1960 Yıllarından günümüze Kilis’deki köylerimizde bir dönemi aktarmaya çalışacağım. Burada yapılan işlemleri ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağım. Yapılan işlemlerin her biri detay gerektireceğinde, bu detayları anlatım dışına bırakmaktayım. 1960 yılından itibaren köyden şehre göçün başlama dönemidir. Bu dönemde köyde okuma ve yazma oranın yükselişe geçtiği bir dönemdir. Bu dönemde Kilis köylerinde hızlı Okullaşma başlamış ve yüksek örgenime giden örgenci sayısının artışa başlama dönemidir. Diğer taraftan köylerde radyo dinleyicilerinin yaygınlaşması makineli tarıma geçiş döneminin hızlanması dönemidir. 1960 yılında Balikli köyünde sadece iki evde radyo bulunmaktaydı. Biri Ahmet GÜLTEKİN diğeri ise Ali Rıza MISIRLIOĞLU’nun evindeydi. 1965 yılına kadar, Musabeyli nahiyesinin Karbeyaz-Arzap köyleri kavşağı civarında devrent denen yerde ve ayrıca Boğazkerim köyü ile İslâhiye yolu kavşağında Hasence suyu civarında Devrent denen yerde de çadırlarda göçebe yaşayan toplumun son dönemidir.

Bazı köylerde ilkokul bulunmadığında yakın köylerde okul bulunan köylere okumaya gidilirdi. Mesela Balikli, Şenlikçe, Kulyenli (Haciler), Fırlaklı köylerinde ilkokul yoktu. Bu köylerin öğrencileri Musabeyli Nahiyesindeki İlkokula gönderilirdi. Balikli köyünde öğrenci sayısı 30 civarındaydı. Kulyenli köyü, Fırlaklı, Şenlikçe Köyü ile Musabeyli Nahiyesinin toplam örgenci sayısı 110 civarındaydı. Bu 110 öğrenci 1, 2, 3, 4, 5 sınıf örgencileri olup Nahiyedeki İlkokulda sadece iki dershane bulunup, iki öğretmen bulunmaktaydı. 1, 2, 3 sınıflar bir dershanede, 4, 5 sınıflar ikinci, dershanede eğitim görürlerdi.

Öğretmenlerimiz 1961-1963 yıllarında Kilis’li Zekeriya DİYARBAKIRLIOĞLU ve Adapazar’lı olduğunu bildiğimiz Abbas bey idi ki soyadını hatırlayamıyorum. Zekeriya DİYARBAKIRLIOĞLU hem öğrenciler hem de veliler tarafından sevilen bir öğretmendi. Bu dönemde trahomla mücadele sürmekte olup, belli aralıklarla Kilis’ten gelen sağlık memurları tarafında gözlerimiz taranır ve gözlerimize sürülmek üzere mehlemler verilirdi. Yine bu dönemde öğle saatlerinde süt tozundan yapılmış süt dağıtılırdı. Öğle yemeği teneffüsünde öğretmenimiz Zekeriya DİYARBAKIRLIOĞLU okulun bahçesinde büyük bir kazanda süt tozundan yapılmış sütü kaynatarak her öğrencinin yanında bulundurduğu bardaklarına süt verilirdi. Bu süt tozunun Amerikan yardımı olduğu söylenirdi. 1963 den sonra köye gelen öğretmenlerimiz ise Şenol KEPEKÇİ ve Refref AŞICIOĞLU idi. Bu iki öğretmenimize de kısa sürede alışmış ve sevmiştik.

Sınıfın temizliğini öğrenciler sırayla yaparlardı. Ancak bu sıralama işinde Balikli köyünden gelen örgencilerin tamamı bir günlük temizliklerini yapar, Kulyenli köyünden gelen örgenciler ise yine okulu temizleme sıralarını bir günde yaparlardı. Musabeyli nahiyesinde olan öğrenciler ise temizlik sırasını 5 öğrenci bir gün temizlik için sırada olurlardı. Balikli köyünde gelen 30 öğrenci sırasını bir günde savarken Musabeyli Nahiyesi olan Murat Hüyüğü köyünde 5 öğrenci sırasını bir günde savması adaletsiz gibi görünürdü ama öğretmenler bu sıralamayı yaparken, komşu köylerde gelen öğrenciler son dersin bitiminde sonra temizlik işlerinin bir an önce yapıp toplu halde köylerine dönmeleri içindi. O zaman köy yolları stabilize bile değildi. Kışın günler kısa oluyor ayrıca kar ve yağmurda köylerine dönmek kolay olmuyordu. Bu nedenle 30 öğrencinin temizlik işlerini bir günde savmaları düşünülmüş.

Her gün ilk derse başlamada öğretmenlerimiz tırnak ve mendil kontrolü yaparlardı. Tırnağını kesmeyi ya da mendilini getirmeyi unutmuş olan biri olduğu zaman ihtar edilirdi, ikinci günde aynı şekilde unutmuş ise o öğrenci cezalandırılırdı ki bir daha unutmasın diye.

Okulumuz soba ile ısıtılırdı. Murat Hüyüğü köyündeki (Musabeyli Nahiyesindeki) öğrenciler kışın ısınmak için sobada yakılması gereken odunu sabahleyin ellerine bir parça halinde getirirlerdi. Balikli, Kulyenli, Şenlikçe, Fırlaklı köylerinden gelen öğrenciler odunlarını, bir kerede bir at ya da katır yükü ile getirirlerdi. Okulun ısınmak için odun ihtiyacı bu şekilde temin edilirdi.

Öğretmenler maaşlarını Kilis ilçesinde aldıklarında ayda bir gün öğretmenlerden biri Kilis’e giderdi. Sabahleyin saat 07 civarında Kilis’e gitmek için bir araba köyden hareket eder, öğleden sonrada saat 15.00 civarında Kilis’ten köylere hareket ederdi.

Murat Hüyüğü köyü dışında, diğer köylerden gelen öğrenciler öğle yemeği için, sabahleyin evlerinde gelirken beslenme için yiyeceklerini bir çıkın içine koyup getirirlerdi. Öğle yemeği teneffüsünde Balikli köyünden gelen öğrenciler Okul çıkışında, Balikli köyü yolu üzerindeki zeytin ağaçları altında ellerinden getirdikleri yiyecekleri yerlerdi. Öğle yemeği için bulgur pilavı, haşlanmış yumurta, patates gibi yiyecekler olurdu. Diğer köylerden gelen öğrencilerde kendi köylüleriyle birlikte yemeklerini bir başka yerde yerlerdi. Yemekten sonra her köyden gelen çocuklar kendi köylüleriyle oyun oynarlardı. Oynan başlıca oyunlar çadırım eşek, bildirim biç gibi oyunlardı.

Okul çantaları kumaşta yapılmış, torba şeklinde olurdu. Kışın kar yağdığı zaman ve ya soğuk havalarda yüzlerimize ünden yapılmış, kar maskesi takardık.

Öğretmenlerimiz, beyaz yakalarımızın kolalanmış olmasını istediklerinde, yakalarımızı kolalayarak dik durmasını sağlardık. Köylerde elektrik olmadığında elektrik ütüsü yoktu. Bu nedenle ütülerimizi ısıtmak için, kömürü köz haline getirdikten sonra ütünün kapağını kaldırarak ütünün içine köz ile doldurularak ısıtılmış olurdu. Ütü için kömürü yakmak biraz zaman alıyordu, bu nedenle önlük ve pantolonumuzu biraz ıslatarak akşamdan, evlerdeki yüklükte bulunan döşeklerin arasına düzgün bir şekilde bıraktığımızda, sabahleyin kalktığımızda önlük ve pantolonlarımız biraz, ütülenmiş bir hal alırdı.

Okulumuzun hemen yanı başında Musabeyli Nahiyesinin Jandarma Karakolu vardı. (Bu karakol şimdi Musabeyli ilçesi Belediye Binası olarak kullanılmaktadır.) Karakolda sayıları on civarında jandarma bulunurdu. Jandarma karakolunun atları vardı, bu atlar karakolun ahırında beslenirdi. Köylere bir tebligat yapılacağı zaman, jandarmanın köylere ulaşımı atlarla olurdu. Musabeyli nahiyesi ve köylerinin hiçbirinde telefon yoktu. Sadece Jandarma Karakolunda bir telefon vardı.

Köyden Kilis’e ulaşım 1963 yılına kadar kamyon ile yapılırdı. Kamyonun üzerinde bir çadır konmuş ve kamyonun kasa kenarlarında bir oturak bulunurdu. Kamyona ilk binen oturakta oturabilirdi. Sonra binenler ise ayakta kalırdı. Sabahleyin köyünden Kilis’e gidenler Kilis’e gidiş geliş masraflarını karşılamak için bir koyun ya da keçi alıp bunlarda yolucalar birlikte kamyonla Kilis’e götürülürlerdi. Koyun keçi götürmeyenler ise bir çuvalın içinde mercimek, nohut, buğday gibi bakliyatları Kilis’de satmak üzere kamyona korlar ve aynı yolcular ile birlikte Kamyonla Kilis’e götürülürlerdi. Yolar stabilize olmadığında kışın yolda kamyon çamura batar tekerleri patinaj yapardı. Bu defa yolcular kamyonda iner tekerin altını küçük taş parçaları ile desteklerler ve yolcular hep birlikte kamyonu itelemeye kalkardı. Kamyonun çamurdan çıktıktan sonra, bir zafer kazanılmış edasıyla hep birden sevinç çığlığı oludu. 1963 yılından sonra köyden Kilis’e ulaşım Otobüs ile yapılmaya başlandı. Musabeyli nahiyesi ve köylerinden Kilis’e gitmek için sadece bir araba vardı, o da sabahleyin saat 07 civarında köylerde hareket eder, tekrar Kilis’den öğleden sonra saat 15,00 civarında köylere hareket ederdi.

1967 yılında köy yollarımız stabilize kaplandı bu köyde yaşayanlar için büyük bir olaydı. Tabi bu dönemde Köyün en önemli sorunları yol ve su oluyordu. Bu dönemdi elektriği düşünmek mümkün değildi. Köylerde aydınlatma aracı olarak gaz lambası oluyordu. Bazen gaz lambasının camı kırılırdı. Balikli köyünde bakkal dükkânı yoktu. Bakkal dükkânına köyün yerel şivesiyle düyen denirdi. Gaz lambasının camını Musabeyli nahiyesi olan Murat Hüyüğü köyündeki düyenlerden alırdık ki Nahiyeden iki adet düyen vardı. Biri Hüseyin Taşcı’ya aitti. Köyde Hüseyin’ne Hüsso derlerdi. İkinci bakkal dükkânı ise İsmail Yılmaza aitti.

Çoğunlukla köylerde alış veriş için köye çerçi gelirdi. Çerçi bir eşek üzerinde iki yanında mahra bulunurdu. Getirdiği eşyaları mahra denen sandık şeklindeki kaba kordu. Çerçi köye geldiği zaman köyün kadınları genç kızları çerçinin etrafında bir kalabalık oluştururdu. Çerçi ile alış veriş, mal değişimi şeklinde olurdu. Çerçiye yumurta, buğday, zeytinyağı verilirdi karşılığında mal alınırdı. Bazı kişiler ise borca alırdı, çerçi bu borçları yanında bulundurduğu deftere yazar bir daha ki gelmesinde bu borcunu toplardı. Çerçinin bir dahaki köye gelişi 20–30 gün sonra olurdu.

Musabeyli nahiyesi ve köylerinden toplam beş ya da en fazla altı traktör vardı. Murat Hüyüğü köyünde; İbrahim POLAT’ın bir traktörü vardı. Karbeyaz köyünden; Halil Ağa (ÇELEBİ), Ahmet Ağa (ÇELEBİ)’nın vardı. Balikli köyünde; Ahmet GÜLTEKİN, Ali Rıza MISIRLIOĞLU’nun vardı. Hüseyinoğlu köyünde; Halil (TÜRK) Ağanın ve Veli (TÜRK) Ağanın vardı. Siptoruz köyünde (Şimdiki adı KURTARAN); Hamdi (KURTARAN) Ağanın vardı.

1960 yılı başlarında Musabeyli nahiyesinde Azzap denen bir olay ardı. 1965 yılına gelindiğinde azap olayı kalmamıştı. Durumu iyi olan ve ağa durumundaki kişilerin azzapı olurdu. Bir işçiyi bir yıllığına ücretini vererek evin dağ işlerini yapması ve yardımcı olması için bulundururlardı. Bu azap yolmada, bağ bellemede, harmanda, üzüm kesiminde, zeytin toplamasında evin sürekli işçisi durumundaydı bir yerde kâhya durumundaydı. 1960 lı yılların başında Musabeyli’de azzapı olanlar Karbeyaz köyünde Halil Ağa, Balikli Köyünde Ahmet Ağa (GÜLTEKİN), Ali Rıza Ağa (MISIRLIOĞLU), Hüseyinoğlu köyünden Halil Ağa (TÜRK) ve Veli Ağa (TÜRK )

Köylerimizde traktör az olduğunda Tarla, bağ, zeytinlikler karasabanla yapılırdı. Köyde kullanılan kazma, balta, karasabanın toprağı işleyen demiri köreldiği zaman Murat hüyüğü’ndeki demirciye götürülür, oradan bileğlenirdi. Murat Hüyüğü‘nde üç adet demirci vardı. Bunlar demirci Kazım, demirci Müslüm ve demirci Şaban idi.1963 yılında demirci Kazım trafik kazasında ölmüş, geriye iki demirci kalmıştı. Demircilerin bir ocağı vardı, ocağı körük ile yakarlardı, demiri bu ateşim içine koyarak, demir ateş haline alır ve bundan sonra da çekiçle şekil verirlerdi.

Çift sürmek genelde iki öküz veya iki katırla yapılırdı. Ğenelikle çift sürme işlemi Ekim ayında, ekin ekme işlemi olurdu, toprağa atılan tohuma bider, sebze tohumlarına ise bizir denirdi. Bider Ekme işi ekim ayında tamamlanınca kasım ayında zeytin toplama işi başlar. Zeytinlerin altları genelikle temmuz ve ağustos aylarında tırmıkla çiften kalan engebeler düzeltilir, tezekler ufalanır ve düzgün bir hal alınır. Kasım ayında zeytine gidilirken sırıklar ve şallar hazırlanılır. Yaz mevsiminde zeytin ağacının altı düzeltilmiş olduğunda kararmış zeytin taneleri ağacın altına dökülür ve bu dökülen zeytin taneleri genellikli kadınlar tarafında toplanır. Zeytin ağcının altındaki kararmış tanelerin toplanması tamamlanınca, zeytin ağacının altına şallar serilir ve erkekler tarafında ağaç sopa ile sert vurarak ağacın başındaki biraz karamış ve yeşil olan taneler ağacın altındaki şalın üzerine düşürülür. Zeytin toplamak için sabahları saat 06,00 ile 06,30 zeytinlikte olacak şekilde yola çıkılır. Kasım ayında sabahleyin hava biraz serin olduğunda zeytin toplayan ya da silkeleyenlere yakın yerde ısınmak için ateş yakılır. Sabah kahvaltısı saat 08,30 -09,00 civarında zeytinlikte yapılır. Öğle yemeği köyde evden hazırlanarak zeytinliğe götürülür ve öğle yemeği zeytinlikte yenir. Ağacın başında silkelenen zeytin taneleriyle birlikte zeytin dalları düşer, ağacın altındaki zeytin taneleri süpürge ile toplanılır ki süpürge ile toplanan zeytin taneleri içinde toprak karışır. Zeytin yaprağı ve toprağı zeytin taneleri içinde ayıklama için zeytin taneleri kalburlarla alleflenir. Daha sonra çuvallara konarak mahsereye zeytinyağı çıkarılmak için gönderilir. 1960 yılında Balikli de bir adet Ahmet GÜLTEKİN’e ait zeytinyağı mahseresi vardı. Mahserede köylerde devlup denen bir taşı bir katır vasıtasıyla döndürülerek zeytin taneleri ezilir sonra bir sıkma işlemi ile yağ haline getirilir. Zeytinlerin sıkılmasından sonra kalan tortusuna aş denilirdi, bu aş mahsere sahibi tarafında satılırdı. Zeytinler Kasım ve aralık ayında derlenirken budanır. Budanan dallar ocakta ve sobada yakacak olarak kullanılır.

Aralık ayında zeytin derleme işleri tamamlanırdı. Yağmurlar yağınca köy yolları çamurdan çıkılmaz bir hal alırdı. Ocak ve Şubat ayında kar yağardı. Köy halkı vaktini sobanın ya da tandırın, ocağın etrafında geçirirdi. Tandır genelde bir mangala ocakta yanmış ateş közleri konur. Mangalda sehpa şeklindeki bir tahtanın içine konur ve tandırın üzerine bir yorgan konur ve ısınmak isteyenler ayaklarını bu yorganın içine uzatırlardı. Damlar toprak olduğunda, yağmur yağdığında damlarda su içeri akardı. Damların akmasını önlemek için köy civarında toprak getirilerek dama serilir ve sonra loğ denen aletle damlardaki toprak loğlanarak sıkıştırılıp, damdaki suyun evin içine akması önlenirdi. Kar yağdığı zamanda kar erimeden, damdaki karlar kürek ve sıyırğı ile damın üzerinden uzaklaştırılırdı.

Kış mevsiminde; at, katır, eşek, inek gibi büyük baş hayvanları ahırda yemlenirdi. İnek genelde sarı samanla beslendiği için, yazın harmanda mercimek ve nohut samanları inek ve öküz için ayrılırdı. Buğday ve arpa samanları katır ve at, eşek için ayrılırdı. İnekleri yemlemek için sarı sananın içine küşne denen bir bitki tohumu konurdu. At, katır ve eşek için gözeneklere (yemliklere) samanla birlikte arpa konur. Kışın genelde hayvanlar ahırda olurdu. Büyük baş hayvanlarını otlatmak için bir sürü teşkil edilirdi. Büyükbaş hayvanlarının teşkil edildiği sürüye nahır denirdi. 1965 yılında sonra büyük baş hayvanları azalmaya başladı. Çoban bulma sıkıntısı da baş gösterince köyde nahır olayı kalktı.

Davar denen; koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlar ise sabah çoban tarafından dağa götürülür, akşam eve getirilir. Balikli o zamanlar 40 haneli bir köydü. Köyün merası, köyün güney tarafındaki Künahter denen koruluğu, ya da Murat Hüyügü köyü ile Balikli köyü arasında dağın başı denen koruluğu vardır. Davar kışın genelde künhahter ya da dağın başında meşe dalları ile beslenirdi. Genelde aralık ayı sonuna doğru koyunlar yavrulamaya başlar, ocak ve şubat aylarında ise keçiler yavrular. Bazen sabah kalkıp ahıra indiğimizde bazı koyun ya da keçileri doğum yapmış bulurduk. Bazende dağda hangi keçi ya da koyun doğum yapmışsa oğlak ya da kuzuyu, çoban akşam köye gelince, sahibine verirdi. 1960 yılının başlarında Balikli köyünde Bekir adında bir adamla Eli (Köyde Elif adına Eli derlerdi) adında hanımı ve fiziksel olarak omuzları kumur birazda zihinsel özürlü olan Hüseyin adında fakat köylünün kumeri diye hitap etikleri bir oğulları vardı. Kumeri yürümekte zorluk çektiğinde olsa bir elinde baston ile gezerdi. 1965 yılına kadar köyün davarını bu aile otlatırdı. Eli ile Bekir biraz yaşlanmış olduklarında köyün davarını yayma (Köyde sürüyü otlatmaya yayma derler.) işini bıraktılar. Daha sonra çevre köylerden çoban aramaya başlandı. Çevre köylerden gelen çoban köyde evi olmadığı için davar sayısına göre davar sahiplerinin evlerinde sırayla kalırdı. 1980 yılından sonra çevre köylerden de çoban bulunmamaya başlaması nedeni ile köyde küçükbaş hayvanı yok olmaya başladı. Kış mevsimi köylünün genelde yağışlardan dolayı bir bakıma dinlenme zamanı oluyor. Köyden işlerin en az olduğu bir mevsimdir. Ocak ayı içinde bağlar budanır. Bağın budanan çubukları ocakta odunları tutuşturmada yakacak olarak kullanılır.

Aralık ayında köylü zeytin mahsulünü satmış olur ve boş vakti kış ayı olduğunda çoğunlukla düğünler kışın olurdu. Düğünler davul-zurna ile düğün sahibinin durumuna göre düğün üç gün ile bir hafta kadar sürerdi. Düğüne davetiye olarak kumaş gönderilirdi ki köyde buna okuntu denmektedir. Davetiyeye icap etmeyecek kişi okuntuyu bir bahane ile geri iade ederdi. Düğünlerde, köyün dışında davet edilen misafirleri düğünün son iki gününde düğüne gelirlerdi. Her misafirin gelmesi bir davul ve bir zurna eşliğinde köyün girişinde silah atışlarıyla karşılanır. Davulcu, zurnacı kişilere köyde abdal denilmektir. Bu abdalların içinde birde oyun oynayan ve genelde etek giyer ki bu kişiye köçek denilmektedir. Düğün sahibinin davetlisi olarak köye gelen misafirlerin önünde köçek oynar taklalar atar ta ki gelen misafirin bozuk para vermesine kadar. Düğün olan köyde aslında köydeki her ev sahibi, köyün dışında gelen misafirlere karşı birer ev sahibi gibidir. Düğün başlamadan önce düğün sahibi köy dışından gelecek misafirleri köylü ile konuşarak ev, ev taksim eder. Genelde köydeki bir ev, misafir kabul ederken düğün sahibinin misafirleri içinde kendi akrabalarının olmasını tercih eder. Düğün sahibinin misafirlerinin konaklama ve yemek sorunları misafir edilen ev tarafında karşılanır. Akşamları düğün gece saat 24’e kadar devam eder. Geceleyin halaylar çekilir, türküler söylenir. Meydana büyük bir ateş yakılır ve gençler bu ateşin üzerinde atlama gösterisi yaparlar ki bu olaya sin-sin denir. Bu adet Türklerin Orta Asya’dan gelme bir âdetidir. Düğünün son günü gelin evine gidilir ve gece geline kına yakılır. Devlüsü günün sabahı gelin çıkarılarak getirilir. Gelin evinde çıkarlarken gelinin küçük yaştaki yakınları gelinin çeyizinin dolu olduğu sandığa oturur, bu para isteme anlamındadır. Sandığın üzerine oturan çocuklara para verilince çocuklar sandığın üzerinde kalkarlar. O zamanlar vasıtalar yaygın olmadığı için gelin at üstünde getirilirdi. Gelin evine getirilince attan inmek istemezdi. Damadın babası ya da annesi de filan tarlayı sana verdim deyince gelin attan inerdi. Gelin eve getirilince silahlar atılmaya başlardı, Gelin eve girerken damat bozuk paraları havaya atar, köyün küçük çocukları bu bozuk paraları toplamaya başlardı.

Gelinin getirilmesinden sonra bütün köylü ve dışarıdan gelen misafirler köyün meydanlığında toplanır, halaylar sekilir, Türküler söylenir ki türküler çoğunlukla barak havası olur. Daha sonra meydanın ortasına bir masa konur. Masanın başına düğün sahibinin yakınlarından iki kişi oturur. Toplanan paralar bu masaya getirilir ve kimin ne kadar verdiği not alınır. Bu para verilme olayına Şaboş denir. Gelen misafirlerden, köçek şabooooş, şabooooş filan ağa diye önüne gider takla atar, gösteri yaparak alır ve meydandaki masaya bırakır. Bu işlem son kişiye kadar devam eder. Düğün sahibinin çok değer verdiği ve itibar ettiği kişi en başa oturtulur ki, bu kişi düğünde en fazla para verecek kişidir. Eğer bu kişi en fazla parayı vermeye hazır değilse başa oturacak kişi, düğün için ne kadar para vereceğini söyler. Düğün sahibi duruma göre vereceği para miktarı fazla ise bir şey demez. Eğer başa oturacak kişinin vereceği parayı az buluyorsa düğün sahibi başa oturacak kişinin parasının üzerine kendi cebinden üzerine verir ve düğünde ilk verilecek paranın miktarını görünüşte artırmış olur. İkinci ve üçüncü sıradaki kişiler başa oturan kişiyi geçmeyerek azalarak sona doğru gider. Bu nedenle az para verecekler sona doğru oturur.

Şaboştan sonra düğün sahibi düğün yemeklerini hazırlar. Ne yazık ki diğer kültürlerin yok olması gibi artık, bu düğün yemekleri eskiden olduğu gibi yapılmamaktadır. Gelen misafirin sayısına göre, düğün sahibi Kilis’te fırınlara lahmacun yaptırarak düğün yemeğini vermiş olmaktadır. Düğün yemeğinden sonra misafirler hayırlı olsun dileklerinden sonra dağılır. Misafirlerin dağılmasından sonra damat arkadaşları tarafından düzenlenen eğlence ile tıraş olur. Tıraştan sonra bir meydanlığa gelinerek gençler bir kale dikerler ve bu kaleye av tüfeği ile atış yaparlar. Bu kaleye isabet ettiren kişiler ödüllendirilirler. Damat köyün sokaklarında arkadaşları tarafında eğlence düzenlenerek gezdirilir ta ki gerdeğe girinceye kadar.


İlkbaharın gelmesi ile köyde işler yoğunlaşmaya başlar. Köyde çift sürülmeye çüt denilmektedir. Öncelikle bağlar ve zeytinler sürülmesi işi olur. Bağlar nisan ve mayıs ayı içinde çütün yanaşamadığı yerler bellenir. Bağların nisan ve mayıs ayında ikinci e üçüncü defa sürülür. Bu sürme işleminde tiyekler (Bağın bir köküne tiyek denir. Bazı yerlerde tiyeke onca denmektedir. Tiyekler belli aralıklarla bir sıra halinde olur ki bu sıraya baran denmektedir.) yaprak açtığında hatta üçüncü çütte çiçek de açmış durumda olduğunda, çüt sürülürken bağın dalları (bu dallara kol denilmektedir.) çüt süren hayvanların ya da traktörün tekeri altında kalmaması için çevrilir. Bu çevrilme işi dalın önüne bir kazık dikmekle ya da kolun üstüne taş koymakla olmaktadır. Çift sürme işi sabah saat 07 civarında başlar. Öğleden sonra saat üçe kadar devam eder. Bahar vakti her taraf otlarla kaplı olduğunda çüt süren öküz veya katır, atlar yaymaya götürülür. Köyün gençleri çüt süren hayvanları yaymak için geceyi dağda geçirirler ve büyük baş hayvanları sabaha kadar çayırlarda beslenir.

İlkbaharda köyün küçük çocukları oğlak ve kuzuları büyüyünceye kadar genelde temmuz ayına kadar sürüden ayrı yayarlar. (köyde otlatmaya yayma derler.) Oğlak ve kuzular sürüyle gönderilmezdi ki koyun ve keçilerin sütlerini emmesin diye. Mayıs ayında köyün davarı kuşluk vakti (saat 11 civarına köyde kuşluk vakti denilmektedir) köye getirilirdi. İlkbaharda dağda otlar çok olduğunda koyun ve keçiler hem kuşluk vakti hem de akşam döndükten sonra sütleri sağılır. Koyun ve keçilerin sütleri tamamı sağılmazdı, bir kısmı da yavrularının beslenilmesi için bırakılırdı. Mayıs ayının sonuna doğru haziran ayı başlarında koyunların yünü keçilerin kılları kesilirdi, buna kırkma denir. Davarın kuşluğa gelmesi haziran ayı ortalarına kadar sürerdi. Köyde sabahleyin güneş doğmadan, saat 05,00 civarında evin kadınları ahşap tan yapılmış yayıktan yoğurtlara su katarak yayarlar. Bu yayık yayma işi köyün bütün evlerinde olduğu için köyün içinde bir müzik ritmi havasını verir. Bu şekilde evin günlük ayranı yapıldığı gibi, yağ ayranın üst kısmına toplanır.

İlkbahar gelince Kilis’te kalaycılar gelirdi. O zaman köyün bütün evlerinde kazan, kuşkana (tencerenin küçüğüne kuşkana denir), tabak (Tabaklara sahan ya da sahen denir.) Kilis’te köyümüze gelen Kalaycı Durmuş diye biri vardı. Bir yere konaklar üç-dört gün içinde köyün bütün kazan, tabak, kaşıkları kalaylanırdı. 1970 yılından sonra bakır işleri yerini alüminyum almaya başladı. Daha sonrada çelik ve benzer malzemelerin almasıyla bakır mutfak eşyaları tarihe karıştı.

Mayıs ayı içinde kavun, karpuz ve bahçelerin ekilmesi, çapalanması işleri başlar. Haziran ayı içinden itibaren buğdaylar orakla biçilmeye başlanırdı, köyde buna yolma derler. Tarlanın büyüklüğüne göre yolma yolacak işçi sayısı tespit edilir. Bazen köyün içindeki işçi sayısı yetersiz gelirdi. Komşu köylerden işçi getirilirdi. Orak ile buğdaylar biçilirken, köyün fakir kadınları yere düşen buğday başaklarını toplarlardı. Yolunan buğday saplarıyla deste haline getirilir ve bir atın taşıyacağı kadar deste halinde bir yere biriktirilirdi ki buna ravak denirdi. Buğday orakla yolunmasına karşılık mercimek, nohut elle yolunurdu, mercimek ve nohut yolmasına genelde kadınlar ve çocuklar yapardı.

Yolma işi bittikten sonra, tarladan yolunmuş buğday, arpa, mercimek temmuz ayı içinde köyün hemen bitişiğinde olan harmanlara getirilir ki bu işleme şahriye denilmekteydi. Harmana getirilen buğday, arpa, mercimek, nohut cinslerine göre ayrı, ayrı yığınlar halinde kümelenirdi. Bu kümelenen yığınlar çercer ile ufalanırdı. Bir kereste üzerine dişli kalın sacdan yapılmış sistem ve bu sitemin üzeri oturak şeklinde düzenlenmiştir. Cercerin üzerine iki kişi oturur ve cerceri de at ya da katır çekerdi. Cercerin altındaki saplar bu şekilde sap ile tane ayrılmış olurdu. 1965 yılından sonra cercerin yerini patoz denen makineler aldı. Patozlar traktör ile çalışırdı. 1970 yılından sonra tarlalar biçer ile biçilmeye başladı.

Harman vakti, sapı samanı ayırma işlemi yapıldıktan sonra taneler ayrı, saman ayrı evlere taşınır. Her ev bir yıl boyunca ekmek yapmak için unluk buğdayını yıkar, bir şala sererek biriki ğün güneşte bırakılarak kurutulur ve çuvallara konarak evlerinde iki-üç gözlü ahşaptan yapılmış ambar a konur. Buğdayın un haline getirilmesi işi önceleri su değirmenlerinde olurdu. Çevredeki başlıca un değirmenleri Beşenli köyü civarında, Musabeyli’de Şenlikçe köyü civarındaki Sabunsuyu üzerinde, Boğazkerim köyü ile Tajdınlı yeni adı abuşular ya da buğdaylı köyü civarında ki Sabunsuyu üzerinde, Afrin suyu üzerindeki su değirmenlerine un haline getirilirdi. Daha sonra Hüseyinoğlu köyünde ve Murat Hüyüğü köyünde 1965 yılında zeytinyağı fabrikası olarak yapılan binaya ayrıca yakıtla çalışan değirmenler yapıldı. Yörede yakıtla çalışan motorlar vasıtasıyla çalışan değirmenlere ataş (ateş) değirmeni olarak adlandırıldı. Zaman içinde bu su değirmenlerde yok oldu.

Bulgurluk buğdayda yıkanır ve çapı iki metre veya daha büyük kazanlarda kaynatılır ki bu büyük kazana halle denir. Halleden kaynatılan buğdaya hedik denilmektedir. Hedik bir şal üzerine serilerek iki-üç günde açık havada bırakılarak kurutulur. Daha sonra köyün devlupunda büyük taş ile kepeği ayırtılır. Bu işlemler bitince köye bulgur değirmeni gelir sırasıyla her evin buğdayını bulgur haline getirilir. Bulgurun irisi pilavlık, ince olanına simit denir ki, simit ise köftelik olarak değerlendirilir.

Köyde o zamanlar elektrik olmadığı için buzdolabı yoktu. Zaten o zamanlar şehirlerde de buzdolabı pek yaygın değildi. Artan yiyecekler ya da sebze ve meyveler ince sert saplardan ya da kamıştan yapılmış selenin altına konurdu. Selenin yapılış şekli, sap ya da kamış örgü şeklinde yapılırken sepet gibi içine hava işlemesi sağlanır ve buzdolabı gibi koruyamazdı ama sineklerin konmasını önleyerek, sapların arasında hava akımının geçmesini sağlaması nedeniyle az da olsa muhafaza etmiş olurdu.

Köyde her evin önünde bir bahçe olurdu. Köyün bir çeşmesi olduğunda köylünün bahçesini sulamada ve çeşmesinin suyunun her evin bahçesinin büyüklüğüne göre dağıtımı bütün köylünün bir araya gelerek anlaşması ile belli saatte dağıtımı yapılırdı. Köyün içinde biri çeşmenin suyunu bahçelere sırasına göre verilmesi işini yapacak biri sucu olarak ücreti karşılığında görevlendilirdi. Suyu kullanım süresi bahçenin büyüklüğüne bağlı olurdu. Sucunun ücreti su kullanım süresine bağlı olarak bahçe sahiplerinden alınırdı. Sucunun işi mayıs ayından eylül ayı sonuna kadar devam ederdi.

Köyün ekinlerine, bağına bahçesine, zeytinliklerine başıboş hayvanların girmesini önlemek için ya da bir insanın zarar vermesini önlemek amacıyla mantara bekçisi görevlendirilirdi. Hüseyinoğlu köyü ile Balikli köyünün bir mantara bekçisi olurdu. Bu bekçinin de görevi mayıs ayında başlar zeytinlerin toplama işi bitene kadar yani aralık ayı sonuna kadar devam derdi. Bekçinin ücreti tarla, bağ, bahçe, zeytinlik miktarına göre belirlenirdi.

Ağustos ayında zeytin altları düzenlenir. Buna zeytin altı ayıtlanması denilmektedir.

Eylül ayının ilk haftasında üzümler kesilmeye başlanır. Yörede bağcılık Kilis’teki suma fabrikasının alımında tercih yaptığı üzüme göre planlanmış durumdadır. Üzümler kesilirken bağın büyüklüğüne göre işçi sayısı tespit edilir ve üzüm kesimine başlanır. Bağlarda ağaç olmadığı için, bağ sahibinin bağa geldiği zaman gölgede oturması için gölgelik oluşturacak ağaç sapları ve dallarıyla bir düzenek oluşturulur ki buna hağyma denilmektedir. Bağın büyük olması halinde kesilen üzümler bir hayvan la ve insanlar ile zemille (Zemil sepete benzer, sepetten daha kısa ama yayvan ve geniş, sepetin bir kulpu olmasına karşılık zemilin tencere gibi iki kulpu olmaktadır.) ile taşınarak serilecek yere getirilir. Daha önceden üzümün serileceği yer tırmıkla düzenlenmiş olunur. Üzüm kesildikten sonra patez li suya batırılarak düzeltilmiş toprağın üzerine serilir. Buna yörede serği denilmektedir. Serilen üzümler bir hafta gibi bir sürede kurutulduktan sonra küfeler ile eve taşınır. Eve getirilen kuru üzümler Kilis’teki suma fabrikasında gün alınarak, verilen günde suma fabrikasına satılır. Son zamanlarda üzümler kurutulmadan yaş olarak suma fabrikasına satılmaktadır. Yörede genelde urumi üzüm yetiştirilmektedir. Son zamanlarda pafi denen üzüm geliştirilmektedir. İslâhiye’de bağcılık Kilis ve köylerinden sonra başlamasına rağmen, Kilis ve köylerinden daha verimli olacak şekilde yapılmaktadır.

Köylerimizde sofralık üzüm pek yetiştirilmemektedir. Kilis ve köylerinde yörenin ekolojik yapısına bağlı olarak bağcılık sofralık, pekmezlik ve şaraplık olarak planlanmalı ve geliştirilmelidir. Eskiden pekmezlik olarak dökülgen üzüm yetiştirilirdi. Serği işi bittikten sonra Pekmezlik olan Dökülgen üzümün kesilmesi işi başlardı. 1975 yılına kadar Balikli köyünden iki adet pekmez mahseresi vardı. Biri Ali Rıza MISIRLIOĞLU’nun diğeri ise İbonun Oğlu diye bilinen Mehmet ŞAHAN’ındı. Pekmez mahsereninde üzümün ayaklar ile ezildiği ve ezilen üzümlerden şerbet bir kademe aşağıda yapılmış olan havuza akıtılır. Havuza akıtılan şerbete beyaz toprak karıştırılarak toprakla birlikte tortu çökeltilir ki buna çökeltme havuzu denir. Çökeltme havuzunda bekleyen şerbet bir kanal ile kaynamak üzere halleyle akıtılır. Hallede şerbet kaynatılarak pekmez haline getirilir. Bir pekmez mahseresin de üzümleri ezmek için en az dört kişi çalışmaktadır. Şerbetin çökeltme havuzuna akıtılması ve şerbetin halleden pekmez haline getirilmesi içinde bir işçi bulunmak üzere toplam beş işçi ile pekmez mahseresi işletmesi yapılmaktadır. Üzümünü pekmez haline getirenler halleye gelen şerbetin kaynayıp pekmez haline getirilmesi için yakıt olarak bağ çubuğunu da beraberlerinde getirilirlerdi.

Pekmez işlemiyle birlikte köyde bastık (Pestil), muska, sucuk ve kırma yapım işleri yapılır.

Teknoloji geliştikçe bazı ilkel tarım aletleri kalkmaya başladı. Teknoloji ile birlikte makineler çok sayıda çalışan işçilerin yerini almasıyla, işçiler köy dışında iş aramaya başladılar. Ayrıca köydeki arazilerin yetersiz gelmesi, köydeki yaşam koşullarının zorluğunda, köyden okula gitme sayısının artmasıyla 1965 yılından sonra dışarıya göçler başladı. 1960 lı yılların başında ilk önce Almanya’ya işçi olarak gidişler oldu. Almanya’ya gidenler çoğunlukla köyde hiç arazi olmayanlar ya da az arazisi olanlar, okumamış olanlar gittiler.

Eski tarım aletlerinde çercer, patoz gibi, yine su değirmenleri, pekmez mahsereler, zeytinyağı mahsereleri, bakır mutfak eşyaları yok olarak unutulmaktadır. Bu tür yok olan, geçmişte yaşamımızın bir parçası olan aletlerinde çercer, patoz gibi, su değirmenleri, pekmez mahsereleri, zeytinyağı mahsereleri, bakır mutfak eşyaları için Kilis’te bir açık hava müzesi kurulması ve gelecek kuşaklara bir tanıtımı yapılması gerektiği düşüncesindeyim.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1814
favori
like
share
GS2004 Tarih: 06.01.2011 22:52
??????
mmisirlioglu Tarih: 23.12.2010 16:33
bu yazının yazarı niye belirtilmemiştir.