Lozanda Parçalanan Osmanlı tarihi

Lozan Antlaşması 86 yıl önce (24 Temmuz 1923 ) imzalandı; İmzalanması öncesinden başlayarak bugüne kadar yoğun tartışmalara sebep oldu...

Tarihimizin çok önemli kırılma noktalarından biri olan bu antlaşma bir “zafer” mi yoksa “hezimet” miydi? Bu konuda ortak bir karara varılamadı.

Bu antlaşma etrafında 86 yıldır bitmeyen ve yürürlükte kaldığı sürece de bitmeyecek olan bu tartışmaya ışık tutacak bir iktibasla başlıyalım.

Kemal Tahir “Yol Ayrımı” isimli eserinde bu anlaşma ile ilgili bakın nasıl bir tez ortaya atıyor:

Düşündün mü hiç, bir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir? Bir dünya imparatorluğu yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır.
Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? `Veririm` derse, bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? 1908`in padişahçı ittihatçıları imparatorluğu yıktılar; 1923`ün Kuvay-ı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular.

Peki, neydi tasfiye edilecek miras? 700 yıllık bir imparatorluk... 1908`de ittihatçıların ele geçirip on yılda yıktığı imparatorluk tam dört milyon üçyüz seksen üç bin kilometre kare toprağa sahipti. Nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Buna, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlı`nın sırf kılıç gücüyle aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet, oturuldu masaya... Karşımızda yirmi iki devlet...
Tasfiye beş buçuk ayda tamamlandı. Mahzenler dolusu arşivleri düşün... Delegelerimiz incelediler mi bunları? Kılı kırk yardılar mı? Hayır! Çünkü İstanbul hükümeti delegeleri, yani asıl uzmanlar bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara... Bu iyiliğimize karşı İngiliz generali Harrington`un teşekkürünü hatırlarım.

Demek, dört milyon küsur kilometre karelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde. Buna tasfiye denmez, mirası reddettik.
Kurtuluş iki türlü olur:

Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun, ki gerçek kurtuluş budur. Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! Bu da kurtuluştur ama öyle pek öğünülecek, kasınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Sözgelimi, Bolşevikler, Çarlık İmparatorluğu`na pekala sahip çıktılar. Nitekim, Fransa cumhuriyetçileri de kendilerinden önce, çeşitli krallarının kurmuş oldukları imparatorluğu rejim değiştirdik bahanesiyle hiç kimseye bağışlamadılar. Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi... Eğer her millet ilk zorlukta, yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa, dünyada tarih diye bir şey kalmaz.

Neden sana yenik düşmüş gibi geldi, bir tek adam karşısında koca bir iktidar?... Hem de askeri bir zafer kazanarak gelmiş bir iktidar? Çünkü Anadolu-Yunan savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir. Böyle bir savaşı kazanmak, bin yıllık tarihin biriktirdiği hesabı kapatmaya yetmez ki, iktidarı gerçek iktidar olsun. Bu savaşa, İstiklal savaşı da, haşa, denemez! Çünkü biz, hiçbir zaman milli devletimizi yitirmedik. Siz Cumhuriyet çocukları `gözümüzü zaferde açtık` avuntusundasınız. Şimdi umulmaz yerlerde beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın!.. Biz, er geç, Batıyla ister istemez hesaplaşmak zorundayız. Bunu gerçekten yapmadıkça batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz...]

Türkiye’de “Resmî tarih”i benimseyen, bu tarihin tek doğru tarih olduğunu kanun zoruyla ilkokullardan başlayarak üniversite son sınıfa kadar aynı şeyleri her sene defalarca tekrar ederek inandırmaya çalışan (kendilerine genellikle laik-Kemalist-Atatürkçü-Cumhuriyetçi-İlerici gibi garip sıfatlar takan) iktidara hakim azınlık görüşü ise Kemal Tahir’in anlattıklarının tam tersini savunmaktadır...


Bu zıd tezi. Şimdi virgülüne dokunmadan Cumhuriyet gazetesinden aynen aktaralım:

[ADD tarafından Lozan Antlaşmasının imzalanışının 86. yıldönümü dolayısıyla yapılan açıklamada, Lozan antlaşmasının Türk tarihinin en büyük siyasi zaferi olduğu belirtildi. Açıklamada şöyle denildi:

"Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal sınırlarını ve bu sınırların içinde ulus-devlet bütünlüğünü, siyasal ve ekonomik bağımsızlığını ilan eden, bütün dünyanın kabul ettiği, sadece kendi ülkesinde değil bulunduğu bölgeye de barış getiren ve hiçbir gizli maddesi olmayan varoluş belgesidir.
İşte bu varoluş belgesi yok sayılarak, Cumhuriyetimiz içten ve dıştan baskılarla nitelikleri değiştirilmekte, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmaktan uzaklaştırılmaktadır.
Ülkemizin ortaçağ karanlığına sürüklenmek istendiği bu dönemde, Lozan'ın armağanı olan tam bağımsızlığımızı ve bölünmez bütünlüğümüzü savunma kararlılığımızı bir kez daha kamuoyuna açıklıyoruz."

“Bağımsızlık ve eşitlik belgesi”

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörü Nazan Moroğlu ise Lozan Antlaşması’nın siyasal bağımsızlık ve eşitlik belgesi olduğuna dikkat çekerek “Lozan Konferansı’nın arka sahnesinde, İsmet İnönü’nün yanındaki eşi Mevhibe Hanım, Atatürk’ün önerisiyle ilk defa Avrupa’ya gitmiş, çarşafını çıkarmış ve eşinin yanında çağdaş bir Türk kadını olarak ülkesini temsil etmiştir. Kadın haklarının yerleştirilmesinin izleri, Lozan sürecinde görülmüştür. Günümüzde Lozan’dan ve Cumhuriyetin kazanımlarından ödün verilmesine yönelik dış güçlerin ve içteki yandaşlarının girişimleri artmıştır.” dedi.]

ADD’nin açıklamasındaki “hiçbir gizli maddesi olmayan” ibaresininin şimdilik sadece altını çizerek Kemal Tahir’e geri dönelim.

Yukarıdaki metni doğru çözümleyebibilirsek... Lozan hakkında net bir fikire sahip olmamız kolaylaşıabilir...

Resmî tarihe göre “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Yunanlıları İzmir’den denize döktükten sonra çok tırsan İngilizler, ‘Ulan bu gözü dönmüş barbar Türk böyle giderse Londra’ya kadar gelecek galiba’ diye düşünerek ‘Aman paşam biz ettik bir dangalaklık buralara kadar geldik, ocağınıza düştük ne derseniz kabulümüzdür. Yeter ki bizim canımızı bağışla da sağ salim memleketimize dönelim başka bir şeycik istemeyiz’ diyerek Gazi paşa ne istemişşse aynen kabul ederek ve hatta işin içine Paşa’nın istediklerinden fazlasını da katarak bu anlaşmayı imzalamışlardır. Böylece Gazi Paşa İzmir’de Yunan Palikaryası’nı denize dökerek kazandığı askerî zaferi, diplomasi masasında da bilumum düşmanlarımıza kabul ettirerek ikinci bir zafer daha kazanmıştır.”
Yani işin başlangıç noktası Kuvva-yı Milliye’nin Yunan işgalini Ankara önlerinden püskürterek işgalci Yunan’ı İzmir’den denize dökmesiyle biten “zafer”dir.




Bu “zafer” konusunda Kemal Tahir’in şu cümlesi metni doğru çözümlememizde anahtar olabilecek kadar önemlidir:

“Anadolu-Yunan savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir.”

Kemal Tahir’in “Anadolu-Yunan savaşı” ismini verdiği bu savaşa resmî tarih “İstiklâl Harbi/Kurtuluş Savaşı” olarak isimlendirirmekte ve Lozan’a giden yollar burada ayrılmaktadır...

Kemal Tahir’e dönelim:

“Anadolu-Yunan savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir.”

Demek ki neymiş? Anadolu-Yunan savaşı’nı bu topraklardaki bin yıllık tarihimizden ve bu tarihin omurgası olan “Doğu-Batı kapışması”ndan ayrı, tek başına, kendinden ibaret bir savaş olarak kabul etmek; onun sebep ve sonuçları hakkında doğru değerlendirmeler yapmayı imkânsız kılar...
,
Çünkü tarihi hadiseleri öncesi ve sonrası ile birbirlerine zincirleme bağlı kesintisiz bir süreç halinde ele alarak tahlil etmezsek tarihin belli bir anıunda ne olup bittiğini anlamamız imkânsızlaşır...

Resmî tarih 86 yldır böyle bir imkânsızı kanun zoruyla başarmaya/gerçekleştirmeye çalışmaktadır...



Biz bu topraklara 1071’de Doğu’dan girdik... Doğu’nun sancaktarı olarak girdik...

Kiminle kapışarak girdik?

Bizans ile...

Bizans Kim?

Batı...

Yani Doğun’un en Batı sınırını temsil eden bizler... Batı’nın en Doğu sınırını temsil eden Bizanslıları tepeleyerek, Doğu’nun sınırlarını Batı’ya doğru yeniden genişletme hamlesini başlattık... Bu hamle adım adım 500 yıl boyunca Viyana kapılarına dayanıncaya kadar Sürdü...

Kemal Tahir’in dediği gibi yüzlerce defa kapıştık, çok büyük savaşlar, zaferler ve mağlubiyetler yaşadık...

İşte bu yüzden, “Anadolu-Yunan savaşı” bu dev kapışmanın en küçük muharebelerinden biridir...
Bu anlaşılmadıkça...

Ne Lozan Antlaşması’nın gerçek mahiyeti anlaşılabilir ne Kemal Tahir’in “İstiklâl Harbi” tabirinin niçin yanlış ve yakışıksız bulduğu...

Ne de...

(Resmî tarihin, yavan yalanlarını kanun zoruyla bile bu “cahil halka” bir türlü “özümsetip benimsetememesi”... Ne İtile kakıla Birleşik Haçlı Orduları demek olan NATO’ya niçin sokulduğumuz... Ne Batı’nın AB yoluyla, Doğuya doğru yaptığı savaşsız (siyasî-iktisadî-kültürel) tek bir hamleyle, bizim 500 yılda kan dökerek can vererek adım adım Viyana kapılarına kadar genişlettiğimiz Doğu sınırlarını 1071’deki eski haline getirme plânı olduğunu...Üstelik bu plânı da, daha dün “biz biz biz Fatihlerin nesliyiz/Onlar ortak biz Pazar” diye slogan atan RTE’nin AKP’sine -hem de kapısında yalvar yakar ede ede- gerçekleştiriyor oluşundaki vahamet ve ihanetin büyüklüğünü niçin farkedemediğimiz...)

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1080
favori
like
share