Çocuk yaşta sayılırdım sesini ilk duyduğumda. Öfkeli, isyancı ama hüzünlü ama acıtan sesini. Boyumdan büyük acılara dayanmayı marifet sayarken onun dev gibi sesindeki gözyaşları düştü tam içime. “Tedirgin” çocuk ruhuma yaşayacağı acıları haber veriyordu sanki. O zaman değil, yıllar sonra anladım sesindeki gizemi. Şarkı değildi söylediği, hayatın notalara dökülmüş haliydi.



Bizi bize anlatıyordu. Çocukluğumuzu,gençliğimizi,ihanetlerimizi, korkularımızı, yaşayamadıklarımızı, yenilgilerimizi ve öfkemizi haykırıyordu en maskesiz haliyle. Kahramanları değil “sıradanları”, galipleri değil mağlupları yani bizim öykümüzü anlatıyordu; kendi öyküsünü anlatıyordu. Bu yüzden politik duruşuna en uzak insanlar bile onu dinledi.



Kocaman sesi, kocaman gövdesi kamuflaj olmuştu cam kırılganlığındaki ruhuna. İnsana dair ne varsa sığmıştı yüreğine. Bir bebek kadar ürkekti, bir çocuk kadar patavatsız ve bir savaşçı kadar yiğit. Yaşamda karşılaştığımız her türlü duyguda kulağımıza mırıldanacak şarkısı vardı. En coşkulusundan yada en arabeskinden.



[COLOR="yellow"]Çocuktum, “baba” kelimesine hiçbir zaman aşina olmamıştım. Geceleri ağlardım, gündüz hep gülerdim, annem ağlardı, “aile” dediğimiz koynumuzdaki yılandı. Umudum zırhım olmuştu. Elbet büyüyecektim, boyum da uzayacaktı, o zaman herkes gününü görecekti.



“Dönecekler bir gün
Alkırlara, bozkırlara güneşi sunacaklar
Yanacaklar, yanacaklar ama
Bir daha yalnız kalmayacaklar
İki gözüm kör olsun.”



Genç bir adam oluyordum artık. Boyum uzamasına uzamıştı da hala bazı şeylere gücüm yetmiyor. Evde olmayan adalet, dışarıda da yok. İçim içime sığmıyor, çocukken taşıdığım umudun içine artık öfke karışmış. Birşeyler değişecekse bu benim hayatım değil, dünya olmalı. Ezen, sömüren, aldatan kim varsa hesap vermeli. Yalnız önce bana taktıkları ismin anlamını öğrenmeliyim. “Devrimci” ne demek?



“Kara perçemleri türkü türküdür
Hiç değilse onlar insan gülüdür
Dediler ki düşünmenin günüdür
Kimdi bunlar, kimdi bunlar, kimdi bunlar, kimdi?”



Devriminde devrimcinin de ne demek olduğunu artık biliyorum da, “mazlumlar” bunu niye bilmek istemiyor? Omuz verilen eylemler,yenilen atılan-dayaklar, yaşanan korkular, kaybolmalar , eve geç kalınca titremeye başlayan annenin korkuları kimin için peki? Niye bizi yuhalıyorlar? Biz onları canımızdan çok severken, onlar niye bizden nefret ediyorlar?



“Söyle söyle yar bize ne oldu
yine gönlüm derbeder oldu
İstedim gözünü öpeyim
Gözlerin düşmanım oldu”






Gün gelir anlarsın, dünyaya gücün yeter de en büyük “faşizm” ailen olur. Kurtuluşun adı sürgün, tek çözüm gurbet. Üniversite bahane, annemi alıp haritada yerini bile bilmediğim bir kente gidiyorum. Valizimiz bomboş. Birkaç parça eşya, birkaç kıyafet, iki kişilik kap-kacak ve annemin içine sızan kanser. Sokakları buz tutmuş, iklimi kara, düşleri kabus bir kentteyiz artık. Sürgün kentin sokağında elimde annemin kanser raporu yürüyorum. Gökkubbe delinmiş gibi yağmur yağıyor, seviniyorum. Ağladığımı yine kimseler anlamıyor.



“Yılan bana çıyan bana
Hastir çeker yılan bana
Lan gardaş bu nasıl yara
Lan gardaş bu nasıl yara
Kanar her yerimden
Dövülmüşüm sövülmüşüm kovulmuşum ben
Hastir çekilmişim yani kendi öz yurdumdan
çeker giderim.”





Yıllar sürse bile, senden çok şey götürse bile iyi olan herşey gibi kötü günlerin de sonu var. Annem kurtuluyor, artık güzel bir evde oturuyoruz. Sürgün de artık bitmeli, geri dönme zamanı geldi. Vazgeçmedim hiçbir düşümden, hazırlandım yeniden, sürdüm savaş boyalarımı, çıkardım baltamı gömdüğüm yerden. Ben daha ölmedim.



“Ağıtlar yakmayın adıma
Ben ölmedim ölmeyeceğim
Sıcak saklayın gecelerimi
Karlar altından çıkıp geleceğim
Düşlerinizin ateşinden

Ilık bir rüzgar gibi eseceğim”



Sürgün yılları artık geride kalmıştı ve artık daha kötü günler başlamıştı. Kendi şehrimde sürgün olmak. Hayallerin yorulmaya başladığı zamanlarda hayatta kalma çabası. Yaşama sevincinin yerine inadına yaşamak derdi. Aile kavramının kanalizasyona düştüğü, hayatın hala ıskalandığı yılların kuşatması. Bedenim isyan ediyor artık, hastalıklar ard arda kapımı çalıyor. Nihayet okulu bitiriyorum, işsizim, bitkinim, bacağıma “iyi huylu” bir tümör daha ekleniyor.



“Geceler mi sen, ben mi yorgunum
Mermiler mi sen, ben mi yangınım
Düşlerim tutsak
Yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk tedirgin”





Askere gidiyorum, bacaklarım çok kötü, artık zor yürüyorum, annem yalnız,kimsesiz. Acemilik bitiyor, daha da uzağa gönderiliyorum. Askerliğimin 55. günü elime bir çürük raporu tutuşturuyorlar. Nizamiyenin kapısından çıkıyorum,evime, anneme dönüyorum. O güzel kadın hayatında ilk defa sevincinden ağlıyor.



“Geliyorum köpekler gibi acı çekerek
Geliyorum hasretinin gözlerinde öperek..”.



Bu hayat hep böyle gidecek değil ya. Belli ki kırıldı artık ateşten çember. Ben hiç aşık olmamıştım ki daha önce. Hem o dönemler karşıma çıksaydı onu farkedemezdim bile. Demek her şey bunun içinmiş, her şey onun gelişinin bir bedeliymiş. Aşk mektubu yazmamıştım daha önce, uykularım hep bozuktu da mutluluktan uyuyamamak nasıl güzel. Yazının canı cehenneme. Girerim bir emlakçıya, iyi para var. O’nu arkasından iterim, o ikimiz içinde yazar nasıl olsa. Övünmek gibi olmasın ama çok yetenekli.



“Gece gündüz tek düşüncem
Kasıklarımdaki ince sızı
Artık kimseyle sevişemem
Anladım sevişmek kırmızı”





Yok olmaz. Bu kez değil. İhanete bulaştı, görüyorum. Yok kuruntu değil göz göregöre yapıyor bunu bana. Hissettiriyorum bildiğimi, vazgeçer belki. Onurum ayaklar altında. Her şeyimi kaybettiğim anlarda bile, bir tek onu ayakta tutabilmiştim oysa. Umurunda değil, üstünde tepiniyor. Nasıl olur, bu kadar yalan nereden bulunur, ne gerek var? Aşk buymuş demek. Leş gibi, hastalıklı, kirleten, kusturan, kanatan.



“Soytarılık etmeden güldürebilmek sen,i
ekmek çalmadan doyurabilmek
ve haksızlık etmeden doğan güneşe
bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun..
Şimdi iyi niyetlerimi
bir bir yargılayıp asıyorum
Bu son olsun be..Bu son olsun!
Bu da benim sana
ayrılırken mazeretim olsun!



Sözüm ona O’nun öyküsünü yazacaktım. Yazmadım mı? Bu anlatılanlar benim öyküm mü? Ey okuyucu senin de öykün değil mi bu? Ya da arkadaşının, annenin, babanın, sevgilinin, kızının oğlunun... Ne farkı var söyle. O kendi öyküsünü mü anlatıyordu şarkılarında? Mümkün mü tek bir hayata bu kadar hayatın sığması? Ne önemi var, söyledi işte. Hayatın her duygusunu yaşamasa bile hissetmek/hissettirmek değil mi O’nu farklı kılan. Tezgahtar bir kız olmak ya da gencecik yaşında idam sehpasına çıkmak, yalancı ayrılıklara meydan okuyup olmayan kadınları sevmek, annenin kollarına beni bul derken, sevgiliye beni vur diyebilmek veya ağlayamadan yüzü döküp gitmek.



Sözüm ona O’nun öyküsünü yazacaktım. Yazmadım mı? Ey okuyucu O’nun şarkılarında anlatılan bizim öykümüz değil mi?

Beğeniler: 2
Favoriler: 1
İzlenmeler: 339
favori
like
share