Yol Hikayeleri - Gece Yolculuğu - Selma Akar

Burası Tebriz gibi değil, pek Türkçe konuşana rastlamadım. Adresi bulmakta zorlanınca da telefon ettim ve tarif üzerine yeri buldum.

Geldiğim yer bir halıcı dükkanı. Ramazan ayı olmasına rağmen hemen bana bir çay söylediler. Biraz sohbetten sonra ailenin yemek yemek üzere bizi beklediğini öğrendim. Birlikte metroya bindik. Metrodan inip arabaya bindik ve işte evdeyiz.

Burası Tahran’da Şah’ın sarayının bulunduğu yere yakın, etraftan, evlerden ve insanlardan da anlaşıldığı üzere bir zengin semti. Zaten saray yavrusu gibi bir eve girdik. İhtişam had safhada. Herkes giyinmiş, süslenmiş, tüm aile beni bekliyor; şöyle bir kendime baktım ve kendimi ‘pespaye’ buldum ardından. Evde nine, dede, çocuklar, baba ve anne olduğu halde tam kadro; bir aile sofrasındaydım. Otobüsten inerken ‘rüzgarın’ beni buraya getireceğini doğrusu bilemezdim. Sofra çok zengin ve çeşit çeşit yemek var. Doğrusu yemeklerin çeşitliliğinden çok fazla anlayanlardan değilim ve dolayısıyla da teker teker isimlerini de bilmem, zaten o kadar çeşit yemeğe sadece bakmakla yetiniyorum genellikle. Zira çok fazla çeşidi bir arada yiyen insanlardan hiç olamadım. Hepsinin tadına baksaydım, midem sonrasında perişan olurdu. Bunların dışında et yemediğim bir dönemin de içinde bulunuyorum ve genellikle yemekler etli. Bana kalan da çok fazla çeşit yok ne yazık ki. Yine de halimden memnunum. Ne de olsa ‘ikram’ yemekten çok daha önemli benim için…

Konuşmalar İngilizceydi. İngilizcem eh işte biraz sohbete yetecek kadardı, kendimi ifade edecek kadar. Konuştuk, yemek yedik. Yemeğin ardından kahveler geldi. Kocaman salonda gözüm duvardaki tablolarla, yerdeki el işi büyük halılara takıldı. Kesinlikle her biri de çok güzeldi ve bir ‘sanat eseriydi’…

Ardından istersem kalabileceğimi, beni misafir etmekten memnuniyet duyacaklarını söylediler. Yine de teşekkür edip Tahran’da kalmayacağımı, doğrudan İsfahan’a geçme niyetinde olduğumu söyledim. Daha o anda karar vermiştim. İsfahan’a gidecektim. Aslında aklım Şah’ın sarayında kaldı; doğrusu gitmişken orayı görmek isterdim. Tahran büyük şehir olmasından ve çok fazla kalabalık olmasından dolayı gözümde biraz büyüdü ne yalan söyleyeyim. Ama dönüş yolunda buraya kesinlikle zaman ayıracağıma dair kendi kendime söz verdim.

Beni anne, oğul otogara kadar bıraktılar. Yine yol parasını bana ödettirmediler, gülümsemelerini, iyi yol dileklerini ve misafirperverliklerini göstererek beni uğurladılar.

Yine gece yolculuğu yapacaktım. Bu benim için daha iyiydi. Hem otel parasından kurtuluyor hem de zamanı daha doğru değerlendirmiş oluyordum. Yol boyunca insanların dışarıda kapalı ve başlarını örterek dolaştığını ama evlerinin içinde ne denli farklı olduklarını düşünmeden edemedim. İnsanların nasıl yaşamaları gerektiği konusundaki baskıların ister mahalle baskısı kadar küçük ölçekte isterse devlet rejimi şeklinde büyük ölçekte de olsa ne kadar anlamsız ve de dar sınırlamalar olduğunu, düşünceye ve özgür seçimlere duyulan hoşgörüsüzlüğün cehaletten ve karanlıktan beslendiğini düşündüm. Ki şairleriyle, şiirleriyle, felsefesi ve gelmiş geçmiş tarihi, kültürel zenginlikleri ve bitmek tükenmek bilmeyen derin yaşanmışlıklarıyla anılan bu topraklardan bahsedersek, sanki tüm bunların hiç yaşanmamış olduğunu varsayan ve üstünü başka şeylerle örtmeye çalışan anlayışa ne söylemek gerektiğini doğrusu bilemedim. Söylenecek çok şey vardı ama belki de şairler bile susmuştu, susturulmuştu artık…

Yine de Tebrizli Şems, Firdevsi, Hayyam, Şehriyar ve daha niceleri daha nice zamanlara da yeterdi. Var olan, var olmuş hiçbir şey susturulamaz, yok edilemezdi; ruh yok edilemezdi, edilememişti de…


Selma Akar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 312
favori
like
share