Oruç
I. İLKELER ve AMAÇLAR
Allah'ın buyrukları ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri
bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik
olduğu konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu bakımdan, Allah'ın
yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı
şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu kesindir. Kur'ân-ı Kerîm'de akla aykırı
hiçbir emir ve yasak bulunmamakla birlikte, bütün emir ve yasakların
yarar ve hikmetlerini bilmek de mümkün değildir. Kaldı ki, ibadetler dinin
bir yönüyle akıl üstü ve bir yönüyle sembolik törenleri kapsamında değerlendirildiği
vakit, o dinin mensupları, benimsemiş oldukları dinin bu gereklerini
bir hikmet, bir yarar arama telâşına düşmeden yerine getirmek durumundadırlar.
Bununla birlikte öteden beri İslâm bilginleri çeşitli ibadetlerin
yarar ve hikmetleri konusunda kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından
çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel
hale getirmeye çalışmışlardır. İbadetleri, bir hedefe erişmenin yolu olarak
görebilenler için bu kulluk görevleri, artık sırtta taşınan ve bir an önce indirilmeye
çalışılan bir yük olmaktan çıkar ve âdeta üzerinde yükseklere ulaşılan
bir araç haline gelir. İbadet esasen Hakk'ın emrine riayet olduğu gibi,

sonuç itibariyle, halkın hakkına riayeti de içerir. Bu sebeple de ibadette
Hakk'ın ve halkın hukukuna riayet birlikte gerçekleşir.
İslâm dini ferdin toplum içinde uyumlu, güvenilir ve hoşgörülü olmasını
sağlamaya yönelik düzenlemeler getirdiği gibi onun yaratıcı ile olan bağlantısını
daha derinden hissetmesine, devam ettirmesine ve geliştirmesine hizmet
edecek düzenlemeler de getirmiştir. Hukuka riayet bakımından halkı ve Hakk'ı
birbirinden ayırmak isabetli olmadığı gibi, halk ile ilişkilerin Hakk'ı ilgilendirdiğini
göz ardı etmek de mümkün değildir. Peygamberimiz’in "İnsanlara teşekkür
etmeyen Allah'a şükretmez" (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 11), "Merhamet etmeyene
merhamet olunmaz" (Buhârî, “Edeb”, 18; Müslim, “Fezâil”, 65) ve "Hakkında
üç komşusunun olumlu tanıklıkta bulunduğu kişiyi Allah affetmiştir"
(Tirmizî, “Cenâiz”, 63) gibi ifadeleri bu bağlantıyı işaretlemektedir. Yûnus da
her halde "Yaratılanı sevdik yaratandan ötürü" derken vurguyu aynı noktaya
yapıyordu. Bu itibarla İslâm, kişinin yaratanı ile gönül bağına, kendisiyle barışık
olmasına önem verdiği gibi insanlarla "iyi geçim"ine de aynı önemi vermiştir.
Gazzâlî orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin
tatmin yeri ve aracı olan iki âzayı yani mide ve cinsel organı, iştah ve şehvet
duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibaret olan orucu, "sıradan insanların
orucu" (avam orucu) olarak; buna ilâveten gözü, kulağı ve diğer
âzaları günahtan korumayı "özel kişilerin orucu" (havas orucu) olarak ve
tüm bunlara riayet ettikten başka, kalbini düşük emellerden, dünya düşüncelerinden
kısaca, mâsivâdan arıtarak bütün varlığıyla Allah'a bağlanmayı
ise "daha özel kişilerin orucu" (ehassü'l-havâs orucu) diye tanımlar. Orucun
hangi derecesi alınırsa alınsın, ibadetin toplumsal ilişkilere, toplumsal hayata,
kısaca "iyi geçim"e yönelik olumlu sonuçları açıkça görülecektir.
İnsanların arasındaki çekişmenin, kavganın temel sebeplerinden biri insanların,
iştah ve şehvetlerini ölçüsüzce tatmin etmeye çalışması ve belki bu
amacı gerçekleştirmek üzere mal ihtiraslarıdır. Birinci kademedeki oruç bile
bu ihtirası dizginlemenin, iştah ve şehveti kontrol altına almanın bizzat gerçekleştirilen
ve tecrübe edilen bir yolu olmaktadır. İştah ve şehveti alabildiğine
ve ölçüsüzce tatmin peşinde koşmak şeytanî bir tutum olup oruç tutmak
bu yönüyle şeytanı zincire vurmak anlamına gelir.
Peygamberimiz’in, orucun ikinci yönünü vurgulayan "Oruç bir kalkandır;
sakın, oruçluyken, cahillik edip de kem söz söylemeyin. Birisi size sataşacak
veya dalaşacak olursa, 'ben oruçluyum, ben oruçluyum' deyin" sözü
(Buhârî, “Savm”, 9; Müslim, “Sıyâm”, 30), izaha gerek bırakmayacak şekilde,

"iyi geçim"i vurguluyor. Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değildir,
ayrıca ağzını ve dilini kötü ve çirkin söz söylemekten korumaktır.
İbadetlerin sırlarını, gerçek mâna ve önemini kavrayan kimi âlimler namaz
kıldığı, oruç tuttuğu halde, hâlâ çirkin işler yapan ve fenalıktan sakınmayan
kimseyi, abdest alırken yüzünü, eline su almadan üç kere yıkayan
kimseye benzetmişlerdir: Uzaktan bakan onun abdest aldığını zannetse de o
gerçekte abdest almamaktadır. Peygamberimiz "Oruç tutan öyle insanlar
vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir" (İbn Mace, “Sıyâm”,
21) derken bu durumu kastetmiş olmalıdır. (diyanet)

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 361
favori
like
share