İşte O An - Naif Durgun

İşte ne olduysa, o günden sonra oldu. tüm yaşanılmış ya da yaşanılası özverimi kaybedişim.
Hazin ve hüzünlü bir gün gibiydi gökyüzü, sıcaklığına rağmen karabulutlarını serpiştirmişti üzerime. Adımlarımı ve adımlarını sayıyordum, aynı adımları atmak için çabalıyordum. Sağ sol-sağ sağ-sol… Her zaman bir adım geride gizlice bıyık altından izliyordum tüm hareketlerini. Yürüyüşünü, gözleri ile kızları kesişini, elleri ile bıyıklarını düzeltip, üst dudağı ile ağzının içinde kemirişini…

Sabah güzergâhından iş yerine doğru yol alıyorduk. Karşıda küçük bir çay evi saatime baktım, on iki dakika vardı servisin gelişine. Kahvaltılık için, yapışıktaki küçük bir bakkaliyeye doğru yanaşıp, bir parça peynir ile yağlı ekmek istedim. Döner adımlarla ona doğru yanaştım.
— Bir şeyler atıştıralım servis gelene kadar.
Çay ocağına bakan esnafa seslenerek;
— Bize iki çay gönderir misin? Benimki duble olsun lütfen.
— Tabi efendim, hemen getiriyorum.
— Biraz acele eder misiniz? Servisimiz gelecekte.
— Hemen getiriyorum efendim.

Kahvaltı ve çayları, onun yanında istediğimden dolayı çok gururlandım; artık kocaman bir delikanlı olduğumu anladım. Kendi başıma, bir şeyleri yerine getirebileceğim havasını yarattım masada. Olgun bir adammışım gibi, sohbete koyuldum.

— Ne zaman emekli olacaksın?
— Az kaldı, oğlum bir ay kadar bir şey. Neden sordun ki?
— Hiç!
Emekli ikramiyenle ev alabilir miyiz? Yeter bence bu yaşa kadar. Kiracı olarak oradan oraya dolaşıyoruz.
— Kendi gücümüz yettiğince, bir şeyler yapmaya çalışacağız zaten.
— Olmazsa altınları da bozdurur, iyi bir ev alırız, annem buna çok sevinecek.
— Hadi bakalım servis geliyor, toparlan.
— Bakar mısınız efendim?

Diye seslenerek içeri doğru yol aldım. Çay ücretlerini ödediğimde, gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Çok iyi niyetli bir insan, bir keresinde sigara içtiğimi bildiği için, iş yerindeki odama girerken kapı çalışı, beni utandırmıştı; ya da ilk önce telefon açıp ne yapıyorsun dedikten biraz sonra gelmeleri gibi… Ailenin tek erkek çocuğu olduğumdan mıdır nedir hiçbir zaman babalık yapmadı. Bir arkadaşım, ağabeyim, dostum gibi sohbetler edip tartışmalar yapıyorduk.

Neyse ki akşam mesai bitimi gelip çatmıştı. Beraber geldiğimiz gibi tekrardan yola koyulduk. Bu sefer eve dönüş vardı. Servise bindik; babam önde ben ise en arka koltuklara geçip oturduk. O kareler halen gözlerimin önünde... Deliriyor içim ve işte durağımıza yaklaştık. İlahi kader derler ya! İlk önce babam indi sonra ben inmek isterken servis hareket etti. Arkada oturduğum için seslenişimi servis şoförü duymamıştı. Sonradan indiğimde babam, benden en az yirmi metre kadar geride kalmıştı. Ona doğru yürüyordum ki karşıdan karşıya geçmekte olan babam, solundan gelen arabayı fark etmedi…

Gözleri ile gözlerimin içine doğru baktı. Yüzünde elveda tebessümü. Bütün geçmişini geride bırakacak bir elveda... O dağ gibi adam yerlerdeydi. Kafasından darbe almıştı. Çıldırmış gibiydim, gözlerim kararmıştı. Başını kucağıma alarak etrafıma bağırdım, ambulans çağırın diye... Şoför ürkekliğinden sapsarı kesmiş, donuk bakışlarla yüzüme bakıyordu. Ben ise kin ve nefret kokuyordum. O an, dünyanın en tehlikeli insanı bendim. İntihar bombacısı olacak kadar gaddar olmuştum ve ambulans geldiğinde belliydi pek fazla yaşayamazdı: Nefes alıp verişi horlama şeklinde, bedeni kaskatı kesilmişti. Hayatımda babamla beraber, çok şeyimi kaybettim. Sevinçlerimi, üzüntülerimi, kederlerimi... Ve artık babam yoktu sadece ondan geri kalan, taşıdığımız DNA’lardı bedenimizde…


Naif Durgun

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 341
favori
like
share