Bir Kötü Alışkanlık Olarak İnternet

I.İnternet'in ne olup ne olmadığı, neyi yapıp neyi yapamayacağı üzerine bol bol yazılıp çiziliyor. İnternet'in hayatımızda tuttuğu yerin hangi dengeye ulaşacağı, belki önümüzdeki beş-on yıl içinde daha iyi anlayacağımız bir konu; yaşayarak, deneyerek göreceğiz. Son beş yıldır tartışılan bir konu daha var: İnternet bir kötü alışkanlık mıdır peki? "Evet, hem de nasıl kötü bir alışkanlıktır diyenler" var. "İnsanların aile , okul, ev, iş sorumluluklarını bir kenara bıraktıran, teknoloji devriminin bütün nimetlerinin yanında gelmiş olan tehlikeli bir musibettir İnternet bağımlılığı; tanımlanması, teşhis ve tedavi edilmesi gerekir" diyorlar. Onlara göre, İnternet üzerinden seks ve ***** tutkusu yüzünden insanlar boşanmakta, işyerlerinde çalışanlar dalga geçerek patronlarını zarara sokmakta, üniversitelerde öğrenciler bilgisayar laboratuvarlarında çalışıp bilime katkıda bulunacak yerde sohbet etmekte, bütün gece İnternet'te oyun oynayan çocuklar ertesi gün okulda uyuyakalmakta.

Marazi İnternet kullanımını nasıl teşhis ediyorlar peki? Mesela, Dr. Mark Griffith's in Reuters için yaptığı bir araştırmada verdiği "en önemli on uyarı sinyali"ne bakalım: ,
1. Yalnızca birkaç dakika harcamaya niyetli olduğunuz halde, bilgi aramak için saatler harcadığınızı fark ediyorsunuz.
2. Çalışma arkadaşlarınıza, özel hayatınızdaki arkadaşlarınıza ya da eşi, nize bilgisayar başında geçirdiğiniz zaman hakkında yalan söylüyorsunuz
3. Monitörün başında her oturuşta saatlerce kaldığınız için fiziksel sorunlardan mustaripsiniz.
4. Sürekli olarak bir sonraki İnternet oturumunu iple çekiyorsunuz.
5. Aradığınız bilgiyi bulmaya hep "bir adımcık" kaldığını düşünüyorsunuz.
6. Anonim bir kişiliğe bürünmek size heyecan veriyor, insanlarla İnternet üzerinden konuşmayı yüz yüze konuşmaktan daha kolay buluyorsunuz.
7. E-postanızda bir şey var mı diye bakmak için zorlayıcı bir istek duyuyorsunuz.
8. İnternet'e girmek için yemek öğünlerinize, derslerinize ya da randevularınıza boş veriyorsunuz.
9. Bilgisayarınızın başında bu kadar fazla zaman geçirdiğiniz için suçlu- luk duyma ve büyük bir zevk alma arasında gidip geliyorsunuz.
10. Bilgisayarınızdan uzak kaldığınız zaman canınız bilgisayar çekiyor ve yoksunluk semptomları gösteriyorsunuz.

"İnternet Bağımlılığı Bozukluğu"nu bir hastalık olarak gören ve tedavi etmeye çalışan isimlerin önde gelenleri, Kimberly Young, David Greenfield, . Maressa Hecht Orzack gibi psikolog ve psikiyatristler. Bu araştırmacılara göre, hastalığı teşhis etmekte kullanılabilecek, yukarıdakine benzer listeler var; çoğunlukla *****, alkol bağımlılığı araştırmalarında kullanılan modellerden türetilmiş listeler bunlar. (İşin eğlenceli taraflarından biri, bu terimin ve tanım kriterlerinin Ivan Goldberg adlı bir doktorun yaptığı bir şakadan çıkmış olması: İrikıyım, sakallı bir New York / Yukarı Doğu Yakası Psikiyatristi olan ' Dr. Goldberg, her gün iki saatini, 1986'da ruh doktorları için kurduğu bir siberklüp olan PsyCom.Net'in tartışma gruplarını gezerek geçiriyor. İki yıl önce, Amerikan Psikiyatri Derneği'nin "Ruhsal Bozuklukların Teşhisi ve İstatistikleri Elkitabı"nın bir parodisini yazarak grup arkadaşlarına küçük bir oyun oynamaya karar verir. Bu elkitabının karmaşıklığını ve katılığını göstermek için, "İnternet Bağımlılığı Bozukluğu" (Internet Addiction Disorder - I. A. D.) adını verdiği bir şey uydurur; hastalığın semptomları arasında "önemli sosyal ya da mesleki faaliyetlerin İnternet kullanımı yüzünden bırakılması ya da azaltılması", "İnternet hakkında fanteziler ve rüyalar", ve "parmakların istemli ya da istemsiz hareketleri" gibi semptomlar vardır.

Goldberg'i şaşırtan şey şu olur: birçok meslektaşı "netkolik" olduklarını itiraf ederler ve ondan yardım isteyen e-postalar gönderirler. Goldberg bu mustarip arkadaşlarının isteğini yerine getirir ve İnternet Bağımlılığı Destek Grubu'nu hayata geçirir. Grubun şanı bir bilgisayar virüsünden daha büyük bir hızla yayılır. Kendilerini bağımlı olarak gören yüzlerce kişi -kimileri günde 12 saat İnternet başında geçirdiklerini söylemektedirler- çektikleri acıları anlatan mesajlar göndermeye başlarlar.(Küçük çapta bir İnternet mizah klasiğine dönüşmüş bu mektubun tamamını İnternet'te bulmak mümkün.)4

Bu "hastalığın" ortaya çıktığı alanlar, tahmin edebileceğiniz gibi: Siber- seks, flört, muhabbet, *****, pornografi, sohbet, borsada oynamak, açık artırmalara katılmak, oyunlar ve -son olarak- saplantılı bir şekilde yeni bilgiler peşinde koşmak.

İnternet bağımlılığının nedenlerine gelince, araştırmacılar özellikle sosyalleşme ihtiyacını vurguluyorlar. Örneğin Dr. Storm A. King, konunun boyutlarını özetlediği makalesinde5, İnternet üzerindeki sosyal hayatın avantajlarını sayıyor: Günümüzün şehir hayatında kolay kolay kurulamayan sosyal bağlantıları İnternet üzerinden kurabilmek, yabancılarla kolaylıkla ve risksiz olarak ilişkiye geçebilmek; insanların kendi kendilerini dizginlemeden, özgürce düşüncelerini, duygularını ifade edebilmeleri; kendilerini göstermek istedikleri yönlerini abartarak gösterebilmeleri; İnternet üzerindeki paylaşma ortamlarında ses çıkarmadan diğerlerini dikizleme olanağının olması gibi. Sosyalleşme ihtiyacına, İnternet'i çekici kılan başka unsurları da eklemek zor değil; her an el altında olması, yasaklanmış olana ulaşabilmeyi kolaylaştırması, oyun oynamaya, risk almaya yardım etmesi gibi.

Peki, bu hastalığı tedavi etmek için neler yapmak lazım? Kimberly Young'a göre, hastanın günlük İnternet kullanım saatlerini değiştirmek, örneğin bir mutfak saati yardımıyla bilgisayarı kapatmasını hatırlatmak, haftalık İnternet kullanımı hedefı çizelgeleri yapıp bunları kaydetmek, İnternet orucuna girmek, küçük hafıza kartlarına İnternet'in faydaları ve zararlarını yazmak, destek grupları ya da aile terapisi gibi yöntemler düşünülmeli.

Tahmin edilebileceği gibi, bütün bunlara katılmayanlar da var. Örneğin Dr. Iathan Shapira, bir sorunun varlığını kabul ediyor; ama bunun yeni bir hastalık türü değil, aynı kleptomani veya alışveriş bağımlılığı gibi bir "itki denetimi" problemi olduğunu düşünüyor ve İnternet "bağımlı"larının zaten başka psikiyatrik bozukluklardan da çektiklerini düşünüyor.7

&nbsTeşhis ve tedavi yaklaşımına ideolojik olarak sert eleştiriler geleceğini de görmek zor değil. Özellikle öncü ve en yüksek sesli savunucu konumundaki Kimberly Young'ın -ironik bir şekilde İnternet üzerinden, [url]www.netaddiction.com[/url] adresinde verdiği "bilgilendirme ve tedavi" hizmetlerine bakarak bu hastalığı kurumsallaştırma çabalarının, bu tedavi hizmetlerini verecek olan doktorların şahsi çıkarlarından başka bir şeye faydası olmayan bir sahtekârlık olduğunu söyleyenler var.

(Düpedüz dalga geçenler de yok değil: Örneğin, Dairen Aronofsky'nin "Requiem For A Dream" filminin tanıtım sitesindeki, İnternet bağımlılığınızı tedavi etmeyi öneren sitelerin parodisi gibi.9)

Dr. John Grohol da böyle bir hastalık olmadığını söylüyor. Grohol, hastalığın var olduğu sonucuna varan araştırmalardaki yöntemsel sakatlıklara işaret ediyor; örneğin, teşhis kriterlerinin saptanmasında, patolojik ***** bağımlılığı gibi az sayıda insanda gözlemlenen, anti-sosyal bir davranış için geliştirilmiş kriterlerin, İnternet gibi milyonlarca insanın kullandığı ve doğası itibarıyla sosyal olan ilişki biçimine aktarılmasını eleştiriyor. Grohol, İnternet bağımlılığından çektiğini söyleyen insanların çoğunun ! depresyon, anksiyete gibi başka bir sorunla yüzleşmek yerine kendilerini İnternet'e verdiklerini, çok az sayıda kullanıcının kompulsif aşırı kullanımdan mustarip olduğunu; bunların da bilinen bağımlılık tedavi yöntemleri ile tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor.

John Grohol'un alternatif olarak önerdiği yaklaşım oldukça aklıselim ürünü. Üç safhalı bir modeli hipotez olarak ortaya atıyor: Bu modelde kullanıcılar önce büyülenme/saplantı, sonra hayal kırıklığına uğrama/uzak dur- ma safhalarından geçerek bir dengeye ulaşıyorlar. Grohol, buna göre, aşın kullanım şikâyetlerinin çoğunun, ikinci safhadaki kullanıcıların geçici şikâyetleri olduğunu söylüyor.

İlginç bulduğum başka bir yaklaşım, Dr. John Suler'in yaklaşımı. John Suler neyin hastalıklı, neyin sağlıklı olduğunu ayırt etmek için bir "Bütünleştirme İlkesi" öneriyor: "Yüzyüze yaşantınız siber-yaşantınızdan koptuysa bir sorun vardır. Yüz- yüze yaşantınız siber-yaşantınızla bütünleşmişsse, durumunuz sağlıklıdır." (...) (sağlıklı İnternet kullanımında) İnternet üzerindeki hayatınızdan gerçek hayattaki aile ve arkadaşlarınıza söz edersiniz. İnternet ortamındaki cemaatinize kendi gerçek kimliğiniz, ilgileriniz ve becerilerinizle katılırsınız. İnternet üzerinde tanıştığınız insanlarla telefonla konuşur ya da şahsen görüşürsünüz. Tersi de geçerli: esasen gerçek dünyadan tanıdığınız insanların bir kısmıyla da e-posta ya da sohbet ortamlarında ilişkiye geçersiniz. "Gerçek dünyayı getirmek", siberuzayda bağımlılık halinde takılıp kalmış insanlara yardım etmekte önemli bir ilkedir.

II. Yukarıdaki kısa özetin göstermeye çalıştığı üzere: Bir sorun var gibi; konunun uzmanları işin üzerinde duruyorlar, saflar belirleniyor; ama karşımızda yeni bir hastalık var mı, yok mu; hastalıklı davranışla sağlıklı davranışın sınırı nedir soruları üzerinde "standart" bir mutabakat henüz ufukta görünmüyor. Belki de, yöntemsel olarak daha sağlam araştırmalar yapıldıkça konu daha iyi anlaşılacak.

Benim kişisel düşüncelerime gelince: Tahmin edilebileceği gibi, ben de "tedavi edilmesi gereken bir maraz olarak" İnternet'i çok ciddiye almıyorum; yukarıda John Grohol'un savunduğuna benzer şekilde, İnternet'i "kötüye" kullanmasaydık, başka bir şeyi kötüye kullanacaktık, geçecekti; İnternet de bir süre kötüye kullanılır, geçer diye düşünüyorum. Zaten, bu bağımlılık meselesi bana komik geliyor: Yazının başında andığım İnternet bağımlılığı- nı haber veren 10 uyarı sinyali listesinde İnternet yerine mesela piyano, fut- bol, matematik koyabilir; haddinden fazla piyano çalan insanlara bağımlılık teşhisi koyup, acilen piyano orucuna girmelerini tavsiye etmeye kalkışabilir- dik-velhasıl, bugünün konser piyanistlerine zamanında müdahale etseydik, onları topluma kazandırabilecektik. Yani, tutku ve bir konuda "aşırı" vakit harcama, kendi başına pek fena bir şey değil zaten bence.

Peki, vardığım sonuç bu mu: bırakınız tıklayalım, bırakınız tıkırdayalım? Hayır, bence mesele, o en can alıcı soruya, bu dünyadaki kısıtlı vaktimizi ne ile geçirdiğimiz sorusuna verdiğimiz cevapta düğümleniyor-başka her şeyde olduğu gibi:

İnternet üzerinde insanın kendi istediğinden fazla vakit geçirmesinin, birilerinden bir e-posta ya da mesaj gelmiş mi, falanca yere yazdığım yazıya bir cevap var mı, falanca bu hafta ne yazmış, şu konuda hangi kitaplar var, bu albüm hakkında kim ne demiş derken, başka bir şeye vaktinin kalmadığını görmesinin nasıl bir şey olduğunu, kendimden biliyorum. Zaten yukarıdaki "İnternet Bağımlılığı" papazlarını ciddiye alacak olsam, kendimden başlayarak yakın çevremin önemli bir kısmının tedavi için ehil doktorlara sevk edilmeleri gerekiyor.

Bu vakit geçirme/harcama davranışının altındaki temel motife, sosyalleşme motifine, burun kıvıracak halim yok. Sosyalleşmek, hepimizin en temel ihtiyaçlarından: Bizi anlayacak, anlatacak, sözümüzü dinleyecek, ilgilerimizi paylaşacak, bize yeni yollar gösterecek, suç ortağımız olacak birilerini her zaman arıyoruz, arayacağız. İnternet'in bu konudaki katkıları ortada: Ne kadar deli saçması bir alanda da olsa, saplantınız ne ise, dünyanın dört bir yanından saplantınızı paylaşan insanlarla koltuğunuzdan kalkmadan ilişkiye geçebiliyor, "ruh ikizleriniz"le karşılaşabiliyorsunuz.

İnternet üzerinde bilgiye ulaşma tarzının kolaylıkları ve zorlukları, İnternet'in hem çekiciliği ve vazgeçilmezliğini, hem de zaman çalıcı yönlerini açıklıyor. İnternet'in çöple de dolu olduğu, kaliteli, derişik bilgiye ulaşmanın şansınıza kalmış olduğu bilinen bir şey ama; İnternet'in aklınıza gelecek her ,konuda en azından "özet" bilgiye ulaşmakta, daha kaliteli bilginin nerede hangi kitaplarda olduğu konusunda yol gösteren ipuçlarını vermek konusunda daha önce hayal edemediğimiz bir gücü var. Klasik yayın araçlarında şansı olmayacak kimi derinlemesine ya da riskli bilgilerin de İnternet'in sunduğu yayın demokrasisi sayesinde elimizin altında olması, olmaya başla- ması da İnternet'in önemli nimetlerinden biri.

İnternet'te bilgiyi bulabilmek, bunun için arama stratejileri geliştirmek oyunun bir parçası; İnternet, bir yandan da, detektiflik becerileri göstermeniz gereken bir macera ortamı. Bir de, bulduğunuzu düşündüğünüz şeyin ekranınızda belirmesini beklemek var; en hızlı bağlantılarla bile, bir konuyu merak etmenizle sonucunu almanız arasında bir zaman geçiyor-ekranın yavaş yavaş oluşmasını beklerken, siz de karşınıza çıkanın aradığınız şey olup olmadığını değerlendiriyorsunuz, eğer istemediğiniz şey olduğu ortaya çıkarsa beklemeden kapatıyorsunuz, eğer umut vericiyse daha merakla ya da daha sabırla bekleyebiliyorsunuz. Verdiği keyfın bir kısmı bu bekleme / beklentileri parça parça karşılama unsurundan gelen bir tür "bilgi striptizi", İnternet.

Bu "bilgi" konusunun endişe verici bir tarafı var: bundan on yıl önce kütüphaneye gidip indeks tozu yutmaya göstereceğimiz sabır sınırlı olduğu için, aklımıza gelecek birçok sorunun cevabını nasıl olsa kolay kolay bulamayacağımızı içselleştirmiştik; daha az sorunun cevabı ile yetinebiliyorduk, daha az merak edebiliyorduk. Oysa şimdi aklımıza gelecek her konuda bir şeyler bulabileceğimizi bilmemiz, bir merak arsızlığı, bir tür zapping davranışı yaratıyor: Bu sayfanın hikâyesi buymuş, bakalım iyi bir bağlantı var mı, şuna da bakalım, bu sayfanın yüklenmesini beklerken e-postayı kontrol edelim... Üstelik televizyon zapping'inden çok daha iyi zapping bu, çünkü kontrollü: Televizyonda beğenmediğinizden kaçıp "rastgele"ye sığınırken, İnternet'te bir nedenle seçtiğiniz ve "kısaca" ne olduğunu anladığınızı düşündüğünüz bir sayfanın tavsiye ettiği, adı size ilginç görünen başka bir sayfaya "zap"lıyorsunuz.

Varmak istediğim yer şu: bütün bu nimetleri ve külfetlerinin sonucu olarak, "dağılmaya teşne beyinler" için yoğunlaşmaya yönelik müthiş bir tehdit olabiliyor İnternet. Muhabbet, bilgi arsızlığı, kontrollü zapping, bilgi detektifliği, bilgi striptizi diye saydığım bu unsurların, bir konuda derinlemesine harcanabilecek zamanın dağılarak harcanmasına yol açma riski büyük.

Oysa, yoğunlaşmak, yoğunlaşabilmek, bir kişisel macerada ilerleyebilmenin tek yolu.

Bütün bunların bir araya gelmesi, bana yüzlerce yıllık bir hikâyeyi, Aziz Antonius'un baştan çıkarılması hikâyesini hatırlatıyor: İnternet, kurduğu "dünya içinde dünya" ile, gözümüzü alan, bizden vaktimizi isteyen, bizi hep bir sözcüğü daha aramaya, bir bağlantıyı daha tıklamaya çağıran bir alem-Antonius'u yolundan çıkarmaya çalışan kimisi harikulade, kimisi korkunç mahlukat görüntüler gibi. Bir insanın kendi projesini, bütünlüğünü arama, bir yol çizme ve bu yolda devam etme gibi dertleri varsa, olacaksa; internet'in, artık, bilgiye ulaşma ve paylaşma konusunda getirdiği kolaylıklar nedeniyle, bu yolda en önemli araçlardan biri olduğu, olması gerektiği açık; yoğunlaşmayı, öncelikler saptamayı engelleyen bir zaman hırsızı olabileceği de.

Bir süredir bu yeni oyuncakla tanışmanın, bu yeni dünyanın içine düşmenin heyecanı ile emekliyor, tökezliyorduk; artık İnternet'i hayatımızın içinde konumlamamızın, İnternet'i kendi başına bir amaç, bizi de kapsayan, yutan bir "siberuzay" değil, bir iletişim ve paylaşma "alet"i olduğunu hatırlamamızın, bu aletin kendi önceliklerimizdeki yerini dengelemeye başlamanızın zamanı geliyor.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 393
favori
like
share