Dolunaylı Gece - Ümran Özlük

Bu gece dolunay var. Günlerdir bu günün heyecanını yaşıyordum. Çünkü kiraz mevsimi olduğu için üç gün boyunca kiraz yiyip bütün vücudumu toksik maddelerden arındırmak istiyordum. Kirlenen sadece bedenim değildi. Düşlerim de rengini kaybetmişti. Her şeyden arınmalıyım bu gece.

Kirazlar nasılda ışıl ışıl yanan lamba gibi duruyorlar karşımda. Öylesine cazibeli görünüşleri var ki, içinde kurt bile olsa içinizden ağzınıza atmak geliyor.

Evet, bu gece dolunay var ve ben kiraz yemek istiyorum. Arkamda Kazdağları, karşımda Madra dağları ve Güre’ nin yeşil koyu mavi kıyılarında soluklanırken Kazdağları’nın esen rüzgârı beni sarhoş etti. Birde şu akşam doğacak olan dolunayın beklediğim görüntüsü, şimdiden içimde garip bir duygu uyandırıyor. Hadi çabuk geçin saatler bu akşam dolunay var…
Dalıp gidiyorum çok eskilere. Ne zaman ve kimin hayatından anılar silinmiş ki ben sileyim. Köşe taşı gibi gönül hanının duvarlarında taht kurmuşlar. Gönül bu, bir hüsrana uğramaya görsün sallanırlar tek tek. Aman anıların tozunda dumanın da boğulmayayım. Sadece Zülfüyâra şöyle bir usulcacık dokunayım.
Sayısını bile unuttuğum yıllar öncesinde, evlenen kardeşlerimin çocukları henüz okula başlamadıkları için ilkbaharda ana kucağına koşar gibi bize kanatsız uçarak gelirlerdi.
İlkbahar demek onların gelmeleri demekti. Çiçek demeti gibi her biri bir renkteydi. Evde uğur böceği gibi uçarak koşan bir sürü tatlı, kimi çok sarışın, kimi esmer, kimi çilli perçemli ve lüle lüle saçlarıyla her tondan bir buket çiçek gibi vazoyu doldururlardı. Seyretmek çok zevkli olurdu. Dünyanın en güzel tadıydı onlar.
Çiftliğimiz de, tavukçuluk taptığımız yıllarda binlerce sarı civcivin arasına çocukları oturtunca, civcivlerin onları yem diye minnacık gagalarıyla gagalamalarıyla sevimli yeğenlerimin korkudan çığlık atmalarına bayılırdım. Civcivler sarı, onlar sarıydı, sadece şekli ve görüntüleri büyüktü. Hepsi yavruydu. Tıpkı Nevruzda ve Hıdrellezde soğan kabuğu ile boyadığımız yumurtalara benziyorlardı. Annemin koşarak torunlarına sarılışı ve o ağlarken bağrına basıp, koklayıp binlerce defa öpmesini görmek ne güzel şeydi. Bu sarılışın ve çığlıkların adı sevgiydi…

Toplum olarak ataerkil aileler olmamız nedeniyle, büyükbaba ve büyükanne ile yaşıyorken, hangi anne ve baba çocuğuna sarılıp torununu bağrına bastığı gibi basardı ki. Ben hiç görmedim. Mutlaka hepimiz fark etmişizdir. Torunlar dünyaya gelince, ebeveynler çocuklarına gösteremedikleri sevgi ve ilginin fazlasını torunlarına gösterirler. Bir ailede torun olmak şanslı olmaktır.

Uzun yıllar sonra, bu anlayış biraz kırıldı gibi. Şimdi anneler ve babalar çocuklarına daha çok ilgi gösteriyorlar. Acaba dünyaya çok mu erken geldik…

Aradan yıllar geçince bu tatlı belaların sayıları da arttı. Çiftlikte keçi yavrusu doğunca bazıları da yavru keçiye sarılınca kıvır kıvır saçlarıyla onun gibi meleyerek kıkırdamalarıyla, esmer tenli, uzun kıvırcık saçlarıyla dans eder gibi koşmasıyla hem keçi yavrusuna hem de siyah kelebeğe benziyorlardı.

Ay çekirdeği gibi sapsarı (albino)olan ufaklık da doğunca, sanki tarlada ayçiçeği açmış gibi ve hepsi bir arada olunca da kırlara bahar gelmiş gibi oluyordu.

Her ilkbaharda olduğu gibi hep kiraz mevsiminde gelirlerdi. Bahçedeki kirazlar henüz olgunlaşmadığı için, pazardan alırdım. Pazaryeri evimize çok uzaktı. O yıllarda başkent bile olsa, her yerleşim yerine sürekli servis yapan öyle dolmuş vs bulunmazdı.
Henüz naylon poşetlerin piyasada olmadığı dönemlerdi. Ellerimde ince ağ şeklinde fileler ve içleri dolu kirazla dinlene dinlene gelirdim. Yüküm ağır ve mesafe uzun olmasına rağmen, onların yüzlerinde göreceğim ifadenin ve duyacağım sevinç çığlıklarının heyecanı ile kendimi evde bulurdum. Kirazların bir kısmı da filenin koca torlarından dökülürdü de hiç haberim olmazdı.

Eve yorgun gelmeme rağmen, annemin ilçede yaşadığımız yıllarda bayramlarda misafirlere baklava yaptığı kocaman kalaylı bakır siniye fileleri boşaltırdım. Kirazların ortalığa dökülürdü. Bütün çocukların civcivlerin yeme koşmaları, arının çiçeğe konması gibi kelebek gibi uçarak sininin etrafına gelmelerinin görüntüsü hoş bir tablo gibiydi.

Gurbetteydik ama hep bir arada olmaya çalışıyorduk. Bu güzel günlerin üstüne karabulutların çökmesi uzun sürmedi. Terörün kol gezdiği o acı yıllarda kardeşim bir lokma ekmek gibi yenilip yutulmuştu. Hepimizin tek rengi vardı.Her şey siyahtı. Kim ne yemiş, ne yememiş kimsenin kimseyi düşündüğü yoktu.
Dünyanın en güzel penceresinden perdeyi aralayıp şöyle bir bakıp geçmiştik. Tüm perdeler kapanmıştı tek tek. Koca evrenin içinde gönül mahpushanesin de hapis olmuştuk ceza ömür boyu hüzündü. Yalnızlıktı ve her şeye küsmekti.
Biz dünyaya küsmüştük. Oysa dünya kendi kendine dönüyordu. Her yıl gittikçe büyüyen yavrular gelse de, kiraz alıp yeseler de kimsenin umurunda değildi artık. Hayatımda yirmi bir sayısını hiç sevmedim Çünkü kardeşim gittiğinde o yaştaydı.
Şimdiki yıllarda, gençliğimin geçtiği ve o mutlulukların dışa yansıdığı ne çiftliğimizi, nede evimizi bulamıyorum. Çünkü her tarafta kaçak yapılanma ile doldu. Politika uğruna göz yumulmuştu. Gecekondularda yaşayanların çocuklarına okul lazım oldu. Koca Devletin koca adamları bir gün gelip çiftliğimizi istimlâk ettiler.

Bunu devlet dediyse iş bitmiştir. Bize de bohçayı, tası tarağı toplamak ve terk etmek düştü. Bütün aksilikler ardı sıra gelmişti
Evimiz kayboldu, çamurlu bile olsa, düşe kalka yürüdüğüm o yollar kayboldu. Çamurlu yolların hiç önemi yoktu. Çünkü o yolların sonunda kuşlar gibi öten bebekler, çocuklar ve sevdiğim ailem vardı.
Şimdi her tarafta apartmanlar yükseldi. Yemyeşil cennet gibi bahçede kurulu olan al güllerin süslediği, balkonu olan ve inceden inece tüten bacasıyla üç katlı çiftlik evimiz ve içinde ki ailem ve ben kaybolmuştuk. Yollar asfalt yapılmıştı. Neye yarardı ki yolun sonunda beni bekleyen kimseler olmayınca.
Artık umutların anlamını yitirdiği ve aile içi kâbusların tavana vurduğu bir anda, çok sevinip yeniden dünya penceresinden perdeyi aralayacağımız bir pencere açılmıştı. Ailemize birisi katılmıştı.
Çok geçmeden yine evde neşe muhabbet eski tadında ve kıvamında olmasa da olmuştu. Güneş meğersem her gün doğup batıyormuş. Her gün, gün tutuldu sanıyorduk. Evet, kiraz mevsiminde çok tatlı bir yavru ailemize katılmıştı. Sarışın yeşil gözlü tam bir baharda dalında açan çiçekti gibiydi.. İstediğin çiçek niyetine kokla kokla mutlu ol.

Artık kiraz mevsiminde kiraz almaya gerek kalmamıştı. Çünkü o coşkulu çocuk grubu erişkin yaş grubuna girmeye başlamıştı ve her biri çok uzaklardaydı. Kiraz almaya gerek yoktu. Balım, çiçeğim ve kirazım evdeydi. Ellerimdeydi minnacıktı ve çok tatlıydı.
Aile içinde yeniden bir kıpırdanma olmuştu. Babamın üzüntüden kapanan gözleri kısa süre önce açılmıştı. Her gece annemin yükselen tansiyonu normale dönmüştü.
İki sevimli bülbül gibi şakıyan yavrular vardı evde. Kafeste kınalı keklik ve ahırlarda paçalı, başı taçlı güvercin beslememize gerek kalmamıştı. Uzakta olmama rağmen bana bile yetiyorlardı. Kokladığım çiçek onlardı, her baharda yediğim kirazım onlardı.

Hayatı da çok zor geçen babam da neşe ve muhabbet boldu. Dışarıdan içeri adım attı mı, her şey dışarıda kalırdı. Türk sanat müziği parçalarını söylemeyi çok seven babam, özellikle

‘Yeşil gözlerini ufkuma ger ki,
Bahar geldi diye türkü söyliyem’ .

Bu şarkıyı defalarca söylerdi.
Acaba çok şıp sevdi gönlü olan babamın yeşil gözlerle ilgili unutulmaz bir anısı mı vardı bilemezdik. Babamın, ne zaman ki sevgili oğlu öldü, sanki plaklar kırılmıştı ve bülbüller susmuştu. Eve yeni katılan torunu ile kısmen de olsa eski havasına bürünmüştü.

Fazla zaman geçmeden ailemizin üstünde yine karabulutlar esmeye başlamıştı. Karlı bir kış günü, sürgün yollarında Ermeni ve Rus mezaliminden kaçarlarken, kara kıl çadırda, dağlardan çığlar düşerken, öküz arabalarına koşulu olan sarı öküzler, o mevsimde boyunduruklarında donup öldüklerinde, dünyaya merhaba diyen babam, gözlerini aynı kasvetli karlı bir günde kapamıştı.
Onun acısını yaşarken, başka ikinci tatlı esmer yağız delikanlı torun oldu. Bu dünya işte böyle kimi doğar, kimi ölür. Devri âlem devam eder durur. Kâh sevindik, kâh üzüldük. Farkına varamadan yıllar su gibi akıp gitti.

Hepimiz babamın yokluğundan sonra, yeni yaşama alışmıştık. Ne güzel anneler gününü de kutlamıştık. Kiraz mevsiminde annem geldiği için yine kiraz muhabbeti olmuştu. Çok gülmüş ve eğlenmiştik. Eski anılar, film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmişti.

Kiraz mevsimini kutsal bir ay gibi kutladıktan sonra annem geri giderken, malum taşra diye götürmesi için pastırma hediye almıştım. Almaz olaydım.
Annem çok titiz ve hassas birisiydi. Annem gittikten sonra pastırmanın kokusunu gidermek için bütün deterjanları bir birine katınca solunum yetmezliğine girmişti.
Oya yazmalı annem, bahçedeki mor sümbül ile leylak ve mor akasyaların rengini çok sevdiği için yazın hep lila ipek renkli elbise giyinirdi. Kışın ise çağla yeşili kalın kumaş pilisesi bol elbisesine bayılırdı. Annem, ince uzun selvi dal boylu, doğuştan kalem kaşlı, ince uzun narin yüzlü ve porselen gibi düz pürüzsüz cildi ile çok güzel muhteşem bir hanımefendiydi.

Tam bir hanım ağa idi. Çiftlikte onu görenler şöyle dursunlar, geleceğini duyanlar dahi selama dururlardı. Babamın tersine kızgınlığı ve öfkeyi hiç sevmezdi. Sessiz sakin ama etkiliydi.

Annem şimdiki çoğu ev hanımına benzemezdi. İşte başkaydı evde başkaydı. Ökçeli, kalem topuklu iskarpinlerin içinde, ucu çift katlı tabanlı dikişli ince tül ipek çoraplarının iliştirildiği jartiyeri ile yürüdükçe yer yerinden oynardı. Hele eteği de kloş ise ve inceden inceye bir türküde tutturduysa aman onun edası nazı bir başka olurdu. Şimdiki kızlarda bile o duruş ve bakım yoktur.
Annem çok az konuşurdu ve bakışları ile bin soruya cevap verirdi. Annem deterjanların karışması nedeniyle zehirlenmekten kurtulmaya kurtulmuştu, ne yazık ki akciğerleri çok hasar gördüğü için, fazla dayanamadı. Çok geçmeden hanım ağa olan annemi kaybettim. .Oysa eskiden temizlik maddesi olarak ocaktaki kül ve kül suyu kullanılırdı. Çok yıllar sonrada beyaz toz diye sevindiğimiz fay piyasaya çıkınca, annem herkesin alamadığı bu beyaz tozu kullandıkça sevincinden şarkılar söylerdi. Keşke deterjanlar hiç üretilmeseydi.

Yine dünyanın pencereleri bu sefer hepten kapanmıştı. Evimiz okula uzak olduğu için yurt kaldığım yıllarda, hafta sonuna kadar zor dayanırken, annemi çok özlerken, şimdi ebediyen kaybetmiştim. Ailece karanlıkta kalmıştık. Özellikle ben ve küçük kardeşim bir ışık huzmesini bırakın, yağı biten, fitili kesilmiş kandile dönmüştük. Evlerimizde ne huzur nede düzenleri kalmamıştı. Annelerin her şeyden önce evde bir büyük olarak bulunması bile yetiyordu.

Evdeki büyükler, gençler için büyük nimettir Babalar gidince, han duvarı çatlar. Anneler gidince de, eğer evdekiler tecrübesiz ise han hepten çöker. Bizimki çöktü. Sorunlar aldı başını gitti. Herkes atının gemini kendine göre çekti. Evimizin çatısı çöktü.

Bu gece dolunay var ve ben kiraz yemek istiyorum. Eskileri anmak istiyorum. Bedenimdeki bütün zararlı maddelerden arınmak istiyorum. Ruhumu dolunayda, Ganj nehrinde yıkananlar gibi yıkamak istiyorum. Dolunay benim için ışıldıyor. Gecenin sessizliğinde Kazdağları’nın bol oksijenli havasını solurken, bir yanda da denizden gelen tatlı serinliği bedenimde serinlik hissediyorum. Yakamozun ışıltısı gönül penceremden içeri güneş gibi sızmakta ve ruhuma bir huzur vermekte. Gecenin bu saatinde canım kiraz yemek istiyor. Öten kuşların sesi ninni gibi geliyor bana.

Neden kirazı çok sevdiğimi şimdi anlıyorum. Bizim oralarda, bütün kızlar okul yaşına gelince artık büyüdüler düşüncesiyle bir daha kucağa alınmazlar. Oysa babam çocukları çok severdi. Göğsüne oturtup türkü söyleyen babam, okula başlama zamanı gelince birden keskin bıçakla keser gibi kesti ve attı. Artık babamın bizi sevmesini unutmamız lazımdı.

Sütten çocukları kesmek için, hani annenin memesine acı biber sürerler ve çocuk ne zaman memenin yıkanacağını bekler ya, bende babamın beni ne zaman yanına çağıracağını beklerdim. Benden bir şey istese de koşa koş götürsem diye yakınlarında dolaşır dururdum.

İşte bir mucize olmuştu Kiraz mevsiminde 27 Mayıs İhtilali olmuştu. Babam ilçenin yarısından fazlasıyla beraber tutuklamıştı. O yıllarda yaygın hapishane yoktu, yoksa özel konuklar mıydı bilemiyorum. Tüm tutuklular askeri garnizonda kalıyorlardı. Şimdi ise gecekondu gibi her yere mahpushane yaptılar. Kaç kişi dışarıya tam bedenli ve canlı çıkıyor bilemiyorum.

Babamı ve büyükbabamı görmek için ölen kardeşimle beraber, bizi askeri gazinoya götürdüler. Kardeşim babamı görünce minnacık boyu ile babamın bacaklarına sarılmıştı. Ben daha ağır davranmıştım. Beni çağırmasını beklemiştim. Bizi kucaklamıyor ve özellikle kardeşim yukarı yukarı zıplamasına rağmen yinede kucağına almıyordu. Birilerinin söylemesini bekliyordu. İçeride hem komutanlar, hem de büyükbabam vardı.

Sonra ne olduysa oldu. Babam birden ikimizi de aniden kucakladı ve bir koluna beni, diğerin de kardeşimi aldı ve öptü. Yağmur taneleri gibi yanağım ıslanmıştı. Babam ağlıyordu. Nedenini anlamıyordum ve ben çok mutluydum Uzun zamandan sonra babam yine beni kucaklamıştı.

Biz iki kardeş babamın kollarında ona sarılmışken birden kocaman bir kapla taze dalından yeni kopmuş, yaprakları üstünde kirazlar geldi ve masaya kondu. Malum koca alayın yerini, büyükbabam vermişti. Şu an büyükbabam kendi verdiği arazide kurulu olan garnizonda tutukluydu. Babam bizimle ilgilensin diye de incelik göstermiş ve dışarıdaki başka bir odaya geçmişti. Dedem bütün vaktini siyasete ve okumaya ayırmıştı. Hiç kimse onu gereksiz sohbetlerde görmezdi. O üstünde röproşambırı ile kütüphanesinde olurdu.

Beni yeniden kucaklayan babam ve masadaki koca tepsideki kirazlar ne güzel bir andı. Yediklerimiz yetmiyormuş gibi, komutan eliyle kulaklarımıza küpe yapmıştı. Kirazları yememiz için ısrar ediyordu ve bazen de kucağına oturtuyordu.

Şimdi benim canım kiraz yemek istiyor. Babamı çok özledim. Babam bana sarılsın istiyorum. Sırtımı Kazdağları’na dayadım, ama bunca güzel dağ kokusuna rağmen, hiç babam gibi kokmuyor ve bu dağlar beni, babam gibi bağrına basmıyor. Ben kiraz yemek istiyorum. Bu gece dolunay var. Ben babamı özledim işte…

Çok geçmeden babamlar serbest kalmışlardı. Artık biz kız çocuklarına sarılmasa da, yanında dolaşmak yetiyordu. Peki diğer ihtilallerde babaları hiç dışarıya çıkarılmayan, babaları tutuklanınca hepten kaybolanların, alaca karanlıkta kör kuşuna hedef olanların çocukları ne yapmalı? Hapishaneler hep tıklım tıklım dolu.

Ah çocuklar ah, gelecekleri çalınan, sevgisiz kalan çocuklar. Ah çocuklar yaşları küçük olduğu için, acilen büyütüp darağacında sallandırılan çocuklar. Bu çocukların canı kiraz yemek istemedi mi hiç.

Ben vazgeçtim kiraz mevsiminde kiraz yemeyeceğim artık.
Dolunay yavaş yavaş terk etmeye başladı. Şafak söktü sökecek. Ruhumda ki derin yaralarım uç verse de boşalsa. Belki biraz rahatlayacağım.

Dağ başındayım. Sabaha az kaldı, yine benim Mozart’larım olan ağustos böceklerim ötmeye, seranat yapmaya başlayacaklar. Hemen balkona kurulup, martılar kanat çırparken, Mozart’larımı selamlamalıyım. Bana gülümseyen çiçeklerime sabahın serinliğinde su vermeliyim. Dolapta hala kiraz var onları da yememeliyim Ben arınmak istiyorum, dolunay da kiraz yemeden arınmak istiyorum...

Dolunay ve kiraz mevsimi çok şeyi hatırlattı bana; Babam beni yeniden kucaklamıştı. Çok sevinmiştim. Kiraz mevsiminde yeni torunlar katılmıştı aileye. Ailem şenlenmişti. Kiraz mevsiminde canım annemi kaybetmiştim. Hüzün ve mutluluk çakışmıştı.
Bir zamanlar ülkemiz parsellenirken biz henüz farkında değildik. Siz sağ, biz sol ve ya tersi diye kamplaşmıştık ya: ha sizin, ha bizim ne fark ederdi ki. Bir gecede yaşları büyütülüp olgunlaştırılan ve erişkin grubuna sokulan gençlerle, ideolojik düşünceden başka eylemleri olmayan selvi dal boylu gençlerimizi darağacında şafak sökerken sallandırdılar. Kiraz mevsiminde gök ekin iken başak tutmadan biçildiler, yolundular hoyratça. Neden topraktan yeni can, yeni hayatlar fışkırırken gençleri astılar ki…
Bahar yaşama merhabaydı son güz döneminde yaprak düşer gibi düştüler. …KİRAZ MEVSİMİNDE… Dr Yusuf Ünlü çok iyi bir hekimdi oda gitti bahar da kiraz vakti.

Yine kiraz mevsimindeyiz. Doğu Türkistan’da kan akıyor kan. Fok balıklarını kürkü zedelenmesin diye tek çiviyi başlarına saplayarak öldüren hayvan katilleri gibi, şimdi de Uygur Türk’leri fok balığı gibi katlediliyor.
Kaç zaman geçti aradan. Urus’lar da, Sam amcamın çocukları ülkelerinde gayet mutlu yaşıyorlar. Bizimkiler de, mahpusta demir sürgüler ardında, sürgünlerde ve toprakta yok olup gittiler. Üç gardaşlar gibi :’ sen toprakta, ben sürgünde, o mahpushanede yok oldular yok…

Evet, bu gecede dolunay var ve benim uyumaya niyetim yok. Zaten zorlasam da kendimi yine uyuyamam. Bu hayat yolu çok uzun. Yolun biteceğini sanmıyorum. Keşke daha da uzasa ve varacağımız menzile geç varsak. Çünkü yolun sonu kapalı, boz bulanık sularla kaplı, çamurlu, karanlık. Etrafında gölge edeceği ne ıhlamur, ne de beyaz- mor salkımla akasya ağaçları var. Ne de yolların sonunda her zaman bizleri sevgi ile bekleyen birileri.

Hiç kimse yolun sonunu göremeden yaşadım diyemiyor. Yola çıktık ya, ummadığımız neler neler çıkacak önümüze. Dolunayda, yakamozun ışıltısında ben artık kiraz yemek istemiyorum. Dolu tabakta bakmayın bana bir çift kömür karası göz gibi, tuvasor üzümü gibi. Bin yıllık hasretimi hatırladım. Işıltınızla boğuyorsunuz beni. Ben artık kiraz yemek istemiyorum.

Ümran Özlük

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 322
favori
like
share