En Kolay Verilen Şey Akıl - Hatice Taşdelen

Kışın ortasında olup da kar özlemini giderememek başlı başlına bir dertti zaten. Yanımda oturan ve kendini çılgın diye nitelendiren arkadaşıma, karsız günlerin bende yarattığı sıkıntıları dile getirirken -belki de basit ama anlaşılır cümlelerle dile getirirken- niye Shakespeare’in Hamlet’i gibi felsefik ve bir o kadar da şiirsel cümleler kurmuyorum diye aklımdan geçirdim.

Belki de arkadaşıma uymak istemiyordum. Onun “Ben bir çılgınım ve aklıma esen her şeyi söyleyebilirim. Canım ne isterse yapabilirim. Hop orda hop şurdayım. Dün dediklerimi bugün yok sayabilirim. Kırar, yamar, sonra tekrar kırarım. Hatta istediğimi ipe götürebilirim.” gibi bir hayat anlayışına tepkimdi belki anlaşılır ve istikrarlı görünme çabam. Ya da dengesizliği ayan beyan ortada olan bir duruşa denge olmak istiyordum kendimce.

Mecidiyeköy’de inmek üzere beklediğimiz metrobüs köşeyi dönerken beş on kişiydik durakta. Saniyeler içinde elliye yüze çıktı sayımız. Çok sık kalkan araçlara ve ilk durakta yer bulup oturmanın kolaylığına rağmen düzensiz bir şekilde akın etti insanlar yine kapılardan.

Her giren, şaşkınca bir sağına bir soluna bakıp koltukları kolaçan ediyor, gözüne kestirdiği bir yere ulaşabilmek için önüne çıkanı devirircesine koşar adımlarla hedefine sabitleniyordu. Sanki dört kişiye üç sandalye oyunu oynanıyordu.

Ters konmuş koltuklardan başka yer kalmadı. Arka arka gitmekten hiç hoşlanmayan biri olmama rağmen kaderime boyun eğmek zorunda kaldım.

Karşımda oturan kadın, on yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim çocuğuyla ilgileniyordu. Çocuğa, atkısını ve beresini çıkarmasını söylüyordu. Ufaklık nazlanıyor, annesinin kararlı ses tonuna karşı koyamayıp bir filmin ağır çekim sahnesini canlandırır gibi, istemeye istemeye kendisine söylenenleri yapıyordu. Öfleyip pöflemesi duyulmasa da yüzünden okunuyordu.

Belli ki anne çocuğun terlemesinden, yolculuk bittiğinde dışarıdaki buz gibi havaya mukavemet edemeyeceğinden korkuyordu.

Ben arkadaşımın anlattığı son ayrılık macerasından kopmuş, tamamen kadına dalmış bir vaziyetteydim. Yüzündeki, hareketlerindeki asaletten, orta yaş çizgilerinin muhteşem güzelliğinden büyülenmiştim.

Karşımda oturan bu asalet abidesini rahatsız etmemek adına, arada bir başımı cama çevirip karanlıkları seyrediyor, zaman zaman yanımda oturan bizim kızın anlattıklarına geçiştirici cevaplar veriyordum.

-Burnum, dedi çocuk birden.

Demesiyle kanın yürümesi bir oldu. Kadın kendinden emin bir tavırla:

-Korkma, sakin ol, dedi oğluna.

Çantasından hemen bir kağıt mendil çıkardı. Hızlı bir şekilde kanı temizledi, iki parmağıyla çocuğun burnumu sıkıp öylece beklemeye başladı.

-Ağzından nefes al, dedi çocuğa. Başını hafifçe öne eğ.

İşte o an herkesin böyle bir hareketlilik beklediğine şahit oldum. Monoton yolculuklarına renk gelmiş, akıl ve bilgisini konuşturmak isteyenlere gün doğmuştu.

-Olmaz öyle, kan yutar çocuk, başını arkaya atsın, dedi bir kadın.

Hah dedim, gene başladık. Bizim insanımız harcanıyor metrobüslerde, ne cevherler ne ilimler saklı halbuki hepsinin içinde. Akıl mı istersin, gani gani.

Çocuk içinde bulunduğu durumun korkusuyla kendisine söyleneni yapmakla yapmamak arasında kısa bir tereddüt yaşadı. Anne durumu fark edip engelledi:

-Hayır, kaldırma başını, öyle kal.

Bizim kız, baktım, değişik bir haller içinde. Saçlarını elleriyle geriye doğru savuruyor, sırıtıp kırıtıyor.

-Sana ne oldu, dedim.

-Şu ilerde oturan durmadan beni kesiyor, gözleri de ne güzel öyle baksana, bir çılgınlık yapıp tanışsam mı, dedi.

Çılgınlık anlayışı karşısında bir kere daha dumur oldum.

-Allah sana akıl fikir versin, dedim.

Deli evden olacak demişler, başkasının delisine doyum olmaz. Evden olacak ki tadına doyasın.

Deri ceketi bedenini sıkmış da nefessizlikten benzi kararmış gibi duran bir adam gayet kendinden emin bir şekilde:

-Hangi taraf kanıyorsa elini başının o tarafına koysun, dedi. Benim de burnum çok kanar, damarlarda çatlak vardır, ben elimi başıma koyarım hemen kesilir kan.

Çocuk elini başına götürüyordu ki, anne engelledi. Dönüp ters ters baktı adama.

-Burnuna tampon yapın mendille, dedi bir başkası.

Sanırım herkes doktordu. Hani diplomanız, desem, sanki hepsi aynı anda ellerini cebine atacak, koro halinde, “İşte burada!” diye bağrışacaklardı. Hatta ne sorsam cevap verecek gibiydiler.

Bildiğim bir şeyi sorsam diye düşündüm. Mesela Servet-i Fünuncuların sanat görüşünü anlatın desem, bana gülecekler ve yine koro halinde, biiir, deyip maddeleri sıralayacak gibiydiler. Biiir, çok servetleri vardı. İkiii, Fünun diye bir varise kaldı bütün servet.

Bu ne ki, daha olmaz şeyler de söyleseler acabaya düşecektim. Acaba doğru mu söylüyorlar? Ben mi yanlış biliyorum acaba? O derece emindiler kendilerinden.

Fakat kadın hiç taviz vermedi, tampon fikrini sunan üstün akla da dönüp ters ters bakınca, vazgeçip sustular.

Ben bu kadar kolay susmalarını da yadırgadım. Fırtınadan önceki sessizlik gibiydi bu. Nefesler tutulmuştu. İstiyorlardı ki kadının çabaları boşa çıksın, istiyorlardı ki kan dinmesin ve hep beraber, yaaaa, desinler, yaaa, söyledik biz sana.

Kadın çocuğun burnunu sıkan elini çekti. Kan durmuştu.

Doğruyu bilen ve hiç gürültü patırtı yapmadan uygulayan bir insan alkışlanır. Alkışlayacaktım da yeri değildi.

Çantasından çıkarırken bol miktarda mendili olduğunu görmesem tek ihtiyacı mendil bu kadının derdim.

Akıl değil.


Hatice Taşdelen

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 358
favori
like
share