Hainin Tövbesi - Emin Yaprak

Karanlıkta bir adam yürümeye çalışıyordu. Sağa sola yalpalıyordu. Etraf zifiri bir karanlıktı. Göz gözü görmüyordu. Önündeki ufak bir taş bile insanın düşmesine sebep olabiliyordu. Çok şiddetli bir rüzgar ve sağanak halinde bir yağmur, bu havayı daha çok kötüleştiriyordu. Zorluklar içerisinde bir zorluk.... Hayatın felce uğraması insanı ürperten olayların meydana çıkışıyla oluyordu.
Namık, böyle bir havada iğrendiği davanın yöneticisinden yeni direktifler almıştı. Onun direktiflerini alıp uygulamak kendisi için ölümden beterdi. Fakat mecburdu almaya ve istenilen yere gitmeye. Yaşadığı toplum onun istediği bir toplumdu. Çoğunluğu ona bağlıydılar. Onun bir emrini ikiletmeden yerine getiriyorlar ve ağzından çıkanları bir çırpıda ezberleyip yapıyorlar ve başkalarına yaptırıyorlardı. Bilgileri başka arkadaşlarına ulaştırmaktan da zevk duyuyorlardı.
Bazen onlar gibi olmayı düşünüyordu. Fakat samimi olan bazı dostları onu bundan engellediler. Onlar beraber çalışmayı teklif ettiler. Böyle durgun, hareketsiz bir hayata atılmanın ölümden farksız bir şey olduğunu söylediler. O da onların fikirlerini olumlu bularak vazgeçti. Şimdi hala fikirleri üzerinde bocalamasına rağmen korkulu hayatından memnun görünmekteydi.
İkili oyunlar sergilerken mutsuzluğu oyunlarından sonuncusunu başarıyla sona erdirdiğinde kendini göstermekteydi. Bir daha denemeyi istekle beklemekte. Samimi olduğu dostları kendisinden ferağat, asıl davasına samimiyetle bağlı kalmasını ve gayret etmesini istemekteler. O da bu tahrikler ile sevinmekte ve iyi işler yapma peşinde koşmakta.
Hayatı garantileyenlerle olmak en çok hoşuna giden bir davranış olarak kendisini çekmekteydi. Ya onların davası sona erse? Başarıya ulaşmazsa ne olur? O zaman bunların arzuladıkları durum meydana çıkar ve yine mutlu, başarılı bir hayata ulaşmış olur. İstediklerini böylece elde eder kanaatindeydi.
Yine bir fikir, sinsice düşünerek o karanlık gecede şehrin bir ucundan öbür ucuna yol almaya çalışıyordu. Fakat Elçinin getirmiş olduklarından korkuyordu. Karanlıkta yoluna bir taş gelmiş, onu göremediğinden takılıp yere yuvarlanmıştı. Taşa kızarak:
-Pis taş! Nereden çıktın öyle önüme?
-Sanki derdim yetmiyormuş gibi bir de sen beni düşürterek korkut! Diye ekledi.
Bir şimşek çaktı, etraf aydınlandı. Etrafın aydınlanmasından istifadeyle hem koşuyor hem de şimşeklerin korkusundan kulaklarını kapatıyordu. Tabii belli bir yere kadar kendisine yardımcı oluyordu bu hava. Yine karanlık basınca önüne gelmiş olan çukuru göremeyip içine yuvarlandı. Başı çukurun kenarına değmişti. Başını tutarak:
-Ah başım! Bunlarda mı başıma gelecekti?= Nedir bu çektiğim? Elçinin gazabına mı uğradım? Ne yapayım? Diye inleyerek koşuyordu. Başı kanamış kanlar içinde kalmıştı. Peşisıra şiddetli bir gürültülü bir yıldırımın düşmesi onu epeyce korkuttu. Kulaklarına parmak uçlarını öyle sokuyordu ki nerdeyse ellerinin hepsini içine tıkacaktı.
Bu kadar korkulu havada kendi cemiyetine hiyanet edecek bir hain olarak yol alıyordu. Korkunun en büyüğünü ve en kötüsünü yaşıyordu. Fakat istediği yere ulaşınca bunları tekrar unutacak ve bir daha yapmak için, içinden kendisine dürtülecekti. İnsanın çıkmaza çıktığı bir yerdi. Çıkışın olmadığı çıkmaz. Nasıl bir şey olabilir? Tezatlık hayatın sona ermesidir. Hem ölmek hem de yaşamak, ölmeden daha iyidir. Düşüncesiz bir düşünce....
Böyle korkarken yoluna devam etmeyi istemiyordu. Fakat buralarda kalmaya da korkuyordu. Korku ile çile arasında kalıyordu. Çile kendisine daha güven veriyordu. Yolu az kalmıştı zaten. Bir iki şimşek daha çakmadan yerine varabilirdi. Bulutlar her tarafı kapkaranlık etmeseydi yine rahat olabilirdi. Yağmurun yağması kendisini rahatsız etmiyordu bile. Farkında olan kim? Elbiseleri kıpkızıl olmuştu. Yağmur damlalarının kana karışmasıyla...
Görevli er, görevinin bilincindeyken pek rahatsız olmaz. O görev anındaki zorluklara pek aldırmaz. Çünkü işin içinde hayatını kurtarmak, istediği bir hayatı yaşama azmi ona hep yön veren dürtüler olarak, onu rahatsız eder. Namı, böyle görev peşinde koşarken bazı şeylerden uzak olması hesabıyla mutluydu. Yolun sonuna gelmişti. Gideceği ev, bu zifiri karanlıkta kendisine görünmüştü bile. Dostları toplanmış kendisinin getireceği haberden dolayı onu bekliyorlardı.
Kapıyı hızlıca açıp paldır küldür içeri girdi. Çekmiş olduklarını unutmuş bir rahatlama ile:
-Merhaba dostlar!
-Ne olmuş sana Namık? Kim seni böyle yaraladı? Diye hepsi birden bağırıp, onun yaralanan vucuduna gerekli müdahaleyi yapmak için yerlerinden fırladılar. O sakin fakat yorgunluğunu belli edercesine:
-Hayır dostlarım! Bana kimse dokunmadı. Yolda düştüm. Hem de iki kez düştüm. Üstelik çukura yuvarlanırken başım bir taşa değdi ve kırıldı.
-Tanrılar adına doğrumu söylüyorsun?
-Evet Abdullah! Tanrılar adına yemin içerim doğru söylüyorum. Karanlıkta yürürken ve o korku ile yol alırken bu kadar yaralandığımı, elbiselerimin parçalandığını, üstümün başımın kana bulandığının farkına bile varamıyordum dersem yalan olmaz herhalde.
-Tanrılar adına sana şifalar dilerim. Tanrımız seninle olsun!
Getirilen haber unutulmuşcasına hep onu soruyorlardı. O da elinden gelen kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Sonunda Abdullah’ın aklına onun getirdiği şeyler gelince:
-Bugün ne haber ile geldin? Diye sorunca, herkes onun vereceği cevabı pür dikkat dinlediler. O elbiselerini ocağın yanında kuruturken bir iki arkadaşı da hazırlamış oldukları külü onun yarasına basmakla uğraşıyorlardı. O:
-Savaş ile geldim!
-Savaş mı?!... Hep bir ağızdan bağırıp ayağa kalktılar. O sözüne devamla:
-Evet savaşla geldim. Yakında Elçi düşmanlarıyla savaşacak. Bizler ne yapacağız? Diye sordu.
Hepsini bir düşünce almıştı. Acaba bunun sonucunda ne olacaktı? Kendilerinin bu durumda yerleri hangi taraf olacaktı? Reisleri şeytanca bir fikir ileri sürmek için onları düşünceden uyarmak için el çırptı:
-Şak, şak, şak.
-Dostlar beni dinleyin!
-.........
-Bildiğiniz gibi düşmanlarımız iki taraftır. Elçi taraftarları ve Musa taraftarları. Bunların ikisini birbirine kıydırmalıyız. Bir de Ortaklar vardır ki bunların bizim şehrimizin dışında olmalarına rağmen Elçi ve taraftarlarına düşmandırlar. Onların birbirlerini yok etmeleri gerekir. Fakat biz iki taraftan görünerek tavır almalıyız. Bizim için asıl önemli olan şehrimizi kendi örf ve adetlerimize göre idare etmektir. Musalılarla işbirliği yapalım. Onları şehrimizin dışındaki Ortaklara gönderelim. Ortakları kızıştırsınlar, biz de Elçiye katılalım. İki taraf savaşacağı zamana kadar böyle görünelim. O zaman savaş sahnesinde biz kuvvetlerimizi Elçi’nin kuvvetleri arasından çeker geri döneriz.
-Yaşasın reisimiz!
-Peki bu işin sonu nasıl olur?
-Bu kadar açıklamadan sonra durumu daha anlayamadınız mı?
-..........
-Şehrimize savaştan sonra gelir el atar, eski durumumuza kavuşuruz. Çünkü Elçi ve taraftarlarının kazanma ihtimalleri yoktur.
-Ya onlar kazanırsa? Diyen Namık’a:
-O zaman yerin altı bizim için yerin üstünden hayırlı olur!
Namık, kendisini kurutmuş ve getirdiği haberden dolayı nelerin planının yapıldığını düşünerek kendisine kızıyordu. Hem onlardan gözükmesi, Elçililere ne gibi zararlar verdiğini ve bunlara ne gibi faydalar sağladığını düşünüyordu. Hilenin sonu gelmezdi. Başındaki sargıdan dolayı gündüz her kesimden kendisini tanıyanların soru sormaları ve onların durumlarına göre ayrı ayrı cevaplar vermesi kendisini hayatından bıktırıyordu.
O gece ve ondan sonraki günler düşüncelerin beynini kemirmesine sebep oldu. Artık her gece ve gündüzü öyle geçiyordu. Acaba ne yapmalıydı? Bu hainlik ne zamana kadar sürecekti? Bu tuzağı onlara haber vermezse eşi, dostu, amcaoğlu, babası hep zarar görecekti. Sadece kendi arzusu sebebiyle dünyanın düzenini bozmak hiçmi hiç kabul edilecek bir şey değildi. Artık rüyalarında bile böyle olayları görüyordu. O gecenin benzerlerini hatta daha şiddetlisini rüyasında görüyor, o kabuslarla uyanıyordu.
Uyanıkken aynı korkularla yaşıyordu. Sonunda karar verdi, bu ikilikten vazgeçmeye. Artık tek yapacağı şeyi yapmalıydı. Tek bir yolda bulunmalıydı. Elçinin huzuruna gitti:
-Ben size hainlik ettim, beni bağışlar mısınız?
-Biliyordum! Diyen Elçinin yüzüne şaşkın şaşkın baktı. Elçi tebessüm ederek:
-Bildirmen bir başarıdır.Senin için bir kurtuluş ve çevrendeki insanlara bir vefadır. Sağol. Tanrı seninle olsun.
Elçi elini kaldırıp onun başının üzerine koyunca, günlerce içinde bulunduğu rahatsızlık birden yok oldu. Mutlu olarak evine gitti. Karanlıklarla dolu dünyada artık korkmuyor ve sanki gündüz evine gidiyordu.


Emin Yaprak

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 269
favori
like
share