Anne Kokusu - Mehmet Söğüt
Enes, gözlerini açtığından bu yana zalimlikleri görmüş ve zalimlikleri duymuştu. Niyatinde bütün dünyanın böyle olduğunu düşünüyordu. Ama çocukların büyük bir çoğunluğunun anneleri vardı, bir tek kendisinin annesi yoktu ona göre. Kötüydü dünya, hem de çok kötü. Hele o, ‘’Dewlata Rome,’’ dedikleri... Babasında ve çevresinde duyduğu zulümkârlıkları beyni bir türlü alamıyordu.
Birazdan karabulutların şehrin üzerine çökeceğini nereden bilebilirdi ki Enes. Bilseydi belki de o gün evden çıkmazdı. Dicle’nin yakarışları, haykırışları hayra yorulmazdı ya, neyse. Tank, top, siren sesleri duyulmuyordu henüz. Dört gerillanın şehit düştüğünü babasından öğrenmişti, öğrenmesine de okula gitmemenin dışında bir şey de yapmamıştı ki, korksun. Şehir halkının kızgın bakışlarını hissetse de bundan bir anormallik sezmedi. Zaten kendisini bildiğiden bu yana çevresinde hep kızgın insanlar görmüştü. Alışıktı insanların bu hallerine. Ama bu sefer farklı gibiydi. Dün geceden beri babasının yüzü küle kesmiş, dokunsan ağlayacak gibiydi. Hem babasının yüzü neredeyse hiç gülmemişti bugüne kadar. Dövmezdi ama çocuklarını.
Çocuk kalbi insanların patlamaya hazır birer barut fışısına döndüklerini bilemezdi. Burnuna anne kokusu doldu Enes’in. Bir koşu gidip teyzesindeki annesinin kokusunu burnuna çekip iliklerine kadar rehavete, hoşluğa batıp çıkacaktı. Birkaç dakika da olsa annesinin olmadığını unutacak ve yaşam sevinciyle dolup dolup taşacaktı. İçindeki delici anne kokusu bir nebze de olsa hafifleyecekti o zaman. Bazen de teyzesinde kalırdı. Teyzesinin yatağına girip doyasıya annesine benziyen kokusunu ciğerlerine çekerdi. Ah ölüm! Ah bu erken ölümler...
Gözlerini yumdu, annesi kaç yıl önce ölmüştü acaba? Parmaklarını saydı. Çıkaramadı kaç yıl önce öldüğünü. Yüzünü hatırlamaya çalıştı. Boynu kendiliğinde eğildi, omuzuna düştü. Kendisi başka alemlerde gezinirken, arkadaşı Serhat beyaz tüylü minnacık kedi yavrusuyla oynuyordu. Bembeyaz tüyleri olan kedinin gözleri maviydi. Bahar güneşinin gümüşi ışınları kedinin beyaz tüylerinin üzerinde oynaşıyordu ve ışıldayan kuyruğunu sallayarak miyavlıyordu durmadan. Kediyi gören çocuklar başlarına üşüşmeye başladılar. Dar sokaklar çocukların bağırtılarıyla yankılanıyordu. Serhat’ın hiç niyeti yuktu kedisini başkasıyla paylaşmaya. Köpürerek bağırmaya başladı;
‘’ Gördüğünüz gibi bu bir kedi. Hadi herkes dağılsın!’’
‘’ Biz de oynamak istiyoruz.’’
‘’ Söyledim ya, bu sadece bir kedi, oyuncak değil.’’
‘’ Hadi yaylanın. Bu kedi bizim’’
‘’ Bu kedi sizin değil. Çünkü bu bir sokak kedisi.’’
‘’ Yapma ya. Lan bas git dedim,’’ dedi Serhat. Enes hala sessizdi. Düşünceleri uçsuz bucaksız özlem okyanusuna yelken açmıştı.
Annesinin öldüğü günü hatırlıyordu; beyaz yazmasının içinde solgun bir sima, hepsi o kadar. Anasının yüzü solgundu. Her solgun yüzlü kadında annesini hatırlar ve onlardan bir parçacık da olsa annesini görmek isterdi. Göremeyince de ağlardı için için. Vucudunun her bir yanı dokunulmak ve okşanmak istiyordu. Şevkatli annesi yaşasaydı isterse de dövsün, parçalasındı onu. Yeter ki Enes’e dokunsundu bir daha. Yoktu işte, onu bırakıp gitmişti. ‘’ Ah neylersin,’’ diye düşündü.
Annesiyle ilgili hatırladığı son anılar; annesinin şevkat saçan kokusu ve babasının oturup hüngür hüngür ağlamasıydı. Ve o günden sonra annesinin içinde yattığı yatak kaldırılmıştı. Annesi yaşarken etrafında uçuşan ‘’Kanser’’ sözcüğü lügatlardan kaldırılmışcasına, evde bir daha kullanılmaz olmuştu. Bu erken ölümden sonra evlerinde kimse cesaret edipte kanser sözcüğünü ağzına alamadı.
Annesine ait döşeği ve yorganı gördükçe krizler geçirmişti. Babası da kendisinden habersiz alıp götürmüştü o yer yatağını. Yerini henüz bilemediği bir yerlere. Görse sarılıp doyasıya koklayacaktı. Gözlerinden bardaktan boşalırcasına gözyaşları dökecekti o yatağın üstüne. Bu yüzden kızmamıştı babasına, babasının haklı olduğunu sezinliyordu. Hem babası kendisinin üzgünlüğüne katlanamadığını da biliyordu. Yaşadığı acılar, çevresinde yaşanan inanılmaz serüvenler onu olgunlaştırmıştı. Her şeyi yaşıtlarına göre daha iyi algılayabiliyordu. Dünyanın başka yerlerinde yaşıtları oynarken zevkle, o sadece oynuyordu işte öylesine.
İlk başlarda annesinin birkaç günlüğüne bir yerlere gittiğini sanmıştı. Birkaç gün sabırla, minnacık yüreğine ölümün gölgesini düşürmeden beklemişti. Sonunda kabullenmişti annesinin gelmemecesine çekip gittiğini. Zalimdi dünya, ağız dolusu ‘’ Anne’’ demeyi ona çok görmüştü. Kanser denen hastalık çok, ama çok kötü olmalıydı. Nefret etmişti kanser sözcüğünden. Duyduğu zaman, farkında olmadan kulaklarına giderdi elleri. Nedense okulda ve sokakta bu sözcük sık sık kullanılırdı.
‘’Annem benim,’’ dedi.
Serhat mırıltıyı duyunca Enes’in yüzüne baktı. Kocağındaki kedi yavrusunu yere bıraktı. Dar sokakta gördükleri minnacık kedi, acı acı miyavladı. Sokakta yürüyen insanların bakışları altında,
‘’Bir şey mi dedin Enes?’’ dedi Serhat.
‘’Hayır, dedi, Bir şey demedim.’’
‘’ Bir şey demedim,’’ derken sesi yorgun ve bıkkın çıkmıştı. Serhat fazla aldırmadı. Birlikte zaman zaman Dicle’nin kıyısına giderlerdi. O zamanlar da bazen dalar giderdi Enes. Onun için Serhat arkadaşının bu durumuna alışkındı. Annesi olmadığı için çok üzüldüğünü onlarca kez söylemişti kendisine. Aldırmaz görünüyordu.
Ayaklarını yerde sürüyerek eve doğru yürüdüğünde, henüz gün öğlenüstüydü. Okul önlüğünü eve bırakıp teyzesine gidecekti.
Karakolun hemen yan tarafında oturan teyzesi Enes’i gördükçe ölen kız kardeşi gözlerinin önüne gelirdi. Yadigarıydı Enes. Kardeşinin emanetiydi. Gözü gibi korur ve oğlu kadar severdi.
Aceleyle eve girdi. Üzerindeki okul elbiselerini bir solukta çıkardı. Analığı meraklı gözlerle onu süzüyordu. Teyzesine gideceğini tahmin etmişti. Yinede sormadan duramadı:
‘’ Enes, teyzene mi gideceksin?’’
‘’ Evet!’’ demişti kararlılıkla. Hem iyiki de teyzesi vardı, yoksam küçücük kalbi kaldıramazdı tüm bu acıları. Yola çıkmadan önce analığı çabucak yemeğini hazırlayıp önüne koydu. Kocaman kara gözlerini kırpıştırarak önüne konan yemeği yedi.
Teyzesinin evine yaklaştığında kalabalık bir kitlenin toplanmakta olduğunu gördü. Polisler de hazırlık yapıyorlardı. Enes, meraklı gözlerle etrafı kolaçan etmeye çalıştı. Savaş uçakları alçaktan uçuşmaya başladılar. Uçakların gürültüsü şehrin sokaklarını, cadde ve mahalleleri doldururken, kitleden sloganlar yükseldi. Mahallesindeki herkes aşağı yukarı gelmişti. Serhat’ da oradaydı. Hınçla polislere taş fırlatıyordu. Polislerin silah sıkışlarına karşı kitle taşla sopayla karşılık vermeye çalışıyordu. Polisler sağa sola rastgele atışlar yapıyordu. Gerçek mermilerle plastik mermiler birbirine karışıyordu. Katılayım mı diye ikirciklendi, ama anne kokusu baskın çıktı ve kararından vazgeçti. Teyzeme gidip tekrar geri gelebilirim, diye düşündü. Yalnız gözlerini kalabalıktan alamıyordu. Kulaklarında çevresinde duyduğu sözler, sözler uçuştu çın çın ötmeye başladı. Gördüğü zalimlikler gözlerinin önünde bir film şeridi gibi akmaya başladı. Kalbinin üstüne plastik mermi saplanınca yere yığılıverdi. Kan fışkırdı kalbinin üstünde. Acıdan dertop oldu. Gerildi, titredi sonrada ince bir gülüşle gözlerini yumdu. Yoktu artık.



Mehmet Söğüt

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 382
favori
like
share