[FONT="Arial Narrow"]Büyük Londra Yangını, 2 Eylül 1666 Pazar günü Londra'nın orta kesimlerinde başlayarak 5 Eylül Çarşamba gününe kadar kenti etkisi altına alan, kentin tarihindeki en büyük yangın felaketidir.
Yangın, Romalılar döneminden kalma kent duvarlarının içinde kalan Orta Çağ Londrası'nı tahrip etmiştir. Soyluların yaşadığı bölge olan Westminster'ı, dönemin kralı II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'nı ve gecekondu mahallelerini tehdit etmişse de yangın bu bölgelerde yıkıma neden olmamıştır.
Yangın 13.200 evi, 87 mahalle kilisesini, St Paul Katedrali'ni ve birçok resmî kurumun binasını kül etmiştir. Kentin 80.000 sakininin yaklaşık olarak 70.000'inin bu yangında evlerini kaybettiği sanılmaktadır. Yangında yaşamını yitirenlerin sayısına ilişkin kesin bir bilgi olmamakla birlikte ölenlerin sadece birkaçı kayda geçirilmiştir. Orta sınıfa mensup kişiler ile yoksulların ölümleri hiçbir zaman kaydedilmediği ve ateşin sıcaklığının insan vücudundan kalıntı bırakmayacak derecede yüksek olduğu göz önüne alındığından, son dönemlerde ölü sayısının oldukça az olduğunun doğruluğu hakkında görüş ayrılıkları vardır.
Yangın, 2 Eylül günü gece yarısından hemen sonra, Thomas Farriner adlı bir kişinin işlettiği, Pudding Sokağı'nda bulunan bir ekmek fırınında başladı ve hızla çevreye yayıldı. Dönemin başlıca yangın söndürme yöntemlerinin kullanılması ve belirli bölgelere set çekilme işlemi, dönemin Londra Belediye Başkanı Thomas Bloodworth'un kararsızlığı nedeni ile büyük ölçüde gecikti. Pazar gününün gecesi harekete geçilmeye karar verildiğinde rüzgârın etkisiyle fırının olduğu bölgedeki ateşler fırtına ile birlikte hızla yayılmaya başlamıştı. Yangın pazartesi sabahı yönünü kuzeye, kentin kalbinin attığı noktaya çevirdi. Kentin sokaklarındaki asayiş ve durgunluk şüpheli yabancıların yangını kasten başlattıkları söylentisinden dolayı bozuldu. Eş zamanlı olarak sürmekte olan II. İngiltere-Hollanda Savaşı'nın etkisiyle kentte meydana çıkacak evsizler korkusu Fransızlar ve Hollandalılar üzerinde yoğunlaştı ve bu dönemde bu azınlık gruplar sokak saldırılarına uğradı. Salı günü yangın kentin hemen her yanına yayıldı. Ateşler St Paul Katedrali'ni kül ederek II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'na dayandı. Kapsamlı bir işbirliği ile yangının saraya sıçraması önlendi. Yangına karşı verilen mücadelenin kazanılmasında en önemli iki etkenin doğudan esen rüzgârların dinmesi ve Londra Kulesi Garnizonu'nun ateşi durdurmak için barut kullanarak aldığı önlemler olduğu düşünülmektedir.
Felaketin Londra'ya ve Londra halkına etkileri oldukça ağır olmuştur. Felaketten zarar görmüş olan kişilerin Londra'dan tahliye edilmesi ve bir başka yere yerleştirilmesi, evsiz kalanların çıkaracağı ayaklanmadan korkan Kral II. Charles tarafından kuvvetle desteklenmiştir. Yangından sonra köklü değişiklikler içeren birçok önergeye karşın Londra, afetten önceki biçimine uygun olarak, aynı cadde ve sokak planlarıyla yeniden imar edilmiştir

1660'larda Londra

1660'lara kadar Londra, tahminî yarım milyonluk nüfusu ile Birleşik Krallık'taki 50 şehir arasında en büyük olanıydı. Londra'yı, Paris'in barok ihtişamı ile karşılaştıran John Evelyn, kenti "kuzeyde, tahtadan ve doğal sıkışık evleri olan bir yer" olarak nitelemiş, ahşap yapılı ve birbirine oldukça yakın inşa edilmiş evlerde olası bir yangın tehlikesini dile getirmiştir.Doğal sözcüğü ile Evelyn plansız ve önlemsiz olarak, kentin çarpık bir kentleşme ile büyüdüğünü kastetmiştir. Dört yüzyıl boyunca bir Roma şehri olarak kalan Londra, şehir duvarlarının içinde gün geçtikçe daha da büyüdü ve nüfus da bir o kadar arttı. Şehir duvarlarını çoktan aşmış olan Londra; Shoreditch, Holborn ve Southwark gibi dönemin çevre semtlerine doğru büyümeye başladı ve sonuçta bağımsız bir şehir olan Westminster ile görünüşte birleşti.




17. yüzyıl sonlarına kadar şehrin merkezi — Thames Nehri ve şehir duvarları ile çevrili olan alan — 2.8 km² alana sahip olan ve Londra nüfusunun altıda birine denk gelen 80.000 kent sakinini barındıran tek bölümdü. Şehrin merkezi genellikle Londralıların yaşadığı diğer semtler ile çevriliydi. Londra o dönemde, bugün de olduğu gibi İngiltere'de ticaretin kalbinin attığı yerdi. Tüccar ve imalatçılar sınıfının tekelinde en büyük market ve en işlek limandı. Soylular sınıfı daima şehrin bu bölümünden uzak dururlardı; ya varoş mahallelerinden de ötede, kırsal kesime yakın yerlerdeki konaklarda, ya da herkese açık olmayan, II. Charles'ın Whitehall Sarayı'nın bulunduğu Westminster bölgesinin batısındaki mevkide yaşarlardı. Varlıklı aileler yoğun tempolu, kirli havalı ve sağlıksız şehir merkezinden, özellikle de 1665 yılında baş gösteren ve Londra'yı vuran hıyarcıklı veba hastalığı salgınından sonra mümkün olduğunda kaçındılar.
Bu dönemde yönetim ile toplum arasındaki ilişkiler oldukça gergin geçiyordu. 1642 – 1651 yılları arasında İngiliz İç Savaşı boyunca Londra şehri cumhuriyetçilerin kalesi durumuna geldi. Ekonomik bakımdan gelişmiş, gönenç başkentin gücü, 1660'ların başlarında cumhuriyetçilerin gerçekleştirdiği bir çok başkaldırıya ev sahipliği yaptığı için Kral II. Charles için bir tehdit oldu. Şehrin belediye amirleri iç savaşta çarpışmış olan kişilerden oluşuyordu ve önceki kral I. Charles'ın mutlakiyet için yapmış olduklarının nasıl bir ulusal travmaya neden olduğunu gayet iyi biliyorlardı.Bu nedenle oğlundan da benzer bir hareket gelecek olursa bunu engellemeye kararlılardı ve yangın başlayıp kenti tehdit etmeye başladığında II. Charles'ın askerlere ve diğer birimlere verdiği tüm emirlere karşı çıktılar. Böyle acil bir durumda bile, istenmeyen kraliyet askerlerini şehirde görevlendirmek olası bir tehlikeye zemin hazırlamaktı. Bu nedenle Charles harekete geçip belediye başkanını görevden azletti ve yönetimi devraldı fakat yangın o zamana kadar kontrol edilemeyecek bir düzeye ulaşmıştı.


Kentteki yangın tehlikeleri

Londra, aşırı kalabalık, dolambaçlı ve taş döşeli dar sokaklarıyla tam bir Orta Çağ kentiydi. Dar sokaklarda, en yakını 1632 yılında gerçekleşmiş birçok yangın felaketi yaşandı. Ahşap yapılar ve saman - çamur karışımı çatılar yüzyıllar boyunca yasaklanmış olmasına karşın, bu ucuz yapı malzemeleri her zaman kullanılmaya devam etti Kentte bulunan yegâne taş yapılar tüccar ve tefecilere ait, etrafı sıkışık ve aşırı kalabalık mahalleler ile çevrili geniş araziler üzerine kurulmuş olan konaklardı. En ufak boşluğu bile hızla büyüyen nüfusa kalacak yer sağlamak amacıyla değerlendirilmiş olan bu varoş bölgelerinde büyük yangın tehlikesi teşkil eden nalbantlar, perdahçılar ve dökümcüler vardı. Esasen şehirde faaliyet göstermeleri yasak olan bu kişilere yine de göz yumulurdu.


Nehir kıyısı kentte çıkan yangınlar için kilit bir noktaydı. Thames Nehri hem itfaiye çalışmaları için su sağlar hem de nehir kenarında yaşayanların hızla bölgeden kaçmasına olanak verirdi. Fakat nehir boyunca sıralanan, yanıcı maddelerin tutulduğu depo ve mahzenlerin olduğu yoksul semtler diğer yerlere göre en yüksek riski taşırdı. İskele boyunca büyük miktarlarda katran, reçine, zift, kenevir ve keten köhne kulübe ve depolara stoklanmıştı. Londra'da nehir kıyısındaki depolar başta olmak üzere birçok yerde büyük miktarda barut da bulunurdu. Londra Köprüsü'nün kuzey bitimindeki Londra Kulesi'nde 500 ila 600 ton arasında barut saklanıyordu. Bunların büyük bir bölümü iç savaş döneminde Oliver Cromwell'in kurduğu ordunun eski üyelerinin o dönemki misket tüfeklerini ve tüfekleri kullanırken gerekecek barutu hâlâ tutmalarından dolayı kalmıştır.




Londra şehri ile Thames Nehri'nin güney kıyılarını birbirine bağlayan tek yapı olan Londra Köprüsü 1632 yılında çıkan yangında, üstüne evler inşa edilmiş olduğu için ağır can kayıplarının yaşandığı bir alan olmuştu. Pazar günü şafak sökmeye başladığında yanmaya başlayan bu evleri Londra Kulesi'nden izlemekte olan parlamento üyesi Samuel Pepys tutmuş olduğu günlüğünde köprüde yaşayan dost ve akrabaları için duyduğu kaygıları yazmıştır. Köprü üzerindeki bu evlerdeki yangının güneydeki Southwark semtine sıçrayacağından korkulduysa da bu, köprünün üzerindeki evlerin arasında bulunan ve bir set görevi gören boşluklar nedeni ile önlenmiştir.




5.5 metre yüksekliğindeki Roma şehir duvarları yangından kaçanları alevlerin tam ortasında bırakma riskini taşırdı. Nehir kıyılarında bir yer yanmaya başladığı zaman tekne ile kaçma yolu kapalı ise şehirden tek çıkış duvarların belirli yerlerinde bulunan 8 çıkış kapısıydı. Şehirde itfaiye çalışmalarına engel olan en büyük etmen cadde ve sokakların darlığıydı. Normal günlerde bile at arabalarının, yük taşıma araçlarının ve yayaların aşırı dar sokaklarda, düzensiz bir biçimde park etmeleri büyük bir karışıklığa neden olurdu. Büyük Yangın süresince de sokakları bağlayan üstü kapalı pasajlar, felaketten kaçan ve kurtarabildikleri mal ve eşyalarını buralara yığan evsizler tarafından işgal edildi. Yangına müdahale etmeye çalışan itfaiye ekipleri bu bölgelerde boşuna vakit kaybettiği için yangınların meydana getirdiği tahribat da bir o kadar arttı.


17. yüzyıl itfaiyeciliği







Yangınlar, mumlu aydınlatmaların kullanıldığı, açık ocak ve şöminelerin bulunduğu tahta evleri ile yanıcı maddelerin istiflenmiş olduğu depoları olan Londra'da oldukça alışılmış olaylardı. Adından söz edilecek bir polis ya da itfaiye örgütünün bulunmadığı Londra'da Trained Bands adı verilen yerel askerlerin oluşturduğu, acil durumlar için hazır bulunan bir devriye grubu vardı. Yaklaşık 1.000 gözcü ve tellaldan oluşan bu grubun bir görevi de geceleri sokak ve caddelerde gezerek güvenliğin yanı sıra yangınları kontrol etmekti.
Halkın yangılarla mücadele yöntemleri oldukça yerinde ve etkili olurdu. Çevre ev ve sokaklarda yaşayan kişiler kilisenin çanları ile alarma geçirilir, halk alelacele olay yerinde toplanarak mevcut imkânlar dâhilinde imece usulüyle yangını söndürmeye çalışırdı. Yasalara göre tüm mahalle kiliseleri bu tür acil durumlara hazırlık amacıyla; yüksek, taşınabilir merdivenler, kovalar, baltalar ve gerektiğinde duvarlara asılıp çekerek yıkabilmek için kullanılan yangın kancaları gibi birtakım donanımı bulundurmak zorundaydı. Erişilmesi zor, yüksek binalarda ise kontrollü biçimde barut ya da bir takım patlayıcılar kullanarak, yapılar göçertilir, ölü bölgeler oluşturularak alevlerin komşu yapılara sıçraması önlenirdi. Büyük Londra Yangını'nın son dönemlerinde de oldukça sık başvurulan barutla çökertme işlemi, bazı tarihçilerce bu yangını durdurmak için yapılan mücadelenin kazanılmasının temel nedeni olarak gösterilir.
Yanmakta olan bir yapıyı yangın kancalarıyla bölüm bölüm yıkmak da yangının diğer yapılara vereceği olası zararları önlemek için oldukça etkili bir yoldu fakat Büyük Yangın'da bu işlemlerin uygulanamamasının nedeni dönemin belediye başkanının gerekli emirleri vermemesi ve liderlik vasıflarını taşımamasıydı. Bu nedenle, Kral II. Charles'tan bizzat "Hiçbir eve acımayın" emri gelene kadar yangın birçok evi çoktan yakıp yok etmişti.


Büyük Yangın'da su ile müdahale yöntemi de başarısız oldu. Kentte yüksek ve eğimli bir tepede

bulunan, Thames Nehri'nden doldurulmuş bir su kulesi ile Islington semtinde bulunan su deposu, karaağaç ile yapılmış boru sistemi yardımıyla 30.000 eve su dağıtırdı. Çoğu zaman yanmakta olan yapının yakınında bir boruyu açarak hortum bağlamak ya da kovaları doldurmak da mümkün olurdu. Bununla birlikte yangının başlama noktası olan Pudding Sokağı zaten nehre oldukça yakın bir yerdeydi. Böyle bir durumda yangının başladığı dükkânın bulunduğu yere açılan tüm yollara, bir kısmı nehirden kovalarla su taşıyan, bir kısmı da boşalan kovaları doldurmaya giden iki sıra itfaiye işçisi konuşlandırılmış olmalıydı. Fakat Pepys'in günlüğünde yazdığı yorumlara göre, halk yangına müdahale etmek yerine gerekli eşyalarını alarak olay yerinden kaçmaya çalışmıştır. Yetersiz müdahale nedeniyle alevler yavaş yavaş nehir kıyısına doğru ilerlemiş ve sonunda yanıcı maddelerin bulunduğu ambarlara ulaşmıştır. Yangın ayrıca Londra Köprüsü'nün altında bulunan ve Cornhill'deki su kulesine su sağlayan su çarklarına da zarar vermiş ve sonuç olarak yangında ne nehrin normal suyundan ne de şebeke suyundan yararlanılamamıştır.


Londra, daha önceki büyük ölçekli yangınlarda da kullanılmış olan gelişmiş bir itfaiye teçhizatına sahipti. Fakat Büyük Yangında gerçekten işlevsel bir alet olan yangın kancalarının yanında, büyük su pompalarının daha fazla işe yaradığı pek nadir görüldü. Sadece bir kısmı tekerleğe sahip olan bu pompalı su araçları genellikle tekerleksiz kızaklara bağlı olurdu . Uzun mesafelerde olay yerine taşınıyor oldukları gibi su dağıtan hortumları olmazdı ve seyyar bir çeşme gibi musluklardan su doldurulurdu. Büyük Yangın'da da gerek tekerlekli gerek kızaklı birçok söndürme aracı olay yerine taşınmaya çalışılmıştır. Birçok kişi hızlıca Thames Nehri kıyısında bu pompalı araçları doldurmayı denerken, araçların bir kısmı suya düşmüş ve binalardan yükselen alevlerin ısısı, çoğunda hortum bile bulunmayan su araçları ile yangına müdahaleyi imkânsız kılmıştır. Bundan dolayı söndürme çalışmaları sırasında yangının başlangıç noktası olan Pudding Sokağı'na hiç yaklaşılamamıştır.

Yangının başlangıcı

Birçok Londralının yangın sırasında yaşadığı kişisel deneyimler, mektuplarında ve anı defterlerinde yazılmıştır. İngiliz Yenilenme Dönemi'nin iki en önemli günlük yazarı Samuel Pepys1633–1703) ve John Evelyn (1620–1706) yangın boyunca yaşanmış olan olayları ve kendi görüşlerini gün be gün yazmışlar ve şehrin hangi köşesinde ne olup bittiği hakkında her şeyden haberdar olmak için büyük çaba harcamışlardır. Bu günlük yazarlarının her ikisi de yangının sonlandırılabildiği Çarşamba günü evlerini yitirmiş olan kişilerin toplandığı, şehrin kuzeyindeki Moorfields park alanına gitmiş ve olayları yakından görmüşlerdir. Yazdıkları yazılar, yangının ardından anlatılan söylenceler arasında en güvenilir kaynaklardır. Bunların yanında Büyük Londra Yangını ile ilgili 2001 ve 2003 yıllarında yazılmış son iki kitapta, yangın başladığında Westminster Okulu'nda öğrenim görmekte olan 16 yaşında bir öğrenci olan William Taswell'in de notlarından yararlanılmıştır. (


1664 ve 1665 yıllarında iki yağmurlu yaz mevsiminin ardından Londra 1665 Kasım'ından başlayarak kurak bir yıla girmiş ve buna bağlı olarak Londra'nın meşhur ahşap evlerinin odunları bütünüyle kurumuştu. Bu yapıların arasında bulunan Pudding Sokağı'ndaki ekmek fırınını saran alevler de doğudan esen yerel rüzgârlar ile batı yönünde tüm kente yayıldı.

Pazar günü

Yangın, 2 Eylül Pazar günü saat gece yarısını henüz geçiyorken Thomas Farriner adında bir kişinin işlettiği ekmek fırınında başladı. Dükkânın üstündeki evde yaşamakta olan Farriner ve ailesi, üst katta alevler arasında sıkıştı. Fakat her biri üst kat penceresinden, komşu eve geçmeyi başararak yaşamlarını kurtardı. Pencereden pencereye geçmekten korkan ve bunu yapamayan evin başhizmetçisi o gece başlayan Büyük Londra Yangını'nın ilk kurbanı oldu. Kilise görevlileri olay yerine geldiğinde yangının daha fazla yayılmasını önlemek için komşu evlerin her birinin yangın kancaları ile yıkılmasına karar verdi. Ev sahiplerinin tepkileri üzerine, kararlar üzerinde tek söz sahibi olan kişi; başkan Thomas Bloodworth olay yerine çağrıldı. Belediye başkanı vardığında fırın dükkânından başlayan alevler komşu evleri çoktan sarmış ve rıhtımdaki kâğıt ambarlarına doğru ilerliyordu. Deneyimli itfaiye çalışanları bir an önce yıkım kararının gelmesi için söylenmekteyken bu teklif, böylesine ciddi bir durum karşısında afallamış olan başkanın dalkavuk ve evetefendimci davranışları yüzünden, -söz konusu evlerde bulunanların kiracı olmaları ve asıl ev sahiplerini bulmaya çalışmanın vakit kaybı olacağı gerekçesi ile- reddedildi. Yangın başladığında ilk müdahale, alevleri hortumlarla söndürmeye çalışan komşulardan geldi.




Pazar günü sabah saat 7.00 sularında Donanma Teşkilatı'nda bir görevli olan Pepys yangını yüksek bir noktadan izlemek ve gördüklerinden edindiği izlenimlerini günlüğüne yazabilmek için Londra Kulesi'ne çıktı. Doğudan esen rüzgârların yangını tam bir felakete çevirdiğini; alevlerin birkaç kilise, 300 kadar ev ve birçok yapıyı yok ederek Thames Nehri kıyılarına kadar ulaştığını yazdı. Londra Köprüsü üzerinde bulunan evler de yanmaya başlamıştı. Bir tekneye binerek Pudding Sokağı'na yakın bölgelerdeki tahribatı görmek için ufak bir geziye çıkan Pepys, günlüğünde kurtarabildikleri eşyalarını telaş içinde teknelere aktarmaya çalışan kişilerden bahsetmiştir . O dönemde bir öğrenci olan William Taswell de yangının başlama noktasından sadece bir miktar ötesinde kendilerini botlara atmış, çıplak ya da ince bir battaniye ile örtünmüş yangınzedeleri gördüğünü belirtmiş, yangın sonrasında tekne ile ulaşım hizmetlerinin fiyatlarının aşırı ölçüde arttığı söylemiştir.


Yangın, hızını kesmeyen rüzgâr nedeniyle hâlâ yayılıyordu. Pazar günü öğle vakitlerine doğru artık insanlar yangını söndürmeye uğraşmayı bırakıp, kaçmaya başladılar. Caddelerde akan insan seli, yük yığınları ve at arabaları, sokaklarda itfaiye ekiplerinin ve itfaiye araçlarının hareket etmesini imkânsız kıldı. Günlük yazarı Pepys de bu olayları gözlemlemek için gitmiş olduğu Whitehall'dan bir fayton ile dönmeye çalışmışsa da St Paul Katedrali önüne geldiğinde inip, yolculuğuna yürüyerek devam etmek zorunda kaldı. Tıka basa doldurulmuş yük arabaları ve yangından olabildiğince uzaklaşmaya çalışan insanların yolları doldurduğu sırada, halk tarafından daha dikkatli bir biçimde korunmakta olan ve yangının doğrudan tehlike teşkil etmediği bölgelerde bulunan mahalle kiliseleri, yangından zarar görmemesi için buralara yığılmış mobilya ve değerli eşyalar ile doldu. Pepys, belediye başkanının yanına ulaştığında onu, Kral'ın yangını önlemek için gerekli evleri yıkma emrine karşı söylenmekteyken buldu. Yangının kendilerini, onların yangını edebileceklerinden daha hızlı alt ettiğini söyleyen başkan, Kral Charles'ın, York kentinin dükü olan kardeşinden gelen yardım önerisine de karşı çıktı ve uyumak için evine gitti. Kral II. Charles da şehrin durumunu yakından görebilmek için sarayından ayrılmıştı. Vermiş olduğu emirlerin hâlâ uygulanmamış, evlerin hâlâ yıkılmamakta olduğunu gören Kral, Belediye Başkanı Thomas Bloodworth'u görevinden azletti. Yangının ilerleme yönü olan batıda, henüz yangının ulaşmadığı evlerin bir kısmının yıkılarak arada set oluşturulması işlemi için emir verdi. Geçmiş yangınlarda büyük başarılar kazanılmasına yardım etmiş bu yöntem, çok geç uygulamaya konduğu için, zaten kontrolden çıkmış olan yangına karşı hiçbir işe yaramadı.


Pazar gününün akşam üzeri, yangından 18 saat sonra, Pudding Sokağı'ndaki alevler yakınına yaklaşılması bile imkânsız olan bir ateş fırtınasına dönüştü. Hava akımlarıyla alçaktan yükseğe doğru hareket eden muazzam alevler zaman zaman evlerin cumba ve çıkıntılı balkonlarının hava akımlarını yavaşlatması nedeniyle geri püskürüyordu. Doğu yönünden esen güçlü yerel rüzgârlar da, korkulduğu gibi alevlere yeni bir oksijen kaynağı olarak yangının düzensiz biçimde hem kuzeye hem de güneye doğru yayılmasına neden oldu ve yangının söndürülebilmesi işlemini zorlaştırdı.


Akşamüstü, eşi ve bazı arkadaşlarıyla olayları görmek için tekrar nehirde bir gezintiye çıkan Pepys teknede rüzgârın uçurduğu kıvılcımlar artık dayanılmaz hâle gelmeye başladığında bir kahvehaneye girerek karanlık çökene kadar bekledi ve günlüğünde Londra Köprüsü ve nehrin kıyısının nasıl alevler içinde olduğunu görünce gözyaşlarını tutamadığını ifade etti.


Ölümler ve yıkım


Yangın ve sonuçları hakkında yazılmış bir gazete metni.


Yangın ile ilgili, resmî olarak sadece birkaç ölüm kayda geçmiştir. Bununla birlikte, anlatılanlara bakıldığında da ölü sayısının oldukça az olduğu sanılmaktadır. Tarihçi Roy Porter bu sayının 8 dolaylarında olduğunu, Tinniswood ise tek haneli sayıları aşmadığını söylemiştir. Tinniswood bu sayının sadece, yangından yanma yoluyla ya da duman zehirlenmesi nedeniyle meydana gelen ölümleri kapsadığını, bazı ölülerin kayda geçirilmemiş olabileceğini ve mağdurların kurduğu çadır kentlerde de birçok kişinin açlıktan öldüğünü belirtmiştir. Ayrıca hiçbir zaman haklarında kayıt tutulmayan yoksul kişilere ne olduğu hakkında da bilgi yoktur.


Yangın sadece ahşap yapılar ile değil, Thames Nehri'nin kıyısı boyunca kurulmuş depolarda bulunan kömür, yağ, zift, mum, barut, alkol, terebentin, kumaş topları ve saman balyaları ile de beslenmiştir. Rıhtımda bulunan, ergime noktası 1250 °C ile 1480 °C arasında olan ithal edilmiş çelik bloklarını ve şehir kapılarının 1100 °C'de ergiyen demir kilit ve zincirlerini yok etmiş olan alevlerin, insan vücudundan geriye herhangi bir şey bırakmayacağı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda ölü sayısının kesinliği hakkında kesin bir sayı vermek zordur. İnsan vücudunda bu ısıya dayanabilecek tek bölüm dişler olsa da, bu ne on binlerce ton moloz ve enkaz altında değerli bir şeyler arayan yangınzedelerin ne de kentin tekrar imarı için çalışan temizlik işçilerinin umurunda olmuştur. Sağduyu için dikkat çekmeye çalışan Hanson, daha önceki dönemlerde çıkan yangınları da göz önüne alarak, alevlerin hep yoksulların köhnemiş evlerinin bulunduğu bölgelerde hızla yayıldığını; yaşlı, genç, sağlam, sakat herkesi külleri ile birlikte enkazın altına gömdüğünü, ölü sayısının 8 - 10 değil ama belki birkaç yüz, hatta birkaç bin olmasının mümkün olduğunu söylemiştir.


Toplam yıkımın arasında 13.200 ev, 87 kilise, 44 şirket binası, Royal Exchange, St Paul Katedrali, Bridewall Sarayı, şehir hapishaneleri, postane binası genel merkezi ve şehrin batı giriş kapılarının üçünün de bulunduğu birçok yapı vardır. Oluşan zararın parasal boyutları hakkında öne sürülen görüş o dönemin parası ile ilk olarak 100.000.000 £ olarak tahmin edilmiş daha sonra kesin olmayan bir rakama, 10.000.000'a indirgenmiştir. 2005 yılı piyasasında bu oran 1.000.000.000 £'a denk gelmektedir.

Olayın ardından




Olayların ardından yangını başlatan kişiyi belirleme çalışmaları, Westminster'daki yangını Papa'nın bir ajanı olarak kendisinin başlattığını itiraf eden, saf ve kendi hâlinde bir Fransız saat tamircisi olan Robert Hubert'in sözleri ile birden kesildi. Kendisi daha sonra söylediklerini değiştirerek yangını Pudding Sokağı'ndaki ekmek fırınında başlattığını söyledi. Suçu üstlendiği için Hubert, 28 Eylül 1666 tarihinde Londra, Tyburn'de asılarak idam edildi. O öldükten sonra kendisinin yangın bittikten ancak iki gün sonra Londra'ya girdiği ortaya çıktı. [
Yangını Katolikler'in çıkarttıkları iddiası Katoliklik yanlısı olan Kral II. Charles'ın karşıtları tarafından büyük bir politik propaganda olarak kullanıldı. Felaketin ardından baş gösteren kaos ve düzen eksikliği nedeniyle Charles bir ayaklanmanın yaşanmasından çok korktu. Yangında evlerini yitirmiş olan herkesi Londra'nın dışında bir yerlere yerleşmeleri için teşvik eden bir duyuru yayınladı. Bir bölümü Oxford'a göç eden bu evsizlerden ne kadarının ayrıldığı ve nereye gittiği belirsizdir.


Charles'ın da destek verdiği harap olmuş şehrin köklü değişiklikler ile yeniden kurulması için bir çok tasarı ortaya sürüldü. Saray ve şehir otoritelerinin yıkılmış evlerin ve onların üzerinde bulunduğu arsaların asıl sınırlarını belirlemek ve asıl hak sahipleri ile iletişim kurarak zararı tazmin etmek için başlattıkları girişimden daha sonra vazgeçildi.








Hangi mülkün kime ait olduğu belirsizliğinin doğurduğu tartışmalar nedeni ile, ortaya sürülen süslü, şatafatlı geniş meydan ve bulvarları olan şehir imar planı hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Ne iletişim kurulacak bir mülk sahibi vardı, ne de ödenecek zararın hesabı belliydi. Bu nedenle aynı cadde ve sokak planı üzerine şehir bu kez, daha geniş caddeler, daha iyi görünüm, ve yangına karşı daha fazla güvenlik önlemi ile tekrar inşa edildi. Thames Nehri kıyısı boyunca rıhtımlar oluşturuldu ve nehre girişi engelleyen hiçbir yapıya izin verilmedi. Tüm bu yapılanların içinde, en önemlisi evler bu kez ahşaptan değil taş ve tuğladan yapıldı. Kamu binaları yangın öncesinde bulundukları yerlere yeniden kuruldu.
Kral Charles'ın isteği doğrultusunda Christopher Wren ve Robert Hooke tarafından, yangının almış olduklarını anmak amacıyla bir anıt tasarlandı ve felaketin başlangıç noktası olan Pudding Sokağı'na yakın bir noktaya dikildi. 61 metre yüksekliğinde olan ve Londra'da kısaca The Monument olarak bilinen anıt Londra'nın en çok ziyaret edilen tarihî yerlerindendir ve bölgedeki bir metro istasyonuna adını vermiştir. Anıtın yapımında ayrıca "... Papa'nın hainlik ve fesatlığı yüzünden bu şehrin en büyük yangını başladı..." gibi sözler ile Katoliklere de ağır ithamlarda bulunuldu. 1685'den 1689'a kadar II. James'in tahtta bulunduğu süre dışında bu yazılar 1830 yılına kadar kaldı.


Smithfield'da bulunan, yangınla ilgili bir başka yapıda Pye Köşesi'nin Altın Çocuğu adlı heykel anıttır. (İngilizce: Golden Boy of Pye Corner). Anıtın yazıtlarında bulunan bilgilere göre, Pudding Sokağı'nda başlayan yangın, bu heykelin bulunduğu noktada bitmiştir. Heykelin yazıtında yangın ile ilgili olarak, Londralılara açgözlülükleri yüzünden Tanrı'nın kentin üzerine saldığı bir gazab olarak söz edilir.
Yangından bir yıl önce, 1665 yılında baş gösteren hıyarcıklı veba salgınının Londra nüfusunun altıda birini, yaklaşık 80.000 kişiyi öldürdüğüne inanılmaktadır. [50] Bu salgının Büyük Londra Yangını'ndan sonra bir daha hiç tekerrür etmediği söylenir. [51]. Bunun nedeni olarak yangının sağlığa uygun durumda olmayan köhne evleri, hastalığı insanlara bulaştıran başlıca etmenler olan fare ve pireler ile birlikte yok etmesi olarak gösterilir. Birçok tarih araştırmacısı yangının salgınları önlemede herhangi bir etkisi olmadığını öne sürmektedir. Londra Müzesi'nin resmî internet sitesinde yangının hastalığın durmasında etkisi olduğu söylense de tarihçi Roy Porter yangının eski evlerin bulunduğu varoş bölgelere zarar vermediğinin altını çizer. Daha sonraki dönemlerde söylenen tıbbi açıklamalar ise hastalığın eşzamanlı olarak tüm Avrupa ülkelerinden kalktığını belirtir.


Böylesine yıkıcı bir yangının Londra gibi bir ticaret merkezinde gerçekleşmesinin bir sonucu, sigortacılığın, özellikle yangın sigortalarının, tarihte daha önce görülmedik ölçüde gelişmesi oldu. 1667'de şehir meclisi ilk yangın sigortası kurumu olan Yangın Dairesini (Fire Office) kurdu. Daire, Thames'den su taşıyan işçilerden oluşan bir itfaiye teşkilatı da kurdu. İşçilerin üniformaları ve kol bantlarında şirketin amblemi bulunuyordu.
Bunu 1684'te ilk özel yangın sigortası şirketi olan Friendly Society, 1696'da Hand in Hand, 1704'te Lombard House izledi. Tarihte modern yangın sigortacılığının Büyük Londra Yangını ile başladığı kabul edilir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 499
favori
like
share