Sonbahar Mateminde Ayrılık - Dilşad Özcanan

Bir sonbahar daha geldi çattı kapıya.. Doğaya bir hüzün perdesi çökmüş, insanlar telaşlı ve yorgun, kuşlar bir veda sahnesinde, çiçekler durgun ve sessizdi. Ağaçlar rüzgara olan direncini ve canlılığını yitirmiş, yapraklar yavaş yavaş dökülüyordu. Sanki bütün caddeler, sokaklar uzaklığı haykırıyordu. Bütün gözler hüzünlü bakıyordu. Ayrılık mevsimi yüreklere acı bırakıyor, gözler birbirinden kaçışıyordu.
Ayrılık, sıla alın yazısıydı, bir yazgıydı; hayatın bir sunumuydu insanlara. Her yıl tekrar tekrar yaşanırdı. Buna rağmen, insanlar kendini alıştıramamıştı hüzünlü vedalara, ayrılıklara….
İnsanlar dışındaki bütün canlılar da bu duyguları her sonbahar yaşar ve hüznünü yansıtırdı doğaya. İnsanlar ağlıyor, doğa şaşkın, matem her şeye hakim!…
Bedirhan bu sonbaharın mateminden nasibini alacaklardan biriydi ve hayatında belki dünüm noktası olacak bir ayrılık yaşayacaktı. Acıydı, zordu belki ama dedim ya bu ayrılıklar bir yazgıydı insanlara. Bu yazgı bedirhana da yazılmıştı artık. Günü gelmişti, gurbet kaçınılmazdı Bedirhan için…
Ekim ayının son haftasıydı tercih sonuçları açıklanalı üç gün olmuştu. Bedirhan evdekilerle son akşamı geçiriyordu. O akşamın sabahında on aylık bir ayrılığın yolcusuydu.. Verdiği çabalar sonucunda okulu kazanmış, okumaya gidecekti ama her şeye rağmen o akşam bitmesindi… Zamanı durdurmak, saatleri ortadan kaldırmak istemişti ama onu bekleyen sadece gitmek ve ayrılığı kabullenmekti…
Bedirhan ve evdeki herkes gece boyunca farklı rollere bürünerek hüzünlerini birbirinden saklamaya çalıştılar. Sadece biri hariç, oda annesiydi. O akşam göz göze gelmeye hiç cesaret edememişlerdi. Annesi onu oda annesinin yufka yüreğini çok iyi bilirdi. En zayıf noktaları gözleriydi; ikisinin gözleri gece buyunca birbirinden hep kaçıştılar, çünkü her bakışmalarında gözleri dolardı ikisinin… Annesi Bedirhanı gizliden süzer, ona koklarcasına bakardı. Bedirhan hisseder, farkında değilmiş gibi davranırdı; annesi ona doyasıya baksın diye,…
Bedirhan ise annesinin dizlerinde uyumuş, saçlarını okşar gibi nefesini hissederdi. O annesinin bedusuydu ve annesinin deyimi ile (çilosoydu) kara gözlüsü …
Bedirhan’ın hiç bitmesini istemediği gece ona inat son hızıyla ilerliyordu. Saate baktığında epey ilerlemişti. Pencereden köyü yokladı, köy sessiz sakin, ışıklar sünmüş, herkes çoktan uyumuştu. Işıkları yanık ve uyumayan bir tek kendi evleri kalmıştı; babası her zaman çok erken uyurdu ama o gece herkes gibi babası da uykuyu unutmuş gibiydi.
Bedirhan herkesin yüreğini okur gibiydi, yüreği sızlıyordu, ağlamak istiyordu. O an için ihtiyacı, sığınacağı tek şey ağlamaktı belki ama ailesi için bunu yapamazdı en azından onlar farkına varmasın diye,…
Annesi bahçeden kopardığı salatalıkları ve Bedirhanla birlikte karşılığında buğday vererek aldıkları armut ve üzümü büyük bir tepsinin içinde getirmişti. Annesi bu yemişleri hazırlarken ağlamıştı çünkü (çilosu)kara gözlü( bedosu) artık bu yemişleri yemeyecekti. Bedirhan annesinin gözlerinden ağladığını fark etmişti, içine oturmuştu Bedirhanın… Herkes, büyük tepsinin etrafına toplanmıştı o an çok değerliydi bedirhan için çünkü uzun bir zaman geçecekti. O anın tekrarlanması kim bilir belkide hiç olmayacaktı yada eksik olacaktı. O güzel anı dolu dolu yaşamak istedi. Muziplikler yapıyor, bir yandan herkese takılıyor, espri, taklitler yapıyordu Bedirhan,…Gülüşmeler, kahkahalar o anı renklendirmişti sanki; ertesinde bir ayrılık olmayacakmış gibi ve kimse ağlamayacaktı bu ayrılığa, öyle bir an olmuştu. Tabii ki bu mutlu kare kısa sürmüş, hüznün verdiği yorgunluk herkesi geceye yenik düşürmüş, ev halkı birer birer odalarına çekilmiş, ışıklar birer birer sönmüş, insanlar bitap uykuya dalmıştı…
Bedirhan için o akşam uyku diye bir kavram yoktu, unutmuştu uykuyu, son saatlerini de yatakta sağa sola kıvranarak geçirmişti. Norm
al günlerde uykunun ağırlığından dolayı duymadığı, insanı kendinden geçiren o duygulu sabah ezanını bütün hüznüyle dinlemişti…
Artık aydınlık pencereden fark ediliyordu. Bedirhan perdeyi araladı; pencereden yansıyan dışarıdaki sessizlik içine öyle bir yansımıştı ki, o an gözyaşlarına engel olamamıştı ve sanki bütün doğa Bedirhan’ın gözyaşlarına eşlik ediyordu. Bedirhan kendisini anlamaya çalışıyordu. Verdiği bir çabanın sonucunda ideali gerçekleşmiş, okulu kazanmıştı. İnsanların Bedir han’dan, Bedir han’ın hayattan beklentileri vardı…
Her şeye rağmen Bedirhan içindeki hüznü, alışamadığı ayrılığı ve sonbaharın inatla terk etmediği matemin doğaya ve canlılara yaptığı etkiyi, bir sis gibi düşen hüznü, derin düşüncelerle anlamlandırmaya çalışırken farkında olmadan yarım saatlik bir uykuya dalmıştı…
Annesi odaya sessiz bir şekilde girip onu uyandırmamak için ayaklarının uçlarıyla yürümeye gayret etmişse de Bedirhan uyanmıştı. Yüzünde zoraki de olsa bir mutluluk belirtisiyle annesine gülümsemiş ve başarmıştı da, annesi az da olsa rahatlamıştı bu ifadeyle, eğilerek oğlunu alnından öpmüş, koklamıştı…
Artık güneş yükselmişti… Dışarıda insanların sesi çoğalıyor, evlerine çok yakın olan okul zili çalıyordu. Öğrenciler oyuna dalmış, öğretmen biraz kızgın çocukları toparlamaya çalışıyordu. Hayat bir önceki gün gibi devam ediyor, çocuklar için değişen bir şey yoktu; onlar hayattan ve zamandan habersiz, hayat dünya onlar için hep renkliydi. Bedirhan bütün bunları o an için gözlemledi, söylemek ve haykırmak istediği çok şey vardı, hepsini içine attı, sadece sustu sustu…
Ev ahalisi uyanmış herkes sofradaydı. Bedirhan’ın son kahvaltısıydı ve geçicide olsa onun için hayat başka bir yerde başlayacaktı. Bundan sonraki kahvaltılarda annesinin meşhur otlu peyniri olmayacaktı!..
Sofrada bir sessizlik vardı Bedirhan sessizliği bozmak için espri yapmaya çalışıyordu. Bazıları zoraki de olsa gülmeye çalışırken diğerleri farkında bile değildi. Oysa başka zaman olsa herkesi gülme krizi geçirtecekti… Bedirhan durumun farkındaydı ama yapabileceği hiç bir şey yoktu, oda derin sessizliğe gömüldü…
Son çaylar içilmişti. Bedirhan çayı çok sevdiğinden ve yakın bir ülkeden getirilmiş çayın kokusuna hasret kalacağını bildiği için, çayı daha fazla içmişti, çünkü gideceği yerde bu çaydan içilmiyordu. Çobanlık yaparken dağda odunların özerinde demlediği çayı, tüttürdüğü tütünü bir an düşündü; bunları çok özleyecekti…
Günler saatler dakikalar derken, artık zaman bitmiş ve ayrılık sahnesi gelmişti…
Bedirhan herkesle vedalaşmış, kendini zorlayarak gülümsüyor rolünü iyi oynamaya çalışıyordu ki son olarak annesiyle vedalaşacaktı. Annesinin elini öpüp, kendini arabaya atıp, oradan uzaklaşmak istiyordu; çünkü rolünde zorlanıyordu, dayanmak imkansızdı,…Gözleri kızarmış bir halde kendini tutuyordu, herkes ağlamaklı Bedirhana bakıyor, ağlamamak için direniyorlardı, durum Bedirhanda da çok daha kötüydü…
Annesiyle göz göze geldiler.. Annesinin elini öptü. Gitmek istiyordu, hatta kaçmak, annesi onu sıkıca tutup sarıldı, bırakmak istemiyordu. Tüyleri diken dikendi Bedirhan’ın… Annesi bırakmıştı kendini, sesi çıkmıyor ama sarsılıyordu içten içe, ağlıyordu, bütün direnci boşunaydı artık,…Gözyaşları baskındı o an her şeye,…Artık daha fazla durmak, Bedirhan’a ve oradaki herkese sadece gözyaşıydı…Bedirhan boğazındaki hıçkırıkla kendini atmıştı arabaya; abisine “Sür arabayı !” demişti. Ardından eller sallanıyordu,… Su atılmıştı arkasından. Köşeyi dönünceye kadar Bedirhan ardından onlara zor bakabilmişti…
Araba son hızıyla ilerliyordu. Bedirhan dayamıştı başını koltuğa. İlçe terminaline kadar o gün biriktirdiği bütün gözyaşlarını akıtmıştı koltuğa. Terminale vardıklarında otobüs bekliyordu Bedirhan’ı, son yolcuydu ve en son vedasını da aceleyle yapmış binmişti otobüse.. Yirmi yedi saatlik yolculuğun ardından farklı bir memleket, kültür ve yeni insanlarla
yeni bir hayata başlayacaktı...
Gözyaşı, hüzün, matem, ayrılık, sıla; bütün bunlar Bedirhan’ı yormuştu ve Bedirhan bu yorgunlukla uzun yolculuğuna otobüsün 21 numaralı koltuğunda uyuya kalarak başlamıştı…


Dilşad Özcanan

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 310
favori
like
share