Kırmızı Mont - Bekir Sepet
Sıcacık okulumuzdan sınıfımdan zilin sesiyle neşe içinde çıkıyorduk. Çayıra salınan kuzular gibi hoplaya zıplaya tutuyorduk bütün çocuklar evlerimizin yolunu. Kalabalık çocuk sürüleri dağılıyordu her bir sokağa. Sonra guruplar bölünmeye başlıyordu birer ikişer. Arkadaşlardan ayrıldığımda anlıyordum havanın ne kadar soğuk olduğunu. Kuru ayaz minik bedenimi, ellerimi, yüzümü kesiyordu. Ellerim cebimde başımı bir sağa bir sola çocukça sallayarak lastik çizmemin burnuna baka baka yürüyordum evimize. Yol bitmek bilmiyordu soğuk sanki daha şiddetleniyor artık ellerim ve yüzüm sızlamaya başlıyordu. Eve geldiğimde buz kesmiş ayaklarımı lastik çizmeden zorla çıkarıp ağlamaklı bir yüz ifadesiyle sobanın başına büzülüyordum.

Sobanın sıcağı yüzüme vurdukça yüzüm ve ellerim daha da çok sızlamaya başladığında ağlamaya başlıyordum. Sonra anneme kızıyordum. “Ya! Anne arkadaşlarımın gocukları var! Ben bu ince şeyle çok üşüyorum” diye, homurdanıyordum anneme. Annem yüzünü acı ile buruşturup “Kıyamam sana yavrum, gel bakayım, ver ellerini elime. Otur bakayım kucağıma” diye beni teselli ediyor ve nasırlı ellerini yanağımı ve ellerimi acıta acıta sürüyordu ovuşturuyordu ve öperek gözleri dolu dolu yüzüme bakıyordu.

Annem beni ısıtmaya çalışırken evin demir kapısını vurdu birisi. Ben hemen “anne ben açarım” diye fırladım kapıya. Komşumuz Emine Teyze elinde siyah bir poşetle içeriye girdi. Elindeki siyah poşetle oturdu tahta divana. Annem “Emine Teyze hoş geldin” dedi. Emine teyze “hoş bulduk kızım, nasılsın?” diye sordu anneme. Annem dolu gözlerini belli etmeden sildi ve “ Çok şükür Emine Teyze Allah bu günlerimizi aratmasın” dedi. Annem “Dur ben bir çay suyu koyup geleyim” deyince

Emine teyze “Yok yok! Çay koyma bende bir iki emanet var. Onları bırakıp gideceğim” dedi. Siyah poşeti anneme verip “Haydi kal kızım sağlıcakla” deyip çıktı evden. Annem Emine teyzeyi uğurlamak için çıktığında ablalarımla beraber içeriye girdi. Onlarda okuldan gelmişlerdi. Annem ablalarıma kızdı “nerede kaldınız size okuldan çıkınca oyalanmayın demedim mi? Diye azarladı.

Sonra annem siyah poşeti açtı. Annem poşeti açar açmaz ablalarım çığlık atıp poşetin başına üşüştüler.

Poşette giysiler vardı ve kız kıyafetlerini gören ablalarım çok sevinmişlerdi. Annem elini poşete her daldırıp çıkardığında ablalarım “bu benim, bu benim” diye kapışıyorlardı. Bende heyecanla poşetin başına geldim. Kıyafetler giyilmiş kıyafetlerdi ama hepsi de bizim üzerimizdekilerden yeniydi.

Ben poşetin içine içine bakıyor ve “şimdi bana da içinden bir kıyafet çıkacak” diye heyecanlanırken annem poşetin dibine gelmişti bile. En son poşetin içinden kırmızı çiçekli bir mont çıktı. Annem çok üzgün bir yüz ifadesiyle yüzüme bakıp dudaklarını büktü. Benimde dudaklarım bükülü ve titriyordu. Gözlerimde yaşlar akmak için damlacık halinde göz kapaklarımın kıpırdamasını bekliyordu. Birden gözlerimden akan yaşlarla poşetin yanından uzaklaştım. Olmayan gocuğumu bulmadan kaybetmiştim. Siyah poşetten benim için hayal kırıklığı çıkmıştı. Ablalarım sevinç içinde kıyafetlerini üzerilerinde denerken annem yanıma geldi.

Yanağıma bir öpücük kondurup “oğlum şu elimdeki halıyı keseyim, sana bir gocuk alacağım” diye benim kırılan hayalimi tamir etmeye çalışıyordu. Annem evimizin bir köşesine kurduğu halı tezgahında küçük halılar dokuyordu. On günde bir halı bitirip üç beş kuruş alıyordu, evimizi geçindiriyordu. Babamı hiç görmemiştim hatırlamıyordum. Sadece duvarda çok yakışıklı genç bir adam resmine bakıp baba özlemini gidermeye çalışıyordum. İçimizde en şanslı olan büyük ablamdı. O babamı hatırlıyor ve onunla ilgili hikayeler anlatıyordu. Dizine oturduğunu beraber bakkala gittiklerini anlatıyordu. Her defasında aynı şeyleri anlatıyordu ablam. Fakat her defasında da aynı heyecanla ve ilgiyle dinliyordum ablamı.

Annem babamla ilgili fazla konuşmuyordu. Ne zaman konuşsa bana sarılarak ağlıyordu ve “sen babanın yerini tutacaksın oğlum” diyordu. Babam bisikletle işe giderken onu bir kamyon çarpış. Annem öyle anlatıyordu. Annemin tahta yatağının altındaki bohçada babamın kıyafetleri duruyordu. Annem onları bazen bizden saklı çıkarıp hem ağlıyor hem de kokluyordu ben ansızın içeri girdiğimde hiç bir şey demeden apar topar kaldırıyordu ağladığını bana belli etmemeye çalıyordu.

Annem benim için poşetten bir şey çıkmadığına benden daha çok üzülmüştü aslında. Kırmızı üzerinde beyaz çiçekleri olan montu alıp, “oğlum, bunu bir süre giy. Halıyı kestiğim zaman sana yenisini alacağım. Söz.” Diye bana yalvarırken Elif ablam “Anne o kız montu, ne olur onu ben giyeyim” diye oda anneme yalvarıyordu. Annem ayağından terliğini çıkarıp ablamın kıçına vurdu terliği. “sus bakayım kız montuymuş, sana mı soran oldu” diye, ondan öfkesini çıkardı. Ablam ağlayarak bir köşeye çekildi. Ben bir kırmızı monta bir ablama bir anneme bakıyordum. Annem yaptığına üzülmüş bir vaziyette gözlerinde yaşla yaptığından pişman “Hadi kızlar sofrayı kurun, bende çorba pişireyim” deyip mutfağa gitti.

Bende yaptığıma çok üzülmüştüm. Annem ağlamış ablam ağlamıştı ve benim yüzümden ağlamışlardı. Yüzümdeki ağlamaklı ifadeyi dağıtıp hemen kırmızı montu üzerime geçirdim. Sonra annem içeriye girdiğinde “Anne! Bu çok sıcak tutuyormuş ya!” diye gevrek gevrek gözümdeki yaşlarla güldüm.

Annem de benim üzerimde çiçekli kırmızı montu görünce o da güldü, ablalarımda güldüler. Hepimiz beraber gülüştük odanın içinde. Annem de yüzündeki tebessümle gelip önce beni sonrada ablalarımı öptü. Ve kuru ekmekleri çorbaya doğrayıp kaşıkladık hepimiz.

Ben ertesi günü kırmızı beyaz çiçekleri olan montu giyip okula doğru yola çıktım. Okula yaklaşırken korku ve heyecan ikisi bir arada karışık bir duygu yaşıyordum adımlarımı ne kadar küçük ve yavaş atsam da okula yaklaşıyordum. Herkesten saklanmak istiyordum ama kimseden saklanamazdım. Okulun bahçesinden içeriye girdiğimde bütün arkadaşlarım önce benim mahcup ve eksikli yüzüme bakıp sonra hepsi bir ağızdan bana gülmeye başladılar. Ben o kadar çok utanmıştım ki. Ağlamak istiyordum fakat ağlayamıyordum. Minik boğazıma bir şeyler tıkıldı ve boğazımı acıtıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kimseye gülmeyin diyemiyordum. Arkadaşlarım benimle alay edip minik onurumu linç ediyorlardı. Dudağımı sarkıtıp ince kaşlarımı düşürüp bağıra bağıra ağlamak ister bir yüzle ağlamamak için kendimi arkadaşlarımın karşısında sıkıyordum.

Bu kahkaha ve gürültüyü duyan bahçedeki öğretmenim yanımıza doğru yaklaşmaya başladı. Öğretmenimin yanımıza geldiğini gördüğümde daha da çok utanmış ve daha da ağlamaklı olmuştum. Başımı önüme eğip öğretmenimin yüzüne bakamaz bir halde dikeliyordum. Öğretmenim yanıma gelip dikeldiğinde kahverengi boyalı ayakkabısına bakıyor ve başımı yerden kaldıramıyordum. Öğretmenim eliyle başımı okşadı. Sonra çenemden hafifçe başımı kaldırarak gözlerime baktı. Yaşlı gözlerimle gözleri buluştuğunda öğretmenimin de gözleri dolmuş o da bana bakıyordu sessizce.

Öğretmenimiz birden kaşlarını çatıp sert bir sesle arkadaşlarıma dönüp onlara azarlarcasına “Ne varda gülüp alay ediyorsunuz arkadaşınızla. Ayıp sizin yaptığınız. Eminim arkadaşınız onu yanlışlıkla giymiştir” deyip yüzüme bakıp göz kırptı bana. Sonra yüzü birden tebessüm ederek “Değil mi aslanım?” dedi. Beni o zor durumdan kurtaran öğretmenimin yüzüne bakarak yine gözümde yaşla gülerek “evet öğretmenim ben fark etmemişim” dedim ve bende gülmeye başladım.

Ben o an küçük onurumu kurtarmanın sevinciyle gülmeye başlamıştım. Arkadaşlarımdan daha çok gülüyordum orada. Sanki içime attığım bağra bağıra ağlayamadığım gözyaşlarımı gevrek ve ince sesimle attığım acı dolu kahkahalarımla gözlerimden akıyordum kendimi deli çocuklar gibi hissediyordum. Sonra okul önünde sıralarımıza geçip andımızı okuyup sınıflarımıza çıktık. O gün cumaydı ve ertesi gün okul yoktu. Ben de pazartesiye kadar kurtulmuştum arkadaşlarımın alay etmelerinden ve aşağılayıcı şakalarından.

Okuldan eve geldiğimde anneme olanları anlatmamıştım. Çünkü o benden daha çok üzülürdü. Ertesi gün cumartesiydi okul yoktu. Ben evde derslerimi yapıyordum bir taraftan da pazartesi okula nasıl gideceğim diye düşünüyordum ki, dış kapı çalındı. Ben anneme bağırarak “anne ben açarım” deyip fırladım dış kapıya. Emine teyze yine elinde siyah bir poşetle gelmişti. Anneme kapıdan seslendi “Kızım ben bunları getirmeyi unutmuşum o gün. Bunlarda var, al kızım bunları da bakarsın iyilerine” dedi. Annem eksiklendi mahcup bir ses tonuyla “Allah razı olsun Emine teyze, çocukların da giyeceği yoktu. Tam da denk geldi hepsi. Çok sağol Emine teyze, gel bir bardak çayımızı iç dedi. Emine teyze “Söz kızım oturmaya geleyim yarın bu gün biraz işlerim var izin verirsen gideyim” dedi. Annem yine hayır dua ile Emine teyzeyi uğurladı.

Elinde siyah poşetle içeriye girerken annem ablalarım yine annemin etrafını çevirmişler ve heyecanla poşetin açılmasını bekliyorlardı. Ben biraz da çekemez bir vaziyette dersimin üstüne eğilmiştim. Çünkü bana göre bir şeyler olmuyordu poşette.

Annem sevinçle bana seslendi. “Oğlum bak sana gocuk çıktı” diye. Ben birden fırladım yerimden. Poşetten gocuk, pantolon ve spor ayakkabı çıkmıştı. Annem benden daha çok seviniyor ve beni öpüyordu. Ablalarımda seviniyorlardı fakat onlar biraz da kıskanıyorlardı.

Sonra demir kapı tekrar çalındı. Ablam bu sefer “anne ben bakarım” diye çıktı dışarıya. Ablam dışarıdan sesleniyordu “Anneee! Öğretmenimiz geldi” diye. Annemde çıktı dışarıya demir kapıya. Sonra öğretmenimizle annem içeriye girdiler. Öğretmenim ilk defa bizim evimize gelmişti. Ben utanıyordum ve mahcup bir şekilde başım önünde saygılı bir şekilde diz çöküp oturdum. Siyah poşet ve giyilmiş kıyafetler elimde kala kalmıştı. Öğretmenim yüzme bakıp “Nasılsın aslanım” dedi. Bende utangaç bir şekilde “sağ olun iyiyim öğretmenim” dedim.

Öğretmenimiz kahvesini içtikten sonra anneme “Ben müsaade ederseniz aslanımla çarşıya gitmek istiyorum, okulda çok başarılı ona hediye olarak bir gocuk almak istiyorum” dedi. Annem utangaç bir yüz ifadesiyle “Allah razı olsun hocam. Az önce komşumuz sağ olsun, hediye getirmiş. Hepside oldu çok şükür. Sizi masrafa sokmayalım” dedi.

Öğretmenimiz ne kadar ısrar ettiyse de, annem kabul etmedi. “Olmasa kabul ederdim hocam ama çok şükür ayakkabısına kadar komşumuz getirivermiş, siz hiç olmayanlar vardır, onlara hediye ederseniz daha makbul bizim için hocam” dedi annem. Öğretmenimiz tebessümlü bir yüz ifadesiyle anneme bakıp. “Peki o zaman, bir ihtiyacınız olursa Allah aşkına bana iletin” dedi ve beni ve ablalarımı birer birer öpüp ayrıldı evimizden.

Ben giyilmiş olsalar bile o gün sevinçten uyuyamamıştım, gece sarılıp kıyafetlere öyle uyumuştum.

O kıyafetleri bana gönderen aile için onların hiçbir önemi yoktu belki. Ama benim için o kıyafetler her şeydi.

Belki sizin içinde hiçbir şey olan birçok eşyanız, başkaları için her şeydir. Fazla ve önemsiz olan eşyalarınızı atmak ya da hatırası var diye saklamak yerine eksikliğini yaşayan insanlara verirseniz sizin için bir hiç olan o eşyalar, başkaları için her şey olur...


Bekir Sepet

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1169
favori
like
share
bugulu-gözler Tarih: 18.08.2009 09:44
gercekten cok anlamli bir hikaye.