“Ey dostum! Kalbin cilalı bir aynadır. Üzerinde birikmiş toz perdesini silip temizlemelisin, çünkü o ilahi sırların nurunu yansıtmak üzere yaratılmıştır.”
—Gazali


Montmartre’deyim…

Paris’e hâkim, neredeyse onun en özgün köşesi olan Ressamlar Tepesi… Meydanda bir Cafe’de oturuyorum, önümde kahve fincanım… “Kalp” üzerine düşünüyorum…

Biliyorum aklınıza hemen geleni; Aşk, sevgili, tutku… Öyle ya, “yer Paris olunca başka ne düşünür insan” diyorsunuz. Ama öyle değil…

Merak ediyorum… Hayatımızda kalbimizin önemini yeterince biliyor muyuz?

Soru tuhaf geldi değil mi? Cevapları duyar gibiyim;

-“Elbette, ne sandın! Kalbimiz yaşamsal organımız. Kanımızı temizliyor, sonra vücudumuzun en ücra köşelerine kadar pompalıyor. Bunu yaparken de kirli olanı toparlayıp ana merkeze gönderiyor. Vücut sistemimizi ayakta tutuyor. Onun sayesinde yaşamıyor muyuz?! O olmasa bu işleri hangi organımız yapacak? Diyelim ki bi gün yorulsa, dursa falan… Ya da birkaç dakikalığına dinlenmeye falan kalksa, bizim bu dünyadaki yolculuğumuzun sonu olmaz mı?!”

İyi de burada bahsi geçen en hayati organlarımızdan biri olan kalp. En somut haliyle yani! Şimdi de “ne yani, bir de soyut bir kalbimiz mi var” diyeceksiniz.

İşte benim merak ettiğim tam da bu!

Yani düşünün, kalp denince aklımıza gelen ya aşk vb terimler ya da bedenimizdeki organımız oluyor. Bunun ötesinde bir kalbimiz daha olamaz mı? Gerçekten de bir vücudumuz, bu evrende bir yer, bir hacim kaplayan bir formumuz var. Ve kalbimiz de onun en önemli parçalarından biri. Ama bunun yanında bir de ruhsal yönümüz, kişiliğimiz, karakterimiz dediğimiz bir tarafımız, bir psikolojimiz ya da maneviyatımız yok mu?

Peki, fiziksel bedenimizin bir kalbi, onun ayakta durmasını sağlayan bir merkezi varsa, manevi tarafımızın da bir merkezi, yani bir kalbi olamaz mı? Yani somut anlamda bir bedenimiz var ve onun yaşamsal işlevini sağlayan bir merkezi varsa, ruhumuzun, maneviyatımızın da bir merkezi, bir kalbi olması doğal değil mi?

Bunu duygusallıkla karıştırmamak gerek. Hani samimi, iyi niyetli kişinin “kalpten” davrandığını söyleriz. Bazılarının kalbi sevgi doludur. Çevremizdekilerin iyi ya da kötü kalpli olduğunu düşünürüz. Şefkat göstermeyen birisi içinse “kalpsiz” der geçeriz…

İşte kastettiğim burdaki kalp. Ruhsal kalbimiz. Maneviyatımızın merkezi. Manevi kalbimiz…

Aklın aşırı derecede ön plana çıktığı bir çağda yaşıyoruz. Yaşamımızda her şey onun üzerine kurulu. Eğitim sistemiz bile aklın, zekânın üzerinde duran uygulama ve sistemlerle dolu, daha akıllı, daha zeki bireyler yetiştirmenin peşinde (en azından görünen o). Daha çocukluk yaşlarda başlar koşuşturma; okul, sınavlar, daha iyi okullarda okuyabilmek için girilecek sınavlar, bu sınavları kazanmak için gidilmesi gereken kurslar, alınacak özel dersler… Hep bir koşuşturma, sürekli bir yarış… Ben bunu aklı beslemeye çalışma çabaları olarak görüyorum. Öyle ya, aklımızı bu kurs ya da derslerle ne kadar beslersek, zekâmız o oranda gelişir. Zekâmız ne kadar gelişirse de biz o oranda başarılı olur ve daha iyi okullarda okuyabilir ama bu sefer de farklı bir kulvara geçip oradaki koşuşturmaya ayak uydurmaya çalışırız…

Bu arada “kalp” tamamen unutulur. Çok zeki insanlar yetişir ama çoğunun maneviyatında, ruhsal dengesinde aksamalar olabilir. Maneviyatımızın aslında her şeyin başı olduğu ve gerçekten sağlıklı bireyler olmak için zekâmız kadar maneviyatımıza da önem verilmesi, onun da beslenmesi gerektiği unutulur…

Gelin, manevi kalbimizin de fiziksel kalbimiz gibi işlediğini düşünelim. Fiziki kalp insan bedeninin en merkezi yerine yerleşmiştir. Öyleyse manevi kalbimizin de psikolojimizin, ruhsal durumumuzun merkezinde olduğunu kabul edebiliriz.
Fiziki kalp bedeni düzenliyorsa, manevi kalbimiz de psikolojimizi düzenliyor demektir.
Fiziki kalp temizlenmiş taze kanı bedendeki her bir hücreye göndererek bedeni besliyor, onun yaşamsal fonksiyonlarının yerine getirilmesini sağlıyorsa, o zaman manevi kalbimiz de sevgiyi, şefkati, iç huzuru maneviyatımızın her bir alanına götürür, onunla besler.
Fiziki kalp nasıl damarlar aracılığıyla kirli kanı topluyorsa, manevi kalbimizde kişiliğimizin negatif özelliklerine tahammül edemez, onları arındırma yoluna gider.

Ya arındıramazsa? O zaman ruhumuzun bu kirli tarafı, kötü özellikler maneviyatımızın her yanına hâkim olmaya başlar. Tıpkı fiziki kalp yaralandığında hastalanmamız gibi…

Gerçekten de eğer kalbimiz kötü his ve düşüncelerin etkisine girer ve hele de bunlar eyleme dönüşecek kadar ileri aşamaya geçerse manen hastalanırız. İşte bu durumda nasıl bedenimizi iyileştirmek için çeşitli çarelere, tedavi yöntemlerine başvuruyorsak, manen de iyileşmenin yollarını aramalıyız.

Peki, kalbimizin hasta olduğunu nasıl anlarız? Öyle ya, dişimiz ya da başımız ağrıdığında bunu algılamak hiç zor değil de, manevi kalbimizin sağlıklı işleyip işlemediğini, ya da hasta olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Onun belirtileri neler olabilir?

Biraz daha düşünelim… Hırs, kıskançlık, açgözlülük, karşındakini hor görme, küçümseme, alaycılık hasta bir kalbin belirtileri olabilir mi sizce? Ya da gurur, kompleks, öfke, sinir, dedikodu, fitne, aşırılıklar, her şeyden memnuniyetsizlik…?

Kalbimizi evimiz gibi düşünebiliriz. Kalbimiz de evimiz gibi duvarlarla çevrili, bir ya da daha fazla kapılarla güvenlik altına alınmış, bize ait bir alan… Evimizin düzenli, temiz olmasını isteriz. Dağınık ve pis olunca rahatsız oluruz. Düzenli aralıklarla temizlemeye gayret ederiz. Odamızı toplar, dağılmış eşyalarımızı yerlerine yerleştiririz. Eşyaların, halının üstünde birikmiş kiri, pası, tozu temizler, siler, parlatırız. Zaman zaman da fırsatımız olmaz, çok yoğundur işlerimiz, zaman bulamayız evimizi temizlemek için. Birikir içerideki kirler, pislikler. Her tarafta kirli eşyalar, mobilyalar tozlanmış, ortalık darmadağın. İçimizden hiçbir şey yapmak gelmez, daralır, bunalırız. Huzursuz oluruz…

Kimimiz olmaz ama. Onlar evin dağınık ya da kirli olmasına o kadar aldırmazlar. Temizliği o kadar görmezden gelir, önemsemezler ki, çevrelerini saran birikmiş kirleri fark etmezler bile. Bu onların yaşayış tarzıdır. O kirle yaşamaya alışmışlardır, hatta onların bir parçasıdır artık bu toz, kir, pas ve dağınıklık.

Kalp kirliliği… Hasta ruhlar… Ben böyle adlandırıyorum. Kıskançlık, hırs ve egolarının içinde boğulan ama bunu görmeyecek kadar kirle çevrelenmiş, hiçbir şeyi fark edemeyecek kadar kötülüğü benimsemiş, kalpleri bu kötü özelliklerle bağlanmış ruhlar… Başkalarının sahip olduklarıyla ilgilenen, onların ödediği bedelleri görmeden, sadece aldığı sonuçlara göz diken, bunun için kendine bakmak yerine başkalarını ya da hayatı suçlayan, hatayı hep başkalarında arayan, dengesini yitirmiş ruhlar… Yardıma muhtaç ama bunu algılamaktan uzak, hasta maneviyatlar…

Diyelim ki anladık, tamam hastayız. İyi de, hasta kalbimizi nasıl iyileştireceğiz? Bu özellikler bizim kişiliğimizin bir parçası gibi olmuşsa, böyle hissedip hayatı bu şekliyle yaşıyorsak, yani bu özellikler kimliğimiz haline gelmişse, bunu değiştirmek ya da iyileştirmek mümkün olabilir mi?

Evet, aslında mümkün. Sufilere göre bunun yolu sevgiden geçer…

Onlarda “Kalp Açma” diye bir kavram vardır; yaralanan, hasta ya da dış dünyaya kapılarını kapatmış kalplerin kapılarını aralayıp içeri sızmak, karanlıklar arasında yitip gitmiş sevgiyi ortaya çıkartmaktır amaçları… Kalbi dışa açma, dışarıda ki sevginin içeri girebilmesini, içeride zaten var olanın da bu yolla ortaya çıkabilmesini sağlama…

Evet, kimimizin kalbi sevgi doludur, kimimizse daha temkinli, daha ketumdur bu sevgiyi paylaşma konusunda. Hatta kimisinin hiç yok sanırsınız kalbinde sevgisi… Aslında herkesin vardır kalbinin bir köşesinde bir parça da olsa ‘sevgi’. Vardır da, varlığı önemsenmemiş, zamanla, hayat koşuşturması ve kendi dünyalarımızda ki yaşam mücadeleleri arasında unutulmuştur. Geçen zamanla ve olaylarla da tozlanmış, bu tozlar giderek birikmiş, kir-pas tamamen kapatmıştır üstünü. İlk bakışta göremezsiniz o yüzden, varlığı fark edilmez. Orada değilmiş zannı uyandırır.

O ‘sevgiye’ ulaşmak için, önce onun varlığından, yani orada olduğundan ve sadece görünmeyecek kadar toza bulandığından emin olmak gerekir. Ona gerçekten ulaşmak için tozları dikkatlice temizlemek ve zamanla sinmiş, zamana ve hayata küsmüş bu zayıf, cılız sevgi parçacığını şefkatle ortaya çıkarmak gerekir. Ve onu sevgiyle onarmak, şefkatle beslemek, büyütmek lazım ki gelişebilsin. Gelişip büyüsün ki, ‘maneviyatı’ onu saran diğer kötü özelliklerden arındıracak güce erişsin.

“Her şey bir insanı parmağından tutmakla başlar. Yeter ki onu sıkı sıkıya yakalayın…”


Cafe’den kalkıyorum. Arka köşede, az önce gezmiş olduğumuz, yüzünü Paris’e dönmüş bembeyaz yapıya ilişiyor gözüm. “Sacré-Coeur Kilisesi”. Tertemiz bir kalbin, “Kutsal Kalbin” sembolü…



Kalpten günler geçirmeniz dilekleriyle…


Alev Güleryüz

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 423
favori
like
share