[FONT="Arial Narrow"]Ay ışığı çok gerilerde kalmıştı. Gönlümün kıyım kıyım ayrıldığı o tüm vakitlerin sancıları bir araya toplanmış, öyle büyük, öyle korkunç bir kuvvetle dikilmişlerdi ki karşıma, daha ilk saniye de yenildiğimin, daha çok yenilgiye uğrayacağımın farkına varmıştım. Ay ışığı geride kalınca, tüm ışıkları çekilince kâinatın,

geriye ne kalırdı ki artık? Işıksız insan daha ne kadar adım atabilir, daha ne kadar ilerleyebilir ve hatta daha ne kadar koşabilirdi? Koskoca bir ormanın en kör noktasında kalmış gibi bir bulanıklık vardı gözümde. Sessizlik, ıssızlık, yalnızlık vardı o körlüğün en karanlık geçidinde. Bilmem ki bu kaçıncı buhrandı yüreğimde. Anlayamıyordum… Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum belki de.

Tökezleye tökezleye yürümeye çalışırken, ayaklarım taşlarla kanıyordu. Şimdi beni bu halde görse: “Neden çıplak ayakla basıyorsun diye kızmaz mıydı annem bana? Sormaz mıydı bıkmadın mı hâlâ, hep aynı hicranlı yollarda yürümekten diye? Anlatamıyordum ki… Kayıplarım öyle çok, öyle çoktu ki… “Tutup kendimi kaldırabilsem yerden, tekrar ayağa kalkıp işte buradayım diyebilsem. Ah! Mutlu günlerim. Size tekrar kavuşabilsem!” diye haykırıyor, çırpınıyordum…

Kalbimin tam orta yerini söküp çıkarmış gibiydi birileri. Tuhaf, anlamsız bir boşluk vardı ortasında. Neyle dolduracağımı bilemiyordum. Aslında içinin neden boşaldığını da tam olarak kestirebilmiş değildim. Ah! Günlerce biriktirdiğim emellerim… Nerdesiniz? Ağaçların dallarında boy vermiş meyveler kadar diri ve taze görmek sizi, her zaman en büyük isteğimdi. Bahar mevsimlerinde açan çiçekler kadar kokulu, canlı, güleç olsaydınız şimdi de. Ah! Ne olurdu şu kalbimin boşluğunu yavaş yavaş dolduran o koyu pişmanlık olmayaydı?

Ay ışığı çoktan gerilerde kalmıştı. Seher’i anımsamak bu batakta, bu karanlıkta, bu yalnızlıkta neyi değiştirecekti ki? Gönlümün parça parça edildiği o tüm vakitler… Hepsi toplanmış, karşımda duruyorlardı büyük bir kuvvetle… Sersem yüreğimin çılgınlıkları artık haddini aşmıştı belli ki. Biri dur deseydi. Ne olurdu sanki? Durabilecek cesaretim yoktu ki o an. Hâlbuki çaresizliğimin ilmeğini örüyormuşum teker teker. Hiç yanlışsız olacağını sandığım bir yolun yumağını bitiriyormuşum hırsla. Neye yaradı? Şimdi çok iyi anlıyorum. Hiç… Kocaman, devasa bir hiçti…

Kalbim kırık aynalarda bile şarkı söyleyecek bir güçteyken, aynaların acıtan kenarlarıyla birleşmişti şimdi. Kanadığını bile hissetmiyordum. Uyumak… Belki de istediğim tek şey uyumaktı. Hâlbuki içine düştüğüm karanlığın ışıksızlığı da ölümle kardeş olan uykunun tıpatıp aynısı değil miydi? Fakat bir tek fark görüyordum… Şu an acılarımı en derinlerden hissederken, uyusam belki, birkaç zaman onları dindirebilir, bir an için onlardan kopmuş, onları unutmuş sayabilirdim kendimi. Birkaç anlığına kopabilirdim bu karanlıktan, rüyalara dalardım en azından… Gülebildiğimi, yeni dünyalara girdiğimi görebilirdim belki de. Hâlbuki borç altında ezilmiş birinin, elinde avucunda kalan son metelik gibiydi şimdi umutlarım. Sanki bir şeyler için harcasam hemen bitiverecek, tükenecek gibiydi…

İşte böyle karmaşık hallerle karşılaştığım o gün, şöyle bir etrafıma bakma gereğini hissetmiştim. Çevremde bana destek olacak, yaralarımı saracak, beni her şeyimle kabullenecek sandığım dostlarım içindi bu göz gezdirmeler. Mesela neydi istediğim;

diyordum ki, en sevilmeyen zamanlarımda bile beni sevsin, bu acılarımı benimle paylaşsın, dakikalarca bana sarılabilsin, benimle ağlasın, benimle gülsün, menfaatleri yerine gelmiş olsa bile, beni bir taraflara atmasın, beni ebediyen sevebilsin. Yaraların sarılmasından çok, o yaralarımla beni sevecek, beni kabullenecek biriydi asıl aradığım. Hem de bu oldukça sıradan, doğal bir istekti bana göre.

Fakat dostlukların ekmek kırıntıları gibi dünyanın dört bir köşesine dağılıverdiğini nedense çok sonraları fark edebilmiştim. Arasan bulamaz, bulsan bile doyamaz bir hal oluşmuştu artık dostluk kavramının içinde. Hadi önemli değil o kırıntılarla da idare edelim desem, onu da üç beş çapulcunun yükünde görmüş, dost sandıklarımı vefasızlar treninin en lüks vagonunda seyahat ederken bulmuştum. İnsanlar böyleydi işte… İnsanlarında benim de aradığımız en önemli şey dostluktu, ama ne yazık ki dostluk karaborsa gibi olmuş, bir yerlere kaybolmuştu. Sanki dostluğa birileri rüşvet yedirmiş, ortadan kalkmasına sebep olmuştu. Kalabalık içindeydim, ama yalnızdım. Sadece ben değil bütün insanlar böyleydi baktığımda. Herkes yalnızdı, ıssızdı…

Bir tek Biri vardı bu karmaşanın, sevgisizliğin, dostsuzluğun ortasında. Her şey bir yana O bir yanaydı. Çok vefalıydı bir kere. Öyle biriydi ki, her başı sıkılanı, her dara düşeni dinliyor, ona en güzel şekilde yardım ediyordu. Bunun içinde maddi veya manevi bir sürü imkân tahsis ediyor. O’ndan istenileni en uygun vakitte yerine getiriyordu.

O Biri’nin adı Allah’tı. Yaratıcıydı, Yaratıcımızdı… Fakat bir şeyi anlayamamıştım. Ona ne kadar kötülük yaparsak yapalım, günahlarla karşılık verirsek verelim, ne kadar asi olursak olalım, o yine de bizim dualarımızı kabul ediyor, istediklerimizi bize veriyor, hem de bizi bütün sıkıntılarımızdan kurtarıyordu. Sadece bana değil, herkese aynı şekilde güzellikler sunuyordu. İçimden yükselen bir soru ise beni sürekli olarak meraklandırıyordu. Neden? Diye soruyordum haddim olmayarak, biraz da yanlış anlaşılacağımdan korkarak. Niçindi bu kadar nankörlüklerimize karşın bu izzet, bu ikram? Niçindi gece yarılarında bile bizi sabırla dinlemesi ve bize güzel yollar göstermesi? Bu sorunun yanıtını kendi kendime şöyle vermiştim:

—Çünkü Allah Rahmandır, Rahimdir. Yaratıcılığının gerektirdiği şeyleri yapıyor. Bu kadar basit. Bu kadar basitti de, benim aradığım yanıt bu değildi işte. Neden diyordum hâlâ. Neden?

Sonuçta bir gün karşıma Mevlânâ’nın şu dizeleri çıkmıştı ve işte o zaman benim de aklım başıma gelmişti nihayet. Dizeler şöyle diyordu:

Dost dediğin,

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli... Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı... Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...
Dost dediğin;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli. Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli ve ağladığında, seninle ağlamalı... Ama hepsinden daha çok;
Dost, matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı... İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

İşte cevabı bulmuştum. Çünkü diyordu bu dizeler bana, çünkü Allah her şeyden öte hakiki ve sağlam bir dosttur. Dost olduğu için, sevilecek bir olmadığında da seni seviyor, sarılacak bir olmadığında da seni merhametiyle sarıyor, üzüntünü azaltıyor, sevincini çoğaltıyor, geçmişini siliyor, yarınını daha yaşanır eyliyor. Kalbinin en ince ihtiyaçlarını hesaplıyor, en uygun vakitte seni ona kavuşturuyor, dayanılmaz olduğunda da sana dayanıyor. Ve en önemlisi işi bitince seni bir taraflara atmıyor…

İşte bunu bilince, bütün karamsarlıklarından kurtulmuş, ay ışığının her zaman aynı yerde durup beni, bizi ışıttığını, her şeyin aslında rahatımız için çırpındığını ve bir dost tarafından emrimize amade edildiğini görüyordum… Bütün hatalarıma rağmen beni yine aynı dostluğuyla saracak, Yüce Yaratıcımın dostluk için yeterli olduğunu görüyor, sırtımın asla yere gelmeyeceğini düşünerek hayatın karamsarlıklarından yalnızlığından ve ıssızlığından kurtuluyordum… İşte bu benim için güzel bir sondu… Umarım sizler içinde öyle olur…


***

Nurdan Huyut

__________________

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 231
favori
like
share