Hüzünlü Kaval - Ecem Çevikdil

Bir zamanlar Kaf Dağı’nın eteklerinde Güneş saçlı, deniz gözlü bir kız yaşarmış. Kız öyle güzelmiş ki bakan dönüp bir daha bakarmış. Ailenin tek çocuğu olduğu için annesinin, babasının en değerli varlığıymış. El üstünde tutulur, yediği önünde yemediği arkasında olurmuş. Gelin görün ki hiç mutlu değilmiş.

Sonbahara doğru babası hastalanmış güzel kızın. Sürüyü otlatma işi düşmüş başa. Koyulmuş koyunlarıyla yola. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş varmış bir meraya... Oturmuş bir ağaç gölgesine başlamış kaval çalmaya... Öyle güzel çalarmış ki köyün erkekleri duyduğunda büyülenirmiş bu ses karşısında. Sırf erkekler mi? Genci, yaşlısı, kadını, adamı... Hepsi de sus pus olur acı nağmelere kulak kabartırmış.

Gel zaman git zaman hiç konuşmamaya başlamış güzel kız. Ne annesiyle, ne babasıyla... Kavalı ortakmış bütün dertlerine. En hüzünlü türküleri çalar, en acıklı melodilerle ağlatırmış dağı taşı... Annesi de babası da ne yapacağını şaşırmışlar bir zaman sonra. Gitmedikleri doktor, kapısını çalmadıkları hoca kalmamış... En sonunda çareyi ünü yedi düvele yayılmış Hacı Mehmet’e gitmekte bulmuşlar. Duymuşlar ki Hacı Mehmet en olmadık yarayı iyileştirir, en ölümcül hastayı iyi edermiş...

Geceler Güneş’i kovalamış günlerce, yıldızlar bulutlarla dans etmiş gecelerce... Akrep Yelkovan kovalamaca oynarken varmışlar Hacı Mehmet’in kapısına... Öyle kolay değilmiş bu kapıdan geçmek... Bir bilmece varmış bilmeleri gereken... Tabii sadece tek cevap hakkı... “Hem elle tutulan, hem gözle görülen; hem tutulmayan hem görülmeyen şey nedir?” diye sormuş bir ses... Adam düşünmüş taşınmış... Son umuduymuş Hacı Mehmet... “Su” demiş... Kapı açılmış içeri buyur edilmişler.

Kocaman bir odada envai çeşit bitki, birbirine karışmış mistik kokular ve sadece mumların aydınlattığı tavandan yansıyan ışık varmış. Kimsecikler yokmuş görünürde... Derken dağ gibi Hacı Mehmet görünmüş karşılarında. Diz çöküp öpmüşler ellerini. “Derdimize çare sensin Hacı Mehmet. Etsen etsen sen iyi edersin gözümün nuru yavrumu. Aylar var ki ağzından tek kelime çıkmadı. Elini eteğini öpeyim Hoca, iyi et yavrumu, çözülsün dili dimağı...”

Dönmüş dolanmış Hacı Mehmet kızın çevresinde... Ellemiş yüzünü, bakmış gözlerine... “Aşk...” demiş. “Kızın âşık olmuş senin. Varsın sevdiği delikanlıya, açılsın dili, şakısın en güzel melodileri...”

Şaşırmış babası kızın. Gözünün bebeğinden sakındığı yavrusu aşk ateşine düşmüş, yanmış güzel yüreği... Varmış hemen köyle, duyurmuş davullarla zurnalarla “Duyduk duymadık demeyin... Gözümün nuru aşk kuyusuna düşmüş de çıkaracak yürek yok... Anca sevdalısı açar dilini yavrumun. Onu konuşturabilene vereceğim kızımı... Duyduk duymadık demeyin...”

Günler geçmiş aradan, ne ses çıkmış kızdan ne seda... Kesmiş ümidi babası kızından. Ne gelen çare olmuş, ne giden. Son umudu köyün çobanı kalmış. Varmış yanına, kapanmış ayaklarına... “Bir de sen dene..” demiş, başlamış ağlamaya... Çoban da kıramamış, varmış kızın yanına.

“Halil...” demiş kız. “Buradayım...” demiş Halil... “Beni bırakmayacaksın değil mi?” demiş kız... “Bırakmam...” demiş Halil...

Güneş saçlı, deniz gözlü kızın babası inanamamış olanlara. Çözülmüş yavrusunun dili.

Yedi düvele karşı yedi gün yedi gece düğün yapmışlar. Bundan böyle kızın kavalından hep aşk ve mutluluk ezgileri dökülmüş... Denizler, ovalar, dağlar, taşlar gülüşmüş...

Gökten yedi elma düşmüş; biri mutsuzların başına, biri aşıkların başına, biri evde kalmışların başına, biri de benim başıma; geri kalan da fakir fukaranın sofrasına...


Ecem Çevikdil

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 919
favori
like
share