü ki oğlu bekler, elinde testi ile.

Dedi ki: "Ey evlâdım, niçin oturmuyorsun?
Başucumda, ayakta, öylece bekliyorsun?"

Dedi ki: "Anneciğim, beklerim şu sebepten,
Hemen verebileyim suyu geciktirmeden."

Vâlidesi silerek, yaşaran gözlerini,
Oğluna duâ için, kaldırdı ellerini:

"Yâ Rabbî, ben oğlumdan râzıyım sonsuz kere,
Sen de ondan râzı ol, kavuştur nimetlere."

Bâyezîd-i Bistâmî, hürmetine ilâhî,
Anne duâsı almak, nasîb et bize dahî





KÖTÜLÜĞE İYİLİK

Müslüman, kardeşine, güler yüzlü olmalı,
Din ve dünyâ işine, yardımda bulunmalı.

Bir köylü, Medîne'de, sordu efendimize,
Dedi: "Yâ Resûlallah, din nedir, öğret bize?"

Buyurdu ki: "Allah'ın, emrine itâattir,
Onun mahlûklarına, merhametli olmaktır."

Güzel ahlâk hakkında, suâl eden birine,
Buyurdu ki: "İhsân et, senden yüz çevirene!"

Çok defa Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri,
Kabristanın içinde, gezerdi geceleri.

Yine dolaşır iken, bir gece kabristanda,
Onu gece bekçisi, farketti karanlıkda.

Ve lâkin tanımadı, vurdu asâsı ile,
Bâyezîd-i Bistâmî çıkarmadı çıt bile.

Devâm etti vurmaya, bitsin diye cezâsı,
Sonra kırılıverdi, birden bire, asâsı.

Bâyezîd hazretleri, gelince hânesine,
Asânın fiyatını, sordu talebesine.

O miktarda parayı, koydu kese içine,
Gönderdi tatlı ile, o gece bekçisine.

Bir de mektup yazmıştı, kendisine şöyle ki,
"Sayın Bekçi Efendi, bu gece, dövdün beni.

Evet suç bende idi, kabâhatin yok senin,
Dövmezdin tabî ki, ben orada gezmeseydim.

Senin asân kırıldı, benim sebebim ile,
Bu parayla asâ al, hakkını helâl eyle.

Ye âfiyet üzere, gönderdiğim tatlıdan,
Korusun Hak teâlâ, seni her sıkıntıdan."

Okuyunca o bekçi, bu mektup geldiğinde,
Huzûruna gelerek, tövbe etti o günde.

Ve hattâ bu sâyede, geldi bir çok bekçiler,
Onun ile birlikte, hak yoluna girdiler.

İTÂAT BÖYLE OLUR

Allah adamlarından, "Bâyezîd-i Bistâmî",
Dîne hizmet uğrunda, bir hayli çoktu azmi.

Üstâdından aldığı, feyiz ve ilhâm ile,
Hizmete adamıştı, kendini tamâmiyle.

Gâye, bir kişi olsun, kurtarmaktı Ateş'ten,
Daha mühim iş yoktu, ona göre bu işten.

Buyurdu: "Kardeşlerim, verenler olur azîz,
Zîrâ veren kulları, çok seviyor Rabbimiz.

Almak istemeyin ki, bu, hiç makbûl şey değil,
Hep almak düşünenler, olurlar hor ve zelîl.

İnsanlar arasında, olan her türlü kavga,
Hepsi almak yüzünden, vukû bulur mutlaka.

Fakat "vermek" yüzünden, çekişme olmaz zinhâr,
Görülmüş mü vermekten, kavga etsin insanlar?"

Buyurdu: "Peki deyin, kaçının îtirazdan,
Zîrâ peki demeyip, kovuldu la'in şeytan.

Eshâb, Resûlullah'a, tam itâat ederdi,
O'nun her bir emrine, hemen "peki" derlerdi.

Mübârek huzûrunda, edepliydiler gâyet,
Sessizce oturur ve etmezlerdi hareket.

Hattâ ağaç zannedip, kuşlar o kimseleri,
Gelip üzerlerine, konarlardı ekserî.

Bir kabahat işledi, eshâbdan biri, bir gün,
Mübârek kulağına, gitti bu da Resûl'ün.

Resûl'e erişince, vukû bulan hâdise,
Buyurdu ki: "Onu ben, hapsettim öyle ise."

Bu haberi o zâta, gidip dediklerinde,
Bir "mıh gibi" çakılıp, kala kaldı yerinde.

Bu emri aldığında, nasılsa vaziyyeti,
Öylece dondu kaldı, aslâ değiştirmedi.

Allah'ın Resûlünün, emrine muhâlefet
Olur diye, bir milim, eylemedi hareket.

Hattâ bir ayağını, öbürünün yanına,
Bile getirmedi ki, îtiraz olur O'na.

Resûl'e bu derece, itâat ederlerdi,
"O'nun için canımız, fedâ olsun." derlerdi."

Bir gün de buyurdu ki: "Kardeşlerim, bu nefis,
Öyle bir canavar ki, aman dikkat ediniz!

Bir ahtapot misâli, insanın vücûdunu,
Kollarıyla sarmıştır, böyle düşünün onu.

Başı, tam alındadır, sanki bu canavarın,
İşi, mâni olmaktır, secdesine insanın.

Haram ile beslenir, nefis denen canavar,
Serpilir, kuvvetlenir, işlendikçe haramlar.

Sâdece tek gâyesi, vardır ki işbu nefsin
Sâhibini ebedî, azâba sürüklesin!

Siz düşman aramayın, sizin hâricinizde,
En büyük düşmanınız, nefistir içinizde,

Onu öldürmek için, iki yol vardır ancak,
Birisi, gıdâsını, kesmektir tam olarak.

Yâni, işlenmez ise, en küçük günah bile,
O, gıdâsız kalarak, zayıflar tamamiyle.

Öbürü, kelime-i tevhîdi söylemektir.
Bu kelime, nefs için, en te'sîrli kötektir."

Bu sohbet sâhibinin, hürmetine İlâhî
Nefsimizin şerrinden, hıfz eyle bizi dahî





KOKUSUNU DUYUYORUM

Evliyâ-i kirâmın, en büyüklerindendir,
İnsanların kalbine, nûr salıp etti tenvîr.

"Seyyid Emîr Külâl'in, talebesidir bu zât,
Kararmış olan kalpler, onunla buldu hayat.

Seyyid olup, Resûl'ün, kerîm evlâdındandır,
Dînin yayılmasında, pekçok hizmeti vardır.

Bin üç yüz on sekizde, teşrîf etti dünyâya,
Yetmiş üç yaşındayken, göçtü dâr-ı bekâya.

Buhâra'da bir belde, var ki Kasr-ı Ârifân,
Kabri bu yerde olup, nûr saçılır oradan.

Bu büyük zât, dünyâya, gelmişti bu beldede,
Hem vefâtları dahi, oldu yine bu yerde.

O, dünyâya gelmeden, duyulmadan hiç adı,
Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.

Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'ydi ki o zât,
Ondan saçılıyordu, dünyâya her füyûzât.

Ne zaman geçse idi, o, Kasr-ı Ârifân'dan,
Derdi: "Bana bir koku, geliyor ki buradan,

Zuhûr eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ
Kararmış gönülleri, nûruyla eder ihyâ."

Gelince başka bir gün, bu bereketli yere,
Buyurdu ki: "O koku, fazlalaşmış bu kere.

Öyle zannederim ki, o, dünyâya gelmiştir,
Büyüyüp yetişince, İslâma kuvvet verir."

Böyle söylediğinde, hakîkaten o velî,
Henüz üç gün olmuştu, o dünyâya geleli.

Babası, kucağına, alarak bu oğlunu,
Bu büyük evliyâya, götürdü o gün onu.

O zât onu görünce, sevinip buldu huzur,
Buyurdu: "O dediğim, evliyâ işte budur.

Zaten ben, her ne zaman, geçseydim bu beldeden,
Alırdım kokusunu, bu büyük zâtın hemen.

Bu defâ gelirken de, bu koku geliyordu,
Hattâ biz yaklaştıkça, ziyâdeleşiyordu.

Düşündüm ki "Doğmuştur, dediğim o büyük zât,"
O koku, bu yavrudan, geliyor işte bizzât.

Size müjde olsun ki, işte o, bu bebektir,
Bu, ilerde çok büyük, bir zât olsa gerektir."

Daha sonra şefkatle, bağrına bastı onu,
Buyurdu: "Evlatlığa, kabûl ettik biz bunu."

Sonra Emîr Külâl'e, dedi: "Bu, benim oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum."

Büyüyüp tâbi oldu, o da Emîr Külâl'e,
Ondan feyiz alarak, erişti tam kemâle.

O, henüz çocuk iken, evliyâlığa âit,
Alnında işâretler, görünürdü her vakit.

Annesi anlatır ki: "Bu oğlum Behâeddîn,
"Kerâmet" sâhibiydi, dört yaşındayken hemin.

Evimizde bir inek, vardı yavrulayacak,
Doğurmasına daha, bir müddet vardı ancak.

Bir gün bana dedi ki, ineği göstererek;
"Beyaz başlı bir yavru, doğuracak bu inek."

Birkaç ay geçmişti ki, o günden îtibâren,
Beyaz başlı buzağı, doğurdu inek aynen."



NİÇİN HAMDETMİYEYİM?

Kerâmetler sâhibi, bir velîsidir Hakkın,
Kulların hizmetine, çalışmıştır bihakkın.

Dîne hizmet aşkıyle, kalbi hep çarpıyordu,
Bir şeyler yapmak için, fırsatlar arıyordu.

Zengin idi, malını, verdi İslâm yolunda,
Çünkü mal ve paranın, sevgisi yoktu onda.

Ne kadar çok idiyse, onun malı, serveti,
Çok idi o kadar da, o mallara nefreti.

Bir gün bir talebeye, buyurdu: "Odaya gir,
Beş bin dînar olacak, onları bana getir."

Talebe o odaya, girdi ve döndü geri,
Dedi ki: "Göremedim, içerde akçeleri."

"Elhamdülillah" deyip, dersine etti devam,
Olmadı bu hususta, onda hiç üzüntü gam.

Az sonra o talebe, içeri girdi yine,
Onları bulduğunu, arz etti kendisine.

Hazret-i Behâeddîn, aldı "Peki" diyerek,
Devâm etti dersine, bir daha hamd ederek.

Merak etti talebe, dedi ki: "Efendim siz,
Her iki halde dahi, yine hamd eylediniz."

Buyurdu ki: "Evlâdım, niçin hamd etmiyeyim?
Rabbimiz imân vermiş, dünyâlığı nideyim?

Paranın varlığıyla, yokluğu bu dünyâda,
Müsâvîdir, değişmez, dervişlerin yanında.

Dünyâ elden çıkınca, üzüntü duymazlar hiç,
Ele geçirince de, bulmazlar aslâ sevinç.

Ben dahi birincide, nazar ettim kalbime,
Gördüm ki üzüntü yok, hamd eyledim Rabbime,

İkinci seferde de, kalbime ettim nazar,
Gördüm ki bir sevinç yok, şükr eyledim, o kadar.

Bir kul ki Allah'ını, seviyorsa eğer çok,
Fark etmez ona göre, dünyâlık var veyâ yok."

Bu cevap, talebenin, sürûr verdi gönlüne,
Daha arttı yakîni, onun büyüklüğüne.

Hazret-i Behâeddîn, tevâzu sâhibiydi,
Kendini üzenlere, sabır küpü gibiydi.

Hattâ o, kendisine, kötülük edenlere,
İhsân ve ikrâmlarda, bulunurdu çok kere.

Derdi ki: "Hak yolunda, yürüyen kimseleri,
Rabbimiz imtihana, tâbi tutar ekseri.

Kulların cefâsından, olunca mutazarrır,
Hiç karşılık vermeyip, göstermeli hep sabır.

Sırf sabır kâfi değil, hattâ o insanlara,
Ayrıca gül demeti, sunmalıdır onlara."

Bu Allah adamı da, zengindi, malı çoktu,
Bu yüzden bâzıları, yapardı dedi-kodu.

Meselâ derlerdi ki; "Bu nasıl evliyâdır?
Hepimizden daha çok, malı ve mülkü vardır."

O, bunları duyunca, buyurdu: "Ey insanlar,
Hak teâlâ dünyâyı, sevmiyor zerre kadar.

Dünyânın tamâmının, olmayınca kıymeti,
Olur mu bir kısmının, hiç bir ehemmiyeti?

Evet, o dünyâlıktan, çok var ise de bizde,
Lâkin muhabbetleri, hiç yoktur kalbimizde."



HER KOYUN KENDİ BACAĞINDAN

Behlül Dânâ şehirde, dolaşıp ara sıra,
Nasîhat ediyordu, bir kısım insanlara.

Ve eğer görür ise, bâzı yanlış işleri,
Derhal îkâz ederdi, gidip o kişileri.

Bu durumdan rahatsız olan bâzı kişi de,
Şikâyet eylediler, onu Hârûn Reşîd'e.

Dediler ki: "Behlül'e, söyleyin de ey sultan,
Yaptığımız işlere, karışmasın her zaman.

Bizim günahımızla, ne derdi var ki onun,
Hem kendi bacağından, asılmaz mı her koyun?"

Çağırdı Hârûn Reşîd, Behlül'ü sarayına,
Halkın şikâyetini, söyledi aynen ona.

O, terk etti sarayı, hiç bir cevap vermeden,
Ve bir kaç koyun alıp, onları kesti hemen.

Her sokağın başına, o kesik koyunları,
Kendi bacaklarından, asıverdi onları.

İnsanlar bunu görüp, dediler: "Ne olacak,
Delinin yapacağı, nihâyet budur ancak."

Lâkin günler geçtikçe, o etler kokuyordu,
Bundan bütün mahalle, rahatsız oluyordu.

Artık durulmaz oldu, bu kokudan nihâyet,
Halk gidip halîfeye, eylediler şikâyet.

Dediler: "Ey halîfe, Behlül'e söyleyiniz,
Astığı koyunlardan, bîzar olduk hepimiz."

Hârûn Reşîd, Behlül'ü çağırıp sordu hemen,
O ise şöyle dedi, halîfeye cevâben:

"Kendi bacaklarından, astım ben her koyunu,
Ne için şikâyete, geldiler size bunu?

Demek ki bu şekilde, asılsa da her koyun,
Kokunca, her insana, zararı varmış onun.

Anlatmak istedim ki, onlara ben bu halle,
"Bir kötünün şerrini, çeker bütün mahalle."



HEPSİ PİŞMÂN OLDULAR

İsmi Bekâ bin Batû, Irak'ta yetişmiştir,
Bin yüz elli sekizde, orada vefât etmiştir.

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri,
Bu zâtı çok sever ve medhederdi ekseri.

Bir gün de buyurdu ki: "Mânevî yükseklikler,
Her velîye ölçülü, olmuştur hep müyesser.

Bekâ bin Batû ise, bunlardan müstesnâdır,
Onun nîmetlerine, yoktur ölçü ve sınır."

Bu zât bir gün sâhile, inmiş dinleniyordu,
O sırada uzaktan, bir gemi geçiyordu,

Bâzısı içki içip ve nâralar atarak,
Rahatsız ederlerdi, herkesi böyle nâ-hak.

Bekâ bin Batû ise, uzaktan firâsetle,
Buna vâkıf oldu ve kederlendi gâyetle.

Denizin kıyısından, seslendi ki: "Ey kaptan!
Sustur şu insanları, korkmaz mısın Allah'tan?"

Bekâ hazretlerinin, sesini cenâb-ı Hak,
İşittirdi kaptana, olsa da hayli uzak.

Lâkin o edepsizler, yine devâm edince;
Allah dostu bu velî, gadablandı bir nice.

Buyurdu ki: "Ey deniz, izni ile Allah'ın,
İçine al hepsini, şu âsi insanların."

Yükselmeye başladı, o an deniz suları,
Birden ölüm korkusu, sardı o insanları.

Dalgalardan o gemi, yüz tutunca batmaya,
Başladı o insanlar, feryâd-ü figanlara.

Lâkin hazret-i Bekâ, etti yine merhamet,
Onların bu hâline, acıdı yine gâyet.

Denizden yürüyerek, o geminin yanına,
Gidince, o insanlar, hayretle baktı ona.

Hatâlarını bilip, hepsi tövbe ettiler,
Bekâ hazretlerinden, çok özür dilediler.

O ise su üstünde, kılarak önce namaz,
Kurtulmaları için, eyledi duâ, niyâz.

Dedi: "Pişmân oldular, bu kullar yâ İlâhî,

Onları boğulmaktan, halâs eyle sen dahi."

Duâ bitmemişti ki, dalga durdu âniden,
Gemideki insanlar, kurtuldular ölümden.

Az önce içki içip, nâra atarken hepsi,
Oldular bu velînin, hâlis bir talebesi.

Bir gün nasîhat edip, buyurdu: "Ey insanlar!
Kalpten dünyâ sevgisi, ancak sohbetle çıkar,

Yâni kim bu sevgiyi, etmişse kalpten ihraç,
O zâtın sohbetidir, bu derde asıl ilâç.

Onların bir sohbeti, kalp derdine devâdır,
Onların sözlerinde, rabbânî tesir vardır.

O zâtlardan birine, rastlarsa biri eğer,
Kalbine girmek için, göstersin türlü hüner.

Çünkü o büyük zâtlar, dostudurlar Allah'ın,
Onlar sevilmedikçe, kurtuluş zordur yârın.

Kimin ki yeri vardır, o zâtların kalbinde,
Kurtulur Cehennem'den, âhiret âleminde."

Bu büyük evliyânın, hürmetine İlâhî,
Onların sevgisini, ihsân et bize dahi.



EVLİYÂYI ÇOK SEVİN

Tâbiîn-i kirâmdan olan bu mübârek zât,
Tesirli sözleriyle, ederdi çok nasîhat.

Haram ve şüpheliden, sakınırdı pek fazla,
Emr-i mâruf yapardı, insanlara ihlâsla.

Derdi ki: "Ey insanlar, yapsanız da çok günah,
Hemen tövbe edin ki, affeder çünkü Allah."

Hak teâlâ Kur'ân'da, buyurur ki "Ey insan,
Semâyı doldursa da, yaptığın günah isyân,

Tövbe edip, îmânla, gelirsen bana şâyet,
Yaparım ben de sana, yer dolusu mağfiret."

Yine buyuruyor ki Müzenî hazretleri:
"Sevmeye gayret edin, Hak dostu velîleri.

İyi amellerimin, arasında ben bu gün,
O zâtlara sevgimi, görüyorum en üstün."

Yine o buyurdu ki: "Mütevâzi olunuz,
Halk içinde daha çok kıymetli olursunuz."

Arafat'ta vakfeye, durmuştu bu zât yine,
Şöyle düşünüyordu o an kendi kendine;

"Şu hüccâcın içinde, olmasaydım eğer ben,
Hak teâlâ onları, bağışlardı tamâmen."

Buyurdu: "Bir kimseyi, görürseniz ki eğer,
İnsanların aybını, herkese verir haber.

Yâni gıybet ediyor, yapıyorsa nemmâmlık,
Cehennem ateşine, hazırlansın o artık."

Zamânın hükümdârı, çok severdi bu zâtı,
Bir gün teklif etti ki, ülkeye olsun kâdı.

Lâkin o, kâdılığı, kabûl eylemeyince,
Hükümdâr, "olsun" diye, ısrâr etti bir nice.

O zaman hükümdâra, arz etti ki o artık,
"Yemin ediyorum ki, ben yapamam kâdılık.

Bu sözüm doğru ise, durumu eyledim arz,
Yalansa, yalancıdan, zâten kâdı olamaz."

Buyurdu: "Ey insanlar, din, öğüt, nasîhattır,
Ve emri mâruf yapmak, çok kıymetli tâattır."

Bir Cumâ namazında, çok fazlaydı cemâat,
O dahî ediyordu, halka vâz-ü nasîhat.

Buyurdu: Şimdi bana, sorsalar ki: "Ey Bekir,
Şu insanlar içinde, iyileri kimlerdir?"

Derim: "Emri mâruf ve nehyi anil münkeri,
En iyi yapanlardır, en çok kıymetlileri."

Yâni İslâmiyeti, öğrenip kendi önce,
Başkalarına dahî, öğretendir güzelce.

Çünkü bütün yapılan, nâfile ibâdetler,
Bunların sevapları, toplansa hepsi eğer

Allah için gazânın, sevâbının yanında,
Bir damla gibi bile, değildir esâsında.

Yine Allah yolunda, gazâda çarpışmanın,
Allah için harb edip, hattâ şehîd olmanın,

Ecri de, emri mâruf, sevâbına nisbetle,
Bir deryânın yanında, değildir damla bile.

Bütün peygamberlerin, yaptığı tek iş vardı,
Dîni, İslâmiyeti, halka anlatırlardı.

Bu yolda eziyyetler, görselerdi de hattâ,
Yine gevşemezlerdi, onlar bu nasîhatta.





ÖLMEYİ İSTER MİSİN?

Tâbiîn-i kirâmdan, büyük bir evliyâdır,
Babası İbn-i Temim, Eshâb-ı kirâmdandır.

Çok namaz kılıyordu, her gecede bin rekat,
Yedi yüz otuz yedi, yılında etti vefât.

"Ölmeyi ister misin?", diye sordu birine,
Dedi: Hayır efendim, daldım günah kirine.

Biraz daha yaşayıp, fâideli ve iyi,
İş yapıp ondan sonra, istiyorum ölmeyi.

Buyurdu ki: "Evlâdım, ne gibi iyi amel,
Yapacaksan çabuk yap, âni gelir hep ecel.

Sen iyi iş yapmağa, ettinse de tam niyyet,
O kadar yaşamağa, elinde var mı senet?

Büyükler buyurur ki; "Her gece yattığında,
Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.

Ve yine sabahleyin, uyandığında bil ki,
Ölüm tam karşındadır, ölürsün o gün belki."



BESMELE'YE HÜRMETİ

Bişr-i Hâfî adında, bir büyük velî vardı,
Gençlik senelerinde, günah işler yapardı.

Bir gün sarhoş bir halde, sallanarak giderken,
Yerde çamur içinde, bir kâğıt gördü birden.

Besmele-i şerîfe, olduğunu anladı,
Ve içi sızlayarak, eğilip onu aldı.

Öptü ve tâzim ile, giderdi çamurunu,
Güzel koku sürerek, yükseğe astı onu.

O gece rüyâ gördü, bir âlim, yattığında,
Ona şöyle denildi, Bişr-i Hâfî hakkında:

"Git, Bişr'e haber ver ki, dün yaptığı bir işten,
Dolayı memnun olup, râzı oldum Bişr'den.

İsmimi yerden alıp, nasıl temizlediyse,
Onu, günah işlerden, temizlerim ben ise.

Nasıl benim ismimi, büyük tuttuysa o kul,
Ben dahî o kulumu, tutarım öyle makbul."

Uyandı sabahleyin, rüyâ gören o âlim,
Merak edip dedi ki; "Bu kişi acabâ kim?"

Hemen çıkıp aradı, onu o mahallede,
Nihâyet buldu onu, köhne bir meyhânede.

Çağırttırıp dedi ki; "Sana bir haberim var."
Bişr dedi ki: "Acabâ, bana kim haber yollar?"

"Allahü teâlâdan, haberim var" deyince,
Ağlamaya başladı, o bunu öğrenince.

Dedi ki: "Yoksa bana, kızıyor mu Rabbimiz?
Bana güceniyor mu, ne olur, söyleyiniz?"

O âlimin gördüğü, rüyâyı dinleyince,
Dönüp ahbaplarına, vedâ etti hemence,

Dedi: "Ey arkadaşlar, biz şu anda çağrıldık,
Beni bu meyhânede, göremezsiniz artık."

O âlimin yanında, "tövbe etti" böylece,
Büyük bir velî olup, edindi çok derece.

O buyurur: Bağdat'ta, gördüm ben birisini,
Askerler kırbaç ile, döverdi kendisini.

Dikkat ettim, bin kırbaç, vurdular kendisine,
Ve lâkin o sesini, çıkarmadı hiç yine.

Baktım o zavallıyı, o kadar çok dövdüler,
Sonra onu bağlayıp, hapise götürdüler.

Bu hâli merak edip, gittim onun yanına,
Niçin dövdüklerini, gizlice sordum ona.

Dedi ki: "Ben bir kıza, âşık oldum iyice,
Onu sevdiğim için, dayak yedim bir nice."

Dedim ki: "Bu kadar çok, dövdü de onlar seni,
Ne için bir kerrecik, çıkarmadın sesini?"

Dedi ki: "Oan bana, bakıyordu sevdiğim,
O bakarken, sesimi, çıkarabilir miydim?"

Dedim ki: "Hak teâlâ seni hep görmektedir,
Hattâ senin kalbinden, geçeni bilmektedir.

Rabbinin seni her an, gördüğünü bilseydin,
Acep nice olurdu o zaman hâlin senin?"

O bunu öğrenince, sararıp yere düştü,
Baktım Hak teâlânın, korkusundan ölmüştü.

Evliyânın sözünde, rabbânî tesir vardır,
Onlara kavuşanlar, tâlihli insanlardır.



İLMİ ZELÎL EDEMEM

İmâm-ı Buhârî'nin ilminin üstünlüğü,
Yayılınca her yere, dîninin bütünlüğü,

İnsanlar hayran kalıp, koştular kendisine,
Ve binlerce talebe, üşüştüler dersine.

Lâkin kıskandı onu, bâzıları mâlesef,
O dahî çok üzülüp, onlara etti esef.

Göç etti Nişâbûr'dan, Buhârâ'ya nihâyet,
İnsanlar akın akın, ettiler hep ziyâret.

O yere teşrîfleri, erişince vâliye,
Bir haberci gönderdi: "Yanıma gelsin!" diye.

O kimse de gelerek, dedi ki: "Efendimiz!
Sizi, huzûrlarına, çağırıyor vâlimiz.

İlmi, bizzat dinlemek, istiyor ağzınızdan,
Ayrıca bir isteği, olacak zâtınızdan,

İlim öğretmek için, kendi çocuklarına,
Bekliyor vâli şimdi, sizi huzûrlarına."

Bu teklif karşısında, düşündü, durdu biraz,
Buyurdu: "Benim ona, gitmem hiç uygun olmaz.

Ben onun ayağına, gidersem bu iş için,
İlmi zelil ederim, doğrusu budur işin.

Zîrâ ilim, herşeyden, şereflidir azîzdir,
Bu ise ilim için, hakâret-i bârizdir.

Kim ilme tâlip ise, gelir ilmin yanına,
Ve lâkin âlim gitmez, kimsenin ayağına.

O dahî istiyorsa, bir husûsu öğrenmek,
Buraya gelmelidir, ilme çok tâzîm gerek.

Çocuklarına dahî, ders veririm ben ama,
Onlar da zahmet edip, gelmeliler yanıma.

Zîrâ tahsis edersem, vakti o bebelere,
Haksızlık olmuş olur, sâir talebelere.

Herkes gibi onlar da, gelirse bize şâyet,
Edinirler onlar da, çok ilim ve mârifet."

Lâkin anlıyamadı, vâli bu hakîkati,
Bir haber gönderdi ki: "Terk etsin memleketi!"

Hazret-i İmâm ise, çok üzüldü bu hâle,
Çıktı, lâkin Allah'a, etti onu havâle.

Bir ay geçmemişti ki, bu işin üzerinden,
Yolsuzluk sebebiyle, alındı görevinden.

Bir merkebin üstüne, bindirildi o vâli,
Ve gelip tükürdüler, ona cümle ahâli.

Çoluk, çocuk toplanıp, ettiler çok hakâret,
Ve onun bu hâlinden, insanlar aldı ibret.

Hazret-i İmâm ise, giderken Semerkand'a,
Dedi-kodu işitti, yine kendi hakkında.

İnsanların hâlinden, bir hayli üzülerek,
Daraldı temiz rûhu ve canı sıkıldı pek.

Bir gece teheccüdde, yalvardı Allah'ına:
"Yâ Rabbî, al rûhumu, dar geldi dünyâ bana"

Hastalandı âniden, bir bayram arefesi,
Vefât etti nihâyet, o bayramın gecesi.

Kabrinden bir hoş koku, yayılırdı her gece,
Hem de hiç azalmayıp, devâm etti günlerce.

Sonra gökten kabrine, indi bir nûr şûlesi,
Bir hayret kaplamıştı, bunu gören herkesi.





HASTALIK NÎMETTİR

Abdullah-ı Dehlevî, şânı büyük bir velî,
Meşhurdu halk içinde, bir çok kerâmetleri.

Bir gün biri gelerek, mübârek huzûruna,
"Oğlumuz çoktan beri, kayıptır" dedi ona.

Ve ilâve etti ki: "Lütfen duâ ediniz,
Tekrardan ihsân etsin, onu bize Rabbimiz."

Onun bu sözlerini, dinleyip o büyük zât,
Buyurdu ki: "Oğlunuz, evindedir şu saat."

O kimse heyret edip, dedi: "Ama efendim,
Şimdi evden ayrılıp, huzûrunuza geldim."

O yine buyurdu ki: "Evine dön ki şu an,
Rabbimiz onu size, tekrardan etti ihsân."

"Peki efendim" deyip, evine gittiğinde,
Gördü ki oturuyor, oğlu gelmiş evinde.

Yine bir gün birisi, ölüm yatağındaki,
Hastasını sırtlayıp, geldi bir seher vakti.

Dedi ki:"Ey efendim, çok ağırdır hastamız,
Belki bir şifâ bulur, duâ buyurursanız."

Şöyle bir nazar etti, hastaya bir kerrecik,
Kavuştu sıhhatine, o kimse hemencecik.

Böyle, binlerce kişi, duâ alıp o zâttan,
Şifâya kavuşurdu, her türlü mazarrattan.

Lâkin kendisinin de, üç mühim derdi vardı,
Hattâ namazlarını, hep özürlü kılardı.

Sevdiklerinden biri, buna olup muttali
Bir gün kendilerine, suâl etti bu hâli.

"Efendim, bu devirde, kim hasta olsa eğer,
Kapınıza gelerek, sizden duâ isterler.

Siz bir duâ edince, gelen her bir hastaya,
Her biri, duânızla, kavuşuyor şifâya.

Hâlbuki sizin dahi, vardır hastalığınız,
Ve bilhassa üçünden, hiç yoktur râhatınız.

Lâkin hikmet nedir ki, etmezsiniz hiç duâ?
Etseniz, size dahi, verir Allah bir devâ."

Buyurdu ki: "Kurtulmak, istiyor dertten onlar,
Bu yüzden bize gelip, hep duâ istiyorlar.

Biz ise Rabbimizin, verdiği bu dertlerden,
O gönderdiği için, râzıyız herbirinden.

Mahbûb-u kemenddir ki, her musîbet ve belâ,
Sevdiği kullarına, gönderir Hak teâlâ."

Kıtlık vâki olmuştu, bir zaman da Delhi'de,
Buna çok üzülmüştü, Abdullah Dehlevî de.

Mescidin avlusuna, çıktı bir gün nihâyet,
Kızgın güneş altında, oturdu kısa müddet.

Dedi ki: "Yâ İlâhî, yağmur yağana kadar,
Buradan gitmemeğe, bu kulun verdi karar."

O böyle söyleyince, çok geçmedi aradan,
Nehirler akar gibi, yağmur yağdı havadan.

Çok nazlı kullarıdır, Allah'ın çünkü onlar,
Onların hürmetine, yağdırır yağmur ve kar.

Resûlullah'tan gelen, o ilâhî feyiz, nûr,
Onların kalplerinden, herkese vâsıl olur.

Bu büyük velîlerin hürmetine yâ Rabbî,
Bizi, her hâlimizde, onlara eyle tâbi.



SON NEFES BELLİ OLMAZ

Abdullah bin Menâzil, ulemâdan, büyük zat,
Nişâbur'da yetişip, orada etti vefât

O, bir gün vâz ederken, buyurdu ki: (Ey insan!
Hazırlan son nefese, deme daha var zaman.

O "son nefes" dediğin, gelir bu gün, ya yârın,
Şimdi ne hazırlarsan, işte o, senin kârın.

Her nefesi alırken, âgâh ol, etme gaflet,
Her birinin, son nefes olduğunu kabûl et.

Her namazı kılarken, de ki: "Hiç belli olmaz,
Bu, benim kılacağım, belki de en son namaz."

Her yemek yediğinde, de ki: "Bu, son yemeğim,
Öbür öğüne kadar, belki gelir ecelim."

Her gece abdest alıp, girerken yatağına,
De ki: "Belki ölürüm ve çıkamam yarına.")

Nasîhat istemişti, kendisinden bir mü'min.
Buyurdu: (Öfkelenme, dünyalık bir şey için.

İnsan öfkelenince, örtülür aklı o an,
Şeytan onun boynuna "bir yular" takar heman.

O, kendi aklı ile, edemez hiç hareket,
Zîrâ onun aklını, örtmüştür öfke, hiddet.

"Şeytanın oyuncağı", olur artık o kişi,
Onun emrine göre, yapar o, her bir işi.

Peygamber efendimiz, buyurdu ki bu bâbda:
"Hemence oturunuz, kızdıysanız ayakta.

Eğer oturmakla da, sâkin olmaz iseniz,
Bir mikdar yatınız ki, zâil olsun öfkeniz.")



KEŞKE YARDIM ETSEYDİM!

Abdullah-ı Mürteiş, evliyâ-yı kirâmdan
Şiddetle kaçınırdı, şüpheli ve haramdan.

Dünyâya zerre kadar, vermez idi bir değer,
Methetti kendisini, evliyâ ve âlimler.

Hânesinin önünde, otururken bir zaman,
Genç bir kişi gelerek, para istedi ondan.

Vardı gencin üstünde, hem de "yeni bir abâ"
Düşündü: "Bu ne için, dileniyor acaba?

Yaşı genç, sakat değil, hem yeni elbisesi,
Yakışır mı bu gence, el açıp dilenmesi?"

Bunları düşünerek, vermedi cevap bile,
Genç ayrıldı ondan, "kırılmış bir kalp" ile.

Eli boş, boynu bükük, gidince öyle mahzun,
Bu sefer pişman oldu, düşündü uzun uzun.

Para vermediğine, çok üzülüp içinden,
Göremedi bir daha, koştuysa da peşinden

Dedi ki: "Ne olaydı, kırmasaydım hiç onu,
Nereden biliyordum nâ ehil olduğunu,

Rabbimiz bakıyor mu, hiç benim günâhıma?
Devamlı gönderiyor, rızkımı her gün ama.

Belki o, Rabbimizin, çok sevdiği kuluydu,
Heyhât! Bana yakışan, muâmele bu muydu?"

Yaptığı o hatânın, kalarak tesirinde,
Yatıp, bir rüyâ gördü, o günün gecesinde.

Şöyle ki otururdu, Allah arslanı Ali
Dikkat etti, vardı hem, yanında o genç dahi.

Hazret-i Ali ona, buyurdu ki hemence:
"Ne için bir tasadduk, eylemedin bu gence?

Hâlbuki bir kimsenin, varken malı, parası,
Tasadduk eylemezse, sevmez onu Mevlâsı.

Uyanınca kapladı, kendisini bir keder,
Dağıttı nesi varsa, kalmadı maldan eser.

Hiç unutamıyordu, buna rağmen o ânı
"Ben niçin boş çevirdim, o fakir müslümanı?"

Ve hemen çıktı yola, Bağdat medresesine,
İlim tahsil eyledi, orada on beş sene.

Babası zengin olup, çoktu malı, parası,
Vefât edip tamâmen, ona kaldı mîrâsı.

Onu da fakirlere, dağıtarak bittamam,
Başladığı tahsîle, gece-gün etti devâm.

Ebû Hafs-ı Haddâd'dan, alıp tasavvuf dersi,
Vilâyet makâmında, yükseldi derecesi.

Buyurdu ki:"Allah'ı, hakkıyla sevmek için,
O'nun düşmanlarını, sevmesin kalbin, için.

Ne ki uzaklaştırır, seni Hak teâlâdan,
Yaklaşma yanlarına, uzak dur hep onlardan.

Eğer ki meyl ederse, kalbin "Hak"tan gayriye,
O kalp hasta demektir, bak hemen tedâvîye.

Dünyalık kimselerle, kurma hiç münâsebet,
"Allah adamları"yla, bulunmağa gayret et.

Onların her bakışı, "devâ"dır kalp derdine,
Şakî olmaz gidenler, onların sohbetine.



DAĞLARIN TESBİHİ

Abdurrahmân Tafsuncî, evliyâdan, büyük zât,
Hazret-i Abdülkâdir Geylânî ders verdi ona bizzat.

Bir gün o havâlîde, bir sahrâya gitmişti,
Allahü teâlâyı, şöyle tesbîh etmişti:

"Ey vahşîlerin bile, tesbih ettiği Rabbim,
Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim."

O anda, her taraftan, cümle vahşî hayvanlar,
Grup grup gelerek, yanında toplandılar.

Arslan ile ceylânlar, geliyordu, yan yana
Hiç zarar vermiyordu, bir arslan, bir ceylâna,

Hepsi kendi diliyle, Hakk'ı zikrediyordu,
Öyle ki, âvâzları, göğe yükseliyordu.

Daha sonra dedi ki: "Yâ İlâhî, yâ Rabbî,
Seni, bütün kuşların, tesbîh ettiği gibi,

Ben dahi tesbîh eder ve seni zikrederim,
Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim."

Ve mübârek başını, kaldırınca yukarı,
Gördü kendine doğru, akın eden kuşları.

O civarda ne kadar kuş cinsi varsa eğer,
Gelip, başı üstünde, toplandı birer birer.

Hem de kısa zamanda, öyle çok toplandı ki,
Gökyüzünü tamâmen, örttüler bulut gibi.

Allah Alah dediler, hepsi kendi diliyle,
Öyle ki, o gün yer gök, inledi kuş sesiyle.

Sonra dedi:"Yâ Rabbî, rüzgârların tesbîhi,
Nasılsa, onlar gibi, zikrederim ben dahi."

O anda, dört bir yandan, serin, latîf rüzgârlar,
Tatlı nağmeler ile, esmeğe başladılar.

Önceden o beldede, rastlanmazken rüzgâra,
O gün esti ve sonra, esmez oldu bir daha

Sonra dedi:"Yâ Rabbî, şu dağlar, şu tepeler,
Muhakkak ki onlar da, seni tesbîh ederler,

Nasıl zikrede ise, onlar senin ismini,
Öyle tesbîh ederim, ben dahi şimdi seni."

O böyle söyleyince, etrafta olan dağlar,
Sallanıp, yüksek sesle, tesbîhe başladılar.

Bu zâtın hürmetine, affeyle yâ Rab bizi,
Onun sevgisi ile, tenvîr et kalbimizi.



ÇOK MÜTEVÂZİ İDİ

Evliyânın büyüğü, "Abdülazîz Dîrînî",
Yayıp kuvvetlendirdi, Allah'ın dînini.

Bin iki yüz on altı, yılında doğan bu zât
Yetmiş dokuz yaşında, Mısır'da etti vefât.

Güler yüz, tatlı dille, mümtaz idi bilhassa,
Hiç kimsenin kalbini, incitmezdi o aslâ.

O, hâlini herkese, etmezdi fazla izhâr,
Bir gün onu dışarda, gördü bâzı insanlar.

Gayr-i müslim bir kimse, zannedip kendisini,
İstediler onun da îmâna gelmesini.

Dediler ki: "Ey kişi, kelime-i şehâdet,
Söyle ki, senin olsun, ebedî bir saâdet."

O dahi "Peki" deyip, şehâdet söyleyince,
Büründü oradakiler, bir sürûr ve sevince.

"Müslüman yaptık." diye gayr-i müslim birini,
Kâdıya götürdüler, bu İslâm âlimini.

Dediler: "Şehâdeti, oku ki burada da,
Müslüman olduğunu, öğrensin bu kâdı da."

Kâdı ise bu zâtı, tanırdı gâyet iyi,
Ayakta karşıladı, gelince bu velîyi.

Büyük hürmet gösterip, dedi: "Safâ geldiniz,
Hemen îfâ edelim, var ise bir emriniz."

Sonra o insanları, sorup bu evliyâya,
Dedi ki: "Bu insanlar, niçin geldi buraya?"

Buyurdu: "Bilmiyorum, bunlar beni görünce,
Kelime-i şehâdet, okuttular ilk önce.

Sonra da beni alıp, buraya getirdiler,
Bilmem ki onlar beni, acep ne zannettiler?"

Onlar da hakîkati, anlayınca nihâyet,
Onun tevâzusuna, eylediler çok hayret.

Bu velînin sevdiği, bir kimse vardı yine,
Sık sık onu görmeye, gidiyordu evine.

O dahi yedirmeden, göndermezdi onu hiç,
Bir gün de gittiğinde, ikrâm etti bir piliç.

Abdülazîz Dîrînî, onun bu ikrâmına,
Gâyetle memnûn olup, çok duâ etti ona.

Bir daha geldiğinde, ona bu zât-ı kirâm,
O yine, piliç kesip, eyledi ona ikrâm.

Ve lâkin zevcesinin, burkuldu biraz içi,
Ona fazla bulmuştu, kesilen o pilici.

Onun büyüklüğünü, iyi bilmediğinden,
O gün ister istemez, öyle geçti kalbinden.

Dedi ki: "Bu nasıl iş, anlamadım bunu hiç,
O kim ki, her gelişte, kesiyor ona piliç.

Hâlbuki bana kalsa, kâfi gelir bir çorba,
Niçin ona çok rağbet, gösteriyor acaba?"

Ve lâkin o esnâda, Abdülazîz Dîrînî,
Bildi onun kalbinden, böyle geçirdiğini.

O pilici yemeyip, duâ etti kalbinden,
O an piliç canlanıp, odadan çıktı hemen.

Buyurdu ki: "Hanımın, dert etmesin bunu hiç,
Bize çorba kâfidir, onun olsun bu piliç.

Hanım dahi görünce, pilicin geldiğini,
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.

Öyle düşündüğüne, pişman oldu pek fazla,
Bu Allah adamına, tâbi oldu ihlâsla.

Anladı ki Allah'ın, dostudur bu velîler,
Kalpten geçenleri de, gâyet iyi bilirler.



ÖNCE SEVMEZDİ AMA

Körükçüzâde diye, vardı ki âlim bir zât,
Bu velîye soğukluk, duyuyordu o bizzât.

Her gün Süleymâniye, câmiinde ders ve vâz,
Edip, İslâmiyeti, ediyordu halka arz.

Lâkin onun hakkında, hakîkate mugâyir,
Kelâmlar ediyordu, kötülüğüne dâir.

Abdülehad Nûri'nin, talebeleri ise,
Bunları işiterek, düşerlerdi yeise.

Onun bu sözlerinden, rahatsız olup gâyet,
Onu, hocalarına, eylediler şikâyet.

Dediler ki: "Efendim, yaptığı doğru mudur?
Biz onun sözlerinden, oluyoruz bî-huzur."

Buyurdu: "Evlâtlarım, sabrediniz az daha,
Onun bu düşmanlığı, dönüşecek dostluğa.

O dahi aranıza, girecek bu gün yarın,
Gelip hizmet edecek, bir dergâhta bi hakkın."

Fazla zaman geçmemiş, idi ki bu velî zât,
Dergâhta talebeye, ediyorken nasihât,

Buyurdu: "Biraz sonra Körükçüzâde Hoca,
Bu dergâhtan içeri, girecektir doğruca."

İnanamıyorlardı, talebeler buna hiç,
Herbirinin kalbini, sardı büyük bir sevinç.

Onun dediği gibi, hakîkaten az sonra,
Körükçüzâde Hoca, gelip girdi huzura.

Bu büyük evliyânın, eline sarılarak,
Hürmet ile öptü ve, ağladı hıçkırarak.

Ona buyurdular ki: "Mâlumudur rüyânız,
Şimdi lütfen söyleyin, ne ise murâdınız."

Körükçüzâde ise, arz etti ki ona ilk;
"Efendim, kırk senedir, yaparım müderrislik.

Bunca yıl câmilerde, ederek her gün vâz,
Resûlün sünnetini, hep eyledim halka arz.

Lâkin Resûlullahın, mübârek nûr cemâli,
Görünmedi rüyâda, dert ettim bu hâli.

Her gün onun dînine, hizmet eyledim de hep,
Ne için bu şereften, mahrum oldum ben acep?

Ben bunu düşünerek, yattığımda dün gece,
Gâyet rûhâniyyetli, rüyâ gördüm şöylece:

Bana nida etti ki, rüyâda bir münâdi;
"Kalk da Abdülehad'ın, dergâhına git haydi."

Bu derdimin ilâcı, sizde imiş efendim,
Bir himmet eyleyin de, hallolsun işbu derdim."

Abdülehad Efendi, eğilip biraz ona,
Bir şeyler fısıldadı, gizlice kulağına.

Körükçüzâde buna, sevinmişti be gâyet,
Gitti ve ertesi gün, yeniden etti avdet.

Dedi ki: "Ey efendim, sevinçliyim bir nice.
Zîrâ bu devlet ile, şereflendim bu gece.

Kırk yıldır bu şerefe, ermemişken mâlesef,
Sizin himmetinizle, bu gün oldum müşerref."

Soğukluğun yerine, sevgi doldu o kalbe,
Hattâ o günden sonra, oldu ona talebe.

Rehber, talebesini, önce eder ehl-i hâl,
Sonra Resûlullahın, bezmine eder ithal.



KIRK YIL HİZMET ETTİ

Hâlid-i Bağdâdî'nin, şânını o zamanlar,
Duymuştu dünyâdaki, bilcümle müslümanlar.

Yayılınca şöhreti, her yerine dünyânın,
Bağdad'a geliyordu, insanlar akın akın.

Hem İstanbul'dan dahi, birçok âşık olanlar,
Ona kavuşmak için, Bağdad'a yollandılar.

Bu gelen insanların, şu idi tek gâyesi:
"Hâlid-i Bağdâdî'nin, olmaktı talebesi."

Zîrâ Resûlullah'tan, fışkıran bütün "nûrlar",
Ondan yayılıyordu, herkese o zamanlar.

İstanbul'dan Bağdad'a, taşınan insanlara,
Baktığında, Mevlânâ, kıyamadı onlara.

Emir verip hemence, Abdülfettâh Akrî'ye,
Gönderdi İstanbul'a, "feyzini saçsın" diye.

Abdülfettâh Efendi, İstanbul'a gelince,
Nuh kuyusu denilen, yere geldi hemence.

Bu mübârek velî zât, buraya vardığında,
Cümle Hak âşıkları, buldu onu ânında.

Etraftan akın akın, geliyordu insanlar,
Zîrâ ondan akardı, ilâhî feyiz, nûrlar.

Devlet ricâlinden de, vezir, paşa, kumandan,
Gelirdi akın akın, bu dergâha o zaman.

On binlerce müslüman, gelerek bu dergâha,
Bağlardı kalplerini, hepsi Resûlullah'a.

Abdülfettâh Efendi, kırk yıldan daha fazla,
Bu dergâhta böylece, hizmet etti ihlâsla.

Mevlânâ Hâlid ise, o gelince Bağdad'dan,
Otuz dokuz yıl önce, ayrılmıştı dünyâdan.

Onun ayrılığına, hiç dayanamıyordu,
Hocasına kavuşmak, aşkıyla yanıyordu.

Bin sekiz yüz altmış dört, yılı Muharreminde,
Cümle talebesiyle, helâlleşti evinde.

Ayın on dokuzunda, hem de bir Cumâ günü,
Kur'ân'ı dinler iken, teslim etti rûhunu.

Âlim ve evliyâlar, sözbirliği hâlinde,
Şunu bildirdiler ki: "İstanbul dahilinde,

Binlerce evliyâdan, eshâbın hâricinde,
Üçü, en büyüğüdür, bu velîler içinde.

Bu üçünden biri de, Abdülfettâh Akrî'dir,
Kabri, âşıklarının, istifâde yeridir.

İkisi de şunlardır, bu üç büyük velînin,
Murâd-ı Münzâvî'yle, Tokâdî Mehmed Emîn.

Yâ Rabbî, bu üç büyük, velînin hürmetine,
Şifâ ver hasta olan, Muhammed ümmetine.



AMELİYAT OLMADI AMA...

Sevdiği kimselerden, Sabri Bey var idi ki,
O da şu hâdiseyi, anlatır bizâtihî:

Bir gün râhatsızlandım ve gittim hastâneye,
Apandisit teşhîsi, kondu muâyenede.

Bayram olduğu için, yapmayıp ameliyât,
Bir başka hastâneye, sevkettiler o sâat.

Çıkıp, o hastâneye, gitmeden daha önce,
Efendi'ye uğrayıp, haber verdim hemence.

Ellerini öperek, oturunca, o derhâl,
Bana; "Sen hasta mısın?" diyerek etti suâl.

"Evet." deyip gösterdim, o ağrının yerini,
Tam onun üzerine, dokundurdu elini.

"Burası mı?" diyerek, o yeri ovdu biraz,

Onun bereketiyle, gitti benden o maraz.

O, mübârek elini, dokununca o yere,
Apandisit ağrısı, kayboldu birden bire.

Kırk beş sene oluyor, o günden îtibâren,
Apandisit ağrısı, görmedim bir daha ben.

BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN

Sevdiklerinden biri, bir gün huzûrlarına,
Gelerek şu şekilde, bir suâl sordu ona:

"Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî mi yüksektir,
İmâm-ı Rabbânî mi, merak eder bu fakîr?"

Abdülhakîm Efendi, cevâben o kimseye,
Başladı Abdülkâdir Geylânî'yi övmeye.

Buyurdu: "Gavsül âzam, idi ki bu büyük zât,
Ânında yetişirdi, istese her kim imdât.

Öyle çok kerâmeti, vardı ki onun hattâ,
Duâsıyle ölüyü, döndürürdü hayâta.

Kendi zamânındaki, bilcümle evliyânın,
Fevkinde bulunduğu, kesin idi bu zâtın.

Ve kıyâmete kadar, her Velî'ye feyiz, nûr,
Onun vâsıtasıyle, erişir, vâsıl olur.

Mübârek cemâlini, görseydi biri elhak,
Allahü teâlâyı, hâtırlardı muhakkak.

Dört yüz kişi yazardı, vâzını muntazaman,
Birbirinin sırtında, yazarlardı çok zaman."

Böylece bu Velî'den, bahsedip uzun uzun,
Çok kerâmetlerini, anlattı önce onun.

Sonunda buyurdu ki: "Bütün bunlara rağmen,
İmâm-ı Rabbânî'nin âşıkıyım ama ben."



MÜMİNİN FİRÂSETİ

Abdülhâlık Goncdüvânî, namazları ekserî,
Kâbede edâ edip, dönerdi tekrar geri.

Bir aşûre gününde, hazret-i Abdülhâlık,
O gün talebesiyle, sohbette, bir aralık,

Müslüman kıyâfetli, bir genç girdi içeri,
Talebe arasında, oturdu diz üzeri.

O hazret, bir taraftan, hem sohbet ediyordu,
Yine bir taraftan da o genci süzüyordu.

Sohbeti dikkatlice, dinleyen o genç adam,
Dedi ki: "Ey efendim, Resûl aleyhisselâm,

"Müminin firâsetinden, sakının ey insanlar,
Çünkü onlar, Allah'ın nûru ile bakarlar."

Diye buyurmuşlardır, sahâbeye bir kere,
Bu hadîsin sırrını, anlatınız bizlere."

Buyurdu: "Sırrı şu ki, belindeki zünnârı,
Çıkar at, müslüman ol, kandırma insanları!"

Genç îtirâz etti ve dedi ki: "Yok zünnârım,
Ve onu kuşanmaktan, Allah'ımdan korkarım."

Buyurdu: "Öyle ise, çıkar da kaftanını,
Öğrenelim içinde, zünnar olmadığını."

Çıkardı kaftanını o genç, istemeyerek,
Belindeki zünnârı, çıkınca, üzüldü pek.

Bu durum karşısında, utandı, mahcup oldu,
O an İslâma karşı, kalbine sevgi doldu.

Anladı, müminlerin, firâseti nasılmış,
Ve Allah'ın nûruyla, mümin nasıl bakarmış.

Kalbinde ona karşı, hâsıl oldu muhabbet
SU-PERISI Tarih: 11.12.2005 20:02
ellerine sağlık kardeşim allah razı olsun senden
liamsi Tarih: 07.12.2005 23:31
Allah bizleri mümin olarak ruhunu teslim edenlerden eylesin.
sulfato Tarih: 06.09.2005 20:36
GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ

Osmanlı pâdişâhı, Kânûnî zamanında,
Yahyâ Efendi diye, vardı ki bir evliyâ.

Sultan, A abey diye, ona hitab ederdi,
Büyük zât oldu unu, bilir ve çok severdi.

Velî Yahyâ Efendi, hazret-i Hızır ile,
Sık sık görüşür idi, Allah'ın izni ile.

Pâdişâh bu durumu, çok iyi biliyordu,
Kendisi de Hızırla, görüşmek istiyordu.

Çıktı sultan bir gece, kayıkla gezintiye,
Yanaştırıp kayı ı, bir ara Ortaköye.

Yahyâ Efendiye de, gönderdi ki bir haber;
O da gelip bulunsun, kendisiyle beraber.

Yahya Efendi dahi, onun ricâsı ile,
Gelip bindi kayı a, yanında birisiyle.

Sultanın parma ında kıymetli yüzük vardı.
O kişi, dikkatlice o yüzü e bakardı.

İyice farkedince, bunu Sultan Süleymân,
O kıymetli yüzü ü, çıkarıp parma ından,

Dedi ki: Siz gâliba, bunu merak ettiniz,
Alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz.

O zât aldı yüzü ü, evirip çevirerek,
Atıverdi denize, hem de gülümseyerek.

Yahyâ Efendi hariç, kayıkta bulunanlar,
Çok hayret ettiler ki, acabâ bu ne yapar?

Biraz sonra o kişi inme i arzu etti
Pâdişâh kayıkçıya; Kıyıya yanaş dedi.

O kişi tam inerken bir avuç su alarak,
Uzattı pâdişâha, göz altından bakarak.

Avcundaki o suda attı ı yüzük vardı,
Pâdişah bunu görüp, hayretten dona kaldı.

Tutmak istediyse de, o kişinin elinden,
Lâkin o zât bir anda, kayboldu göz önünden.

Sordu Sultan Süleymân, Yahyâ Efendiye ki
A abey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki?

Efendim gördü ünüz, Hızır idi deyince,
Dedi: Bunu ne için, demedin daha önce.

Buyurdu: O kendini, tanıttı hükümdârım,
Lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım.
sulfato Tarih: 06.09.2005 20:36
KARTAL VE BOHÇA

Seyyidet Nefîse ki, bir evliyâ hâtundur,
Aliyyül Mürtezânın, dördüncü torunudur.

Hak teâlâ indinde, çok makbûldü duâsı,
Meşhûrdu zühdü ile, ibâdeti, takvâsı.

Ümmî idi ve lâkin, İslâm ilimlerinde,
Âlim olup, bilgisi, pek çoktu her birinde.

O devirde bir kadın, vardı fakir, ihtiyar,
Dört kızıyla, bir evde, otururlardı bunlar.

Bu kızlar hafta boyu, iplik e irirlerdi,
Anneleri pazarda, satıp geçinirlerdi.

Yine bir gün bu hâtun, ipleri aldı evden,
Satmak için çarşıya, giderken sabah erken,

Bohçası da başında, gidiyorken pazara,
Bir kartal onu kapıp, kaçırdı uzaklara.

Bütün sermâyeleri, o bohçadaydı zâten.
Bayılıp düştü yere, kadın üzüntüsünden.

Kendine geldi inde, gördü ki çok insanlar,
Etrafına toplanmış, soruyor: Noldu, ne var?

Anlattı hâdiseyi, dediler ki: Ey hâtun,
Ne için üzülürsün, ne kıymeti var bunun?

Dedi: Onu satarak, geçinirdik hepimiz,
Onu da kuş kaçırdı, ne yaparız şimdi biz?

Dediler ki: Ey hâtun, bak Seyyidet Nefîse,
Vardır ki, git derdini, ona söyle ne ise.

Ricâ et, duâ etsin, o sana bu iş için,
Onun duâsı ile, hâllolur elbet işin.

O hâtun geldi hemen, Seyyidet Nefîseye,
Yalvarıp ricâ etti: Bana duâ et diye.

Buyurdu ki: Ey hâtun, edeyim pekâlâ,
Elbette ki her şeye, kâdirdir Hak teâlâ

Her mahlûkun rızkına, kefildir cenâb-ı Hak,
Sen rızkı hiç düşünme, O gönderir muhakkak.

Sen şimdi müsterih ol, râhatça evine git,
O, rezzâk-ı âlemdir, Ondan hiç kesme ümit.

Az sonra birileri, gelerek Seyyideye,
Dediler: Üç gün önce, binmiştik bir gemiye.

Ve lâkin su alma a, başlayınca gemimiz,
Batma tehlikesiyle, karşılaştık hepimiz.

Sizi vesîle edip, duâ ettik Allah'a,
Çok şükür bu duâmız, bitmemişti ki daha,

Bir kartal, hızla indi, geminin üzerine,
A zındaki bohçayı bırakıp gitti yine.

Onu açıp gördük ki, iplik dolu hep içi,
O iplerle ba layıp, hâllettik hemen işi.

Duânızla kurtulduk, hamd olsun Rabbimize,
Şu beş yüz dirhem dahî, hîbedir bizden size.

Gerçi Hak teâlâdır, bunları yaptıran hep,
Ve lâkin bu iş için, O sizi kıldı sebep.

Gözleri yaşararak, aldı onu eline,
O ihtiyar hâtunu, dâvet etti evine.

Gelince kendisine, buyurdu ki: Ey hâtun,
O ipleri pazarda, sen kaça satıyordun?

Yirmi dirhem deyince, buyurdu ki: Pekâlâ,
Bak sana daha fazla, gönderdi Hak teâlâ.

O Allah ki kefildir, rızkına mahlûkatın,
Rızık için boş yere, kendini üzme sakın.
sulfato Tarih: 06.09.2005 20:35
HEPSİ ÎMÂN ETTİLER

Mevlânâ, tahsil için, Konya'dan bir gün yine,
Şam'a gidiyordu ki, u radı Nusaybin'e.

Hıristiyan papazlar, bir yere gelmişlerdi,
Acâyip istidraçlar, halka gösterirlerdi.

Gösteriş yapmak için, hazret-i Mevlânâ'ya,
Bir o lan çocu unu, uçurdular havaya.

Celâleddîn-i Rûmî, bir duâ etti o an,
Havada kala kalıp, düşmedi yere o lan.

Feryâd ediyordu ki, korkusundan o çocuk;
"Düşüp de ölece im, indirin beni çabuk!

Çok u raştılarsa da, papazların birço u,
Hiç indiremediler, havadan o çocu u.

O lan ba ırdı ki: "Sizin yanınızdaki,
O zâtın duâsıyla, işbu hâl oldu vâki.

Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,
Yoksa helâk olurum, yere düşüp buradan."

Papazlar bil-mecbûri, ona gelip bu kere,
Dediler: "Duâ et de, o çocuk düşsün yere."

Buyurdu ki: "Hiçbir şey kurtarmaz o çocu u,
Kelime-i şehâdet, kurtarır yalnız onu."

O lan bunu duyunca, sevinip bu habere,
Kelime-i şehâdet, söyleyip indi yere.

Papazlar bunu görüp, hayrette kaldı hepsi
Ve insâfa gelerek, îmân etti cümlesi.

"ALLAH, ALLAH" NİDÂLARIYLA