Otoyolda 120 km hızla giden bir araçtaki yolcular gibi, hayatı göremeyecek kadar hızlı yaşıyoruz. Doç. Dr. Kemal Sayar’ın yeni kitabı “Yavaşla” tam da bu zamanın “frensiz” insanlarını anlatıyor ve onlara yavaşça fısıldıyor: “Bu hayattan bir kere geçeceksin, yavaşla!”

Sabah 7:30’da kalktı. “Hemen” yüzünü yıkadı. “Hızlıca” üzerine kıyafetlerini geçirdi. Kahvaltı yapmaya “vakit” bulamadan “koşa koşa” 7:45 otobüsüne yetişti. Otobüs şoförünün “yavaşlığına”, trafiğin tıkanıklığına içinden saya saya 8:30’da işine ulaştı. Telefonlar, e-mailler, evraklar, gelenler, gidenler derken öğle yemeği vakti geldi. Hiç “vakit” yoktu ve hemen öğle yemeğini yiyip işinin başına dönmesi gerekiyordu. Bu arada annesi aradı. Annesini dinlerken bir yandan bilgisayardaki işini yapmaya çalıştı.

Telefonu kapattığında kiminle konuştuğunu, ne konuştuğunu bile hatırlamıyordu. “Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan” saat 18:00 olmuştu. El çabukluğuyla masasındaki evrakları toparlayıp, evde çalışmak için çantasına koyuverdi ve “koştura koştura” evine gitti. Mesai bitti mi? Hayır. Evde yapılacak işler, TV’de onu bekleyen diziler, başı okşanacak çocuklar… Gün kısa, yapacak iş çok. Kimsenin değil, herhangi bir 2007 dünyasının insanının günlük hayatı bu sıralananlar.

“Hızlı olmazsan düşersin, her şeye yetişmek zorundasın.” Çalışanlar, ev hanımları, hatta ana okulda, ilkokulda, lisede öğretmenin verdiği derslerini yetiştirmeye çalışan, sınavlara koşturan çocuklar için bile geçerli: “Hızlı ol, geride kalma!” Geride bırakılan ne? Günü birlik, yıllar sonra ne olduğu bile hatırlanmayacak meşgaleler mi, yoksa ruhumuz mu? Nerede yaşadığımızı, niye yaşadığımızı, ne zaman yaşadığımızı bile unutuyoruz. Unutmuyoruz aslında, otoyolda 120 km hızla giden bir araçtaki yolcular gibi, hayatı göremeyecek kadar hızlı yaşıyoruz.

Doç Dr. Kemal Sayar’ın Timaş Yayınları’ndan çıkan kitabı “Yavaşla” tam da bu zamanın “frensiz” insanlarını anlatıyor ve onlara yavaşça fısıldıyor: “Bu hayattan bir kere geçeceksin, yavaşla!” Biz de Kemal Sayar’la “yavaşlamanın formülünü”, “yavaşlayamayan insanların ruh halini”, “hızla önünden geçtiğimiz hayatın göremediğimiz taraflarını” konuştuk.

Modern hayatın beraberinde getirdiği sıkıntılar, rahatsızlıklar medyada sık sık gündeme getiriliyor. Siz sanki bütün sıkıntıların merkezindeki etkeni bulmuşsunuz. Gerçekten

“hız” mı bizi mutsuz eden şey?
Tek başına hız bizi mutsuz etmez. Aslında hız bizim mutsuzluğumuzun bir sonucu. Hız bazen çok gerekli bir şeydir. Mesela bir hayır yapıyorsanız acele etmeniz gerekir. Ama burada eleştirilen hız, insanın gündelik hayatında kendisini bir telaşa kaptırması ve hayatın asıl dokusunu oluşturan temel değerleri kaybetmesi. Nedir bu değerler? İnsanın Yaratıcı’sıyla, tabiatla olan ilişkisidir. İşimizi yaparken bazen o kadar hızlı hareket ediyoruz ki. Çoğu zaman işi önceliyoruz. Evi görmezden geliyoruz. Maddi olanı önceliyoruz. Manevi olanı görmezden geliyoruz. Yani buradaki yavaşlama daveti insanın kendi içine bakmasına bir davettir. Hız bize kendimizi unutturan bir şey. Ölümü unutturan bir şey. Halbuki insanlar hayatın ritmiyle daha uyumlu yaşadıkları zaman daha mutlu oluyorlar. Kendi iç gerçeklikleriyle daha fazla buluşuyorlar. Hem kendilerine hem sevdiklerine daha fazla zaman ayırıyorlar. Bu da artmış bir ruh sağlığı olarak geri dönüyor.

Peki kendisini yorduğu halde insanoğlu neden devamlı daha fazla hız istiyor?

Çünkü hız, bize kendimizi önemli hissettiriyor, hızlı olduğumuz zaman bu dünyada çok kayda değer şeyler yaptığımızı, hayatımızı tıka basa işlerle doldurarak aslında kendimizin çok önemli bir insan olduğunu telkin ediyoruz kendimize. Çünkü böyle kendi kendine bir propagandaya da ihtiyacımız var. Hepimiz kendimizi önemli hissetmek istiyoruz bu hayatta. Kimi insanlar dış dünyanın hızla akmasının, kendini o işten bu işe koşturmasının, sürekli her anının dolu olmasının kendilerine bir önem hissi verdiğini düşünüyorlar.

Kimi insanlar ise içsel kaynaklarını yeterli buluyorlar. Kendi içlerine baktıkları zaman kendilerini önemli hissettirecek kaynakları orada görüyorlar. Yardımseverlik, diğerkâmlık, bir görüşe inanma ve o görüş doğrultusunda hayatını tanzim etme, başka insanların hayatlarını güzelleştirme gibi daha soyut daha manevi değerlerle tatmin olabiliyorlar. Bu tür insanların çok hıza ihtiyaçları yok, çünkü onlar kendi içlerinden mutlulukla ilgili kaynakları devşirebiliyorlar. Fakat modern kültür bize şunu vaaz ediyor: Önceden büyük balık küçük balığı yutardı, şimdi hızlı balık yavaş balığı yutuyor.

Daha hızlı olmak zorundasın yoksa düşersin. Depresyona baktığımız zaman depresyonun kültürel eleştirisini yapan bazı yazarlar şunu söylüyorlar: ”Depresyon aslında bu hıza ayak uyduramayışın bir neticesi.” Bazı insanlar bu koşuda yere düşüyorlar, onlar depresyona giriyorlar. Onlar yeterince modern dünyanın istediği parlak üretken kişilikler olamayabiliyorlar. İşte bu tür insanlar o zaman içe kapanıyor.

Depresyon o insanlar gerçekten yetersiz oldukları için mi ortaya çıkıyor? Onların ne eksikliği var da diğerleri gibi

“zamana” ayak uyduramıyorlar?
Onlar modern kültüre göre parlak insanlar değiller. Kendilerini satmayı bilmiyorlar. Agresif değiller, insan ilişkilerinde aşırı zorlayıcı değiller. Bunlar geleneksel kültüre göre olumlu fakat modern kültüre göre yerilmesi gereken değerler. Çünkü yavaşlık, alçak gönüllülük, diğerkâmlık, yardımseverlik modern kültürde insanın ayakta kalma ve yarışma potansiyelini düşüren şeyler. Bugün sokaklarda muhtaç durumda insanlarla karşılaşıyoruz. Hatta yere yatmış debelenen insanlarla karşılaşıyoruz. Çoğu zaman onları görmeden geçip gidiyoruz. Neden? Bir görmek istemiyoruz, iki yetişmemiz gereken işlerimiz var; çünkü işlerimiz her şeyden önemli.

İşte depresyon veya endişe bozukluklarının bir kısmı bu hıza yetişememekten ortaya çıkıyor. Gerek depresyon gerekse endişe bozuklukları günümüzde çok ciddi bir patlama yapıyor. İnsan mutsuzluğunun kökeninde de ruhların bedenlerin artık geride kalmasının getirdiği bir sorun var. Çünkü bu hıza ne beden dayanabiliyor ne de ruhlarımız dayanabiliyor.

Bizim, annelerimizden babalarımızdan ne gibi farklarımız var? Onlar bizim kadar hızlı değilken bizden daha mı mutlulardı?
Evet, annelerimiz babalarımız bizden daha mutlulardı. Onlar daha yerleşik insanlardı. Bizimki kadar hızlı hareket etmek zorunda değillerdi. Dolayısıyla daha köklü ilişkiler geliştirebiliyorlardı. Daha sağlam daha kalıcı dostluklar kurabiliyorlardı. Ev gezmelerine gidebiliyorlardı. Biz ev gezmelerini unuttuk çok zamandır. Benim neslim sokaklarda oynayabilen belki de son nesil oldu. Daha genç nesiler sokağı tanımadan büyüyorlar. Ancak ebeveyn kontrolünde sokağa çıkabiliyorlar. Bugün, bayram gibi önemli zamanlarda insanlar büyüklerini ziyaret etmek yerine tatil beldelerinde zaman geçiriyorlar. Bu, toplumsal ilişkilerin çözülmesinin çok basit ve en görünen örneğidir. Bu toplum bayramlar yapar; çünkü bayramlar bizleri buluşturur, akrabaları buluşturur, büyüklerin gönlü alınır. Eğer bayramlardaki bu hususiyeti de biz kaybetmeye başlamışsak, en kısa zamanda hemen kafamızı dinleyebileceğimiz, herkesten uzaklaşabileceğimiz yerlere kaçmaya çalışıyorsak, pek mutlu insanlar değiliz demektir.

Bu sözleriniz herhangi bir zamane insanının kafasında şöyle bir soru oluşturabilir: “Ben niye dedemi ziyaret edeyim ki?

Bana ne katkısı var? Bana faydası olmadan ona neden bir şey yapmış olayım ki?” Bu soruya nasıl cevap veriyorsunuz?

Maalesef günümüzde benmerkezci kültür çok yükseldi. Eğer bizim kişisel çıkarlarımıza hizmet etmiyorsa bir dostluğu, bir arkadaşlık ilişkisini, bir iş ilişkisini ciddiye almamaya başlıyoruz. Kısa süreli, günü birlik, belki en fazla yıllık, işimize geldiği sürece ilişki kurduğumuz bir sığ kısa ilişkiler ağı kuruyoruz etrafımızda. Bu özellikler post modern dünya ve Batı dünyası için çok geçerliydi. Yavaş yavaş Türk orta sınıfında da bu tür ilişkileri görmeye başlıyoruz. Çok sayıda ilişki kuramayan insan bize sorunlarıyla geliyor. Evliliklerde ciddi bir sadakatsizlik sorunu yaşanıyor. Boşanmalar çok artmış durumda. İnsanlar birbirine tahammül etme kabiliyetlerini kaybetmeye başlıyorlar. Bu da bir yandan zorluklara tahammül etmeme isteği bir yandan da bencillik olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar “Ben niye ona katlanayım ki?” diyorlar.

Bu “katlanabilme, başkasını mutlu edebilme” kabiliyetinin ruhsal hayatımıza katkısı nedir?
İnsanı en çok mutlu eden şey, sözlerin bir başka insanın yüzünde, ruhunda yankılanmasıdır. İnsanı en çok mutlu eden şey insan ilişkileridir. Ne para ne şöhret ne iktidardır.

Eğer siz ruhunuzun bir başka insanın ruhunda yankılandığını hissederseniz en mutlu insansınız. Biraz siz onun için fedakârlık yapacaksınız biraz o sizin için fedakârlık yapacak, her iki taraf da birbiri için çaba harcayacak ki neticede daha derin daha kalıcı bir ilişki ortaya çıksın. O ilişki zamana direnir, yıllara direnir ve sonuçta her zaman bir sosyal destek vaat eder. Depresyonun bugün sosyal desteğin azalmasıyla çok bağlantılı olduğunu biliyoruz. Eğer etrafımızda sohbet edebileceğimiz bizi anlayan kişiler olursa depresyona karşı korunaklı oluruz.

İlişkilerden günlük hayatta yaptıklarımıza gelirsek, uyumak yerine uyuklamak, sofra yerine hızlı yemek yemek, mektup yerine e-mail gibi “hızlı” işler nasıl etkiliyor ruh dünyamızı?

Hızlı yemek yemekle yemek yemenin lezzetinden uzaklaşıyoruz. O yemeğin şükrünü eda edememiş oluyoruz. O yemeği bize sunan ilahi kudrete karşı vazifemizi yerine getirmemiş oluyoruz. Hızlı yemek tıkınmaktır. Tıkınmakla midenizi doldurursunuz. Fakat yemeğin manevi anlamlarından manevi lezzetlerinden uzak kalmış olursunuz. O yüzden yemeğin hakkını vermek, bir sofrada onu bir ibadet gibi taam etmektir. Sofralar edep yerleridir. Bir medeniyetin kendini ortaya çıkardığı yerlerdir. Bir sofranın bir adabı varsa, orada dostlarımızla buluşuyor, bir yandan sohbet ediyor bir yandan taam ediyorsak, o zaman bir medeniyetin varisleriyiz demektir.

Ekran teknolojileri ise insanı çok fazla hızlı davranmaya alıştırıyor. Ekranda hızla akan görüntüler çocukların bile beyin yapısını değiştiriyor. Artık günümüzde durağan işleri kendine külfet olarak gören bir gençlikle karşı karşıyayız. Bu gençlerin çok ciddi dikkat problemleri var. Kitap okumak, bir dostu dinlemek, çocuğumuzla saatlerce oynamak gibi sabır gerektiren şeylere artık sabır gösteremiyoruz. Paraya tahvil edilemeyen şeyler modern Batı insanı için değer kaybediyor. Mesela anne babalık, dostluk, adanmışlık artık değer kaybetmeye başlıyor. Geleneksel değerler ölüp onların yerine daha Batılı değerler yerleştikçe insan yalnızlaşıyor, kimsesizleşiyor.

Teknolojiyi iyiden iyiye eleştiriyorsunuz. Ama teknoloji hayatımızı da kolaylaştırıyor. Gelenek yavaş, teknoloji hızlı, ama hayat da kısa; mutlaka bir şeyleri yetiştirmemiz gerekiyor. Nasıl ayarlamak lazım bu dengeyi?
Elbette ki bilgisayar varsa bilgisayardan yararlanacağız, televizyon varsa televizyondan yararlanacağız. Ama onun esiri olmaya başladığımızda, hayatımızı o olmadan kurgulayamamaya başladığımızda problem ortaya çıkıyor.

Bilgisayar ve televizyon insanları yalnızlaştırıyor. Sosyal ortamlarından koparıyor. Cep telefonuyla bu kadar yaygın olarak konuşmak ve her zaman kapsama alanı içinde olmak insan ilişkisinin doğasını bozuyor. Ben sizinle konuşuyorum ama cep telefonumun ne zaman çalacağına dair bir bilgim yok. Cep telefonum çaldığı zaman sizinle olan konuşmama devam etmiyorum, mutlaka ona cevap veriyorum. Cep telefonunda iletilecek mesaj, o anda konuştuğum kişiyle deruhte ettiğim iletişimden daha mı öncelikli?

İnternet iletişiminde ise çok çabuk cevap verme ihtimali olduğu için bir tuşla duyguların alevlenmesi de çok açık.

Duyguların bir mantık denetiminden geçirilerek ifade edilmesi gibi bir durum söz konusu değil. Halbuki mektup saklanabilecek, defalarca okunabilecek ve sükunetle cevap verilmesi gereken bir şey. Bir insana kızıp o öfkeyle mektup göndermezsiniz. Sözün özü, arada teknolojiden tamamen uzaklaşmak teknoloji olmaksızın hayatımızı yeniden kurabilmemiz gerekir.

Bu hız döngüsünün dışına çıkabilir miyiz? Dışlanmaz mıyız? Hızlı yaşamak tercihi diye bir şey yok, hızlı yaşamak zorundayız sanki.
En azından kişisel hayatlarımızda molalar vererek, biraz yavaşlayarak başarabiliriz. Kurumlara kendi kişiliğimizi çok fazla teslim edersek mutsuz olmamız kaçınılmazdır. Çünkü her kurum sonuçta kârlılığı düşünür. Bize para verirler ve bizden zamanımızı satın alırlar. Zamanımızı çok ucuza satmamalıyız. Mutlaka işlerimizin arasında dinlendiğimiz, kendimizle yüzleştiğimiz, dostlarımızla daha derin ilişkiler kurduğumuz anlar olmalı. Her insan bunu talep ederse her insan yavaşlamak konusunda bir gayret gösterirse elbette kurumlar da kendilerini ona göre ayarlayacaktır. İnsanların kurumların pasif bir piyonu olması düşünülemez. Elbette işletmeler, ticari kuruluşlar kendini insana göre ayarlamak mecburiyetindedir. Dolayısıyla sistemden bunu talep etmek zorundayız, ancak biz talep edersek bazı şeyler değişecek çünkü.

“Modern insanın kadere karşı sigortalanmasından” bahsediyorsunuz kitabınızda. İmamlardan, rahiplerden vazgeçip insanların hayatlarını diyetisyenlere, psikiyatrlara emanet ettiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
İnsan hep bir emniyet arıyor hayatında. Bir dönem dinin ve ailenin, milletin tekinliğinde bulduğumuz emniyet, bugün maalesef kaybolmuş durumda. O zaman kendimizi istinat edeceğimiz bir güvenlik merkezi olması lazım. Nereye koşuyoruz psikiyatrlara, diyet uzmanlarına koşuyoruz.

Neden diyet endüstrisi bu kadar büyüdü? Çünkü kendimizi dışarıdaki insanlara alımlı bir şekilde takdim edebilirsek bunun bize bir mutluluk hissi olarak geri döneceğini düşünüyoruz. Modern Batı düşüncesi, “Kendini iyi hissediyorsan, ahlaken doğru yaşıyorsun, iyisin” diyor. Hâlbuki eskiden ne deniyordu? “İnsanlara yardım ediyorsan, alçak gönüllüysen iyisin.” Bir takım ahlaki erdemler sayesinde iyilik payesini elde edebiliyorduk. Oysa bugünün dünyası, “Başarılıysan, paran varsa, iyi arabaya biniyorsan, güzel evde yaşıyorsan sen iyisin” diyor. Dolayısıyla iyilik hissini tamamen maddi değerler etrafında tanımlayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bununla mücadele etmemiz lazım.

Modern dünyanın en önemli özelliklerinden biri de “kendine güven, kendini önemli bulmak” diğer adıyla “enaniyet”. Bu kavram nasıl etkiliyor insanları?

Günümüzün kültüründeki tuhaflıklardan bir tanesi insanın içindeki enaniyeti kamçılaması. Yani hepimize “aslanımsın koçumsun” diyerek sırtımızı sıvazlıyor. Bu da insanların kişisel gelişim ideolojilerine çok fazla rağbet etmelerine yol açıyor. Adeta kas geliştirir gibi kişilik geliştiriyoruz. Bu kültür, insanları, kendini teşhir etmeye, başka insanları kıskandırmaya teşvik ediyor. İnsanlarla yarışmak yerine birbirine destek olmak, hız yerine sükûnet bizim kültürümüzün içinde olan değerler. Modern çağın hastalıklarına karşı bunları diriltmemiz lazım. Enaniyet ve narsizm ise gerçekten bütün kötülüklerin kaynağı. Narsistik insanlar başkalarının duygularını anlamakta acizlik gösteren insanlardır, empati yapamayan insanlardır. Dolayısıyla bir başka insanı aldattığı zaman, hata yaptığı zaman, rüşvet aldığı zaman hiçbir surette sorumluluk hissetmeyen insanlardır. O yüzden insanın kendi nefsini zaman zaman kınaması kendi nefsini eleştirebilmesi olgunlaşma yönünde önemli bir adımdır.

“Çocukları günümüzün menfiliklerinden uzaklaştırmak için kirlilikten muhafaza etmek için huzur evlerine, akıl hastanelerine ***ürün, onlara faydası olur” diyorsunuz. Çocuğa ne faydası olur bu gezilerin?
Çocuklar ekrana baktıkları zaman kırılmayan bükülmeyen yenilmeyen kahramanlar görüyorlar. Acı çekse bile bir iki dakika sonra gülen, kafasına on tane kurşun alsa bile kalkıp ayağa yoluna devam edem çizgi filmler, şiddete uğrasa da çok üzülmeyen üç beş dakika sonra düzelebilen şeyler görüyorlar ve kafaları karışıyor. Çocukların, incinebilir veya incinmiş insanları görerek, insana iyi davranmak gerektiğini öğretebilecek bir deneyimdir. Ben buna “merhamet eğitimi” diyorum. Merhamet eğitimi çok ama çok önemli bir şeydir.

Bizim bugün çocuklarımıza vermemiz gereken en önemli şeydir. Maalesef televizyonun sığ kültürünün ektiklerini biz bugün biçmeye başladık. Gençler arasında bencillik, hodbinlik, diğerlerini kayda almama gibi kötü özellikler ön plana çıkmaya başladı. O yüzden darülacezeleri, akıl hastanelerini gezen bir çocuk insanın kırılganlığını görecek, insanların eziyet çeken hallerini görecek, dolayısıyla bir başkasına zulmetmenin ne kadar büyük bir günah olduğunu ne kadar büyük bir yanlış olduğunu kendiliğinden fark edecektir.

Mutluluğun formülü nedir?
Üç tane şey söyleyeceğim, bunun patenti bana ait değil. Mesleğimizin duayenlerinden çok değerli Amerikalı bir hocanın formülü bu. Kendisi de inanmış bir insan. Mutluluğun formülünü üç kelimede anlatır: “Aşk, iman ve ümit.” Aşk, anne, baba, arkadaş, başka insanları sevebilmek, başka insanlara sevgiyi verebilmek. Birbirimizin yüzünde, ruhunda kendi maceramızı seyredebileceğimiz insanlar olması etrafımızda. İkincisi iman, insanın yeryüzünde boşa yaşamadığını, bir gayeye istinaden yaşaması gerektiğinin farkında olması. Gayesiz ve amaçsız yaşayan insanlar mutsuz insanlardır. Gaye insanın hayatını aydınlatan bir deniz feneri gibidir. İnsan bu dünyada yalnız olmadığını, bir Yaratıcı’sı olduğunu, O’nunla zor zamanlarında konuşabildiğini hissederse elbette hayat kendisi için çok daha güzel olur. Üçüncüsü ümit. Çok mühim bir şey. Hepimiz ümit ederek hayata tutunuruz. Hayatta kötülük kadar iyiliğin de olduğunu görmek isteriz. Baştan kendini teslim eden insanlar, maalesef Türkiye’de de çokça görüyoruz bunlardan, hayatı güzelleştirmek için çaba harcamazlar. İyimser insanlar ve ümitvar insanlar hayatı güzelleştirir ve daha kolay problem çözerler. Bizim de ümitvar insanlar olmamız lazım ki daha mutlu olabilelim.

Zeynep Sevde

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 549
favori
like
share