[FONT="Arial Narrow"]Yalnız Ermeniler değil, diğer milletler de Türkler’e karşı soykırım suçunu işlemişler ve bunun üzerini ustalıklı bir biçimde örtmüşlerdir. Çok yakın bir tarihte, Balkanlarda, Saray Bosna’da, Kosova’da Türkler’e ve Müslümanlar’a uygulanan eylemler, bunun en yakın ve en belirgin örnekleridir. Üstelik bu suçlar, barış gücü görevini üstlenen Hollanda askerlerinin gözetimi altında olan bölgelerde işlenmiş ve uygar batı bunlara hep göz yummuştur. Kurtuluş Savaşı öncesinde ve sonrasında Yunanlıların, Bulgarların işledikleri suçların da bunlardan aşağı kalır yanı yoktur.

Son yıllarda, bulundukları ülkelerin güvencesi altında olan Büyükelçilerimize karşı işlenen suçlar ve bu masum insanların öldürülmesi olayları da soykırım suçundan başka bir şey değildir. Kendi elçilerinin öldürülmesi halinde, kıyameti koparacak olan ABD ve AB ülkeleri, Türk temsilcilerinin öldürülmesi karşısında kıllarını bile kıpırdatmamış, üstelik bu suçları işleyen kişileri sudan bahanelerle beraat ettirmişlerdir. Bu katillerin cezalarının azaltılması veya cezadan tümden kurtulmalarının gerekçesi; eskiden kendi ailelerine karşı işlenmiş olan eziyetlerin, kendilerine anlatılmasının doğurduğu tahrik ve baskı altında cinayet işlemeleri olarak gösterilmiştir. Yani ana babalarının anlattığı şeylerden ötürü çok üzülmüşler ve gidip hiç tanımadıkları insanları öldürmüşlerdir. Bundan ötürü de cezaları azaltılmıştır. İşte uygar batının “soykırım suçundan anladığı ve uyguladığı adalet” budur.

Daha 12-13 yaşlarında bir çocukken Erzurum’da Rus ve Ermeni işgali altında kalan ve o günleri bizzat yaşayan babamdan defalarca dinlediğim öykülerden birini geçen yazı dizisinde anlatmıştım. İnsanı dehşete düşüren o tablo karşısında bizim hissettiklerimiz; başkalarını öldürmek isteği değil, ancak insanlarımızı korumak ve insanlık adına üzülmek olmuştur.

Sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hakimlerinden biri olan babamdan dinlediğim olaylardan biri de şudur : “İlkokul çağında idik. Okul dönüşü bir kaç arkadaşımızla güle oynaya evlerimize gidiyorduk. Yerler kar ve buz içinde idi. Kah kayarak, kah düşerek, itişip kakışarak ve gülüşerek yolumuza devam ediyorduk. Birden bir patlama sesi duyduk. Ne olduğunu anlamadık, durakladık. Patlama sesi ile birlikte yanımızdaki arkadaşlarımızdan birisi yere düştü. Yüzükoyun yatıyordu. Adeta donmuş gibi kalmış bakıyorduk. Kafasının kenarından akan kırmızı bir çizgi etrafındaki karlar üzerinde sızarak çevresini kırmızıya boyamaya başladı. Ayak sesleri ve gülüşme sesleri duyduk. Dam altlarına kaçıştık. İki Ermeni ve bir Rus askeri geldi. Ermeni askerlerinden birisi, postalı ile yerde yatan arkadaşımızı itekleyerek sırt üstü çevirdi. Arkadaşımın yüzünde ilk gördüğüm, gülümsemesi oldu. Son gülümsemesi yüzüne yapışmış kalmıştı. Karlar üzerinde adeta küçücük bir serçe gibi idi. Alnının kenarından incecik bir kan sızıyordu. Gözleri açıktı. Üzerine doğru eğildiler. Askerlerden birisi tüfeğinin ucu ile alnını gösterdi. Alnının yan tarafında kurşun deliği vardı. Diğer asker tüfeğinin ucu ile alnının tam ortasına vurdu. O an arkadaşımın canının yanıp yanmadığını düşündüm. Alnının ortası ile kurşun deliği arasını ölçer gibi hareketler yaptılar. Sonra ayağı ile arkadaşımızı çeviren ilk asker, cebinden para çıkararak diğerine verdi. Yüksek sesle gülüşerek gittiler. Bir süre durduk, bakıştık. Sanki gizli bir işaret almış gibi her birimiz bir tarafa koşarak evlerimize gittik. Evde, ne olduğunu anlatamadım. Hiç konuşamadım ve ağlayamadım. Babam annem dışarı çıktılar. Sokaktan konuşma sesleri geliyordu. Biraz sonra ağlama ve dua sesleri duyduk.”

Av.A.Erdem Akyüz

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 334
favori
like
share