Söylenemeyenler Ya Da Söylenmemesi Gerekenler - Emel Şentuna

Uyandı adam. Aynı gökyüzü kafesinin mavi zindanında, aynı yürek hapsinde uyandı adam. Bir yanı eksik, diğer yanı ise gereğinden fazlaydı her zamanki gibi. Fazla yanı gönlüne yük, eksik yanı ruhunda boşluktu. Bundandı tökezlemeleri, düşmeleri kalkmaları. Uyandı adam. Tedirgin uykusu, güneşin yere taze vurduğu vakit, kapısındaki tıkırtıyla, bir nefes sesi ve belli belirsiz geçip giden kapı altı gölgesiyle bölündü. Yastığının altına gitti eli. Uzaklaşan ayak seslerini duydu. Bekledi biraz nefesini tutup, biraz daha bekledi. Kuş cıvıltılarına bürünmüştü gün, yoktu aksi bir şey. Kalktı, kapıya gitti sesleri dinlemek için. Sabahın normal ritmine aykırı bir tını yoktu. Sadece bir zarf. Kapının altından atılmış, biraz da buruşmuş bir zarf dışında. Açtı binbir soru içinde. Üzerinde el yazması, çok yerinden katlanmış açılmış, o zarfa girene kadar çok haller geçirmiş olduğu belli bir kâğıt çıktı içinden. Şöyle başlıyordu silinmeye meyilli satırlar:

“ Körüm… Yüreğim kör artık…
Öyle parlak bir ışığa baktı ki vakti zamanında, yandı kavruldu. Olması gerektiği yerde hala, ama sevgiye, aşka kör. Önünde rengârenk sunulduğunda bile aşk, görmedi, göremiyor. Duysa, tatsa, dokunsa, kokusunu alsa bile görmüyor artık. Pembe bulutlar ve umutlarla kapısında nöbetliyor aşk, o kilitlerine kilit ekliyor. Benden sevme yeteneğimi aldın…

Senin iki kaşının arasında, gözünün yakınında, bana ait ince bir çizgiydi son gördüğü. Doğrudan baksa da, zihnini, gönlünü gizleyen perdelerin önünde “git” diyen bir çift mavi gözdü. O son defa gerçekten de “git” yazıyordu gözlerinde. Gittim… Ciğerimden nefesimi aldın… Geri kalanımı, ciğeri beş para etmez adamlara bıraktın…

Neydi cesaret? Neleri göze almaktı? Ne kadardı? Gidenlerin ardından bakmak mıydı? Ölüme kafa tutmak mıydı? Yoksa göz göre göre ateşler içinde her gün yaşama uyanmak mıydı? Uyanıyor yürek her gün yaşama. Her gün etinden bir parçanın daha kopacağını bilerek. Her gün kendi elinde tuttuğu zümrüt nakışlı hançer ile bir parçayı daha koparıp atması gerektiğini bilerek. Yüreğimden canımı aldın… Geri kalanımı, elime bir kör bastonu ve hak ettiğimi düşündüğün mutluluk masalı ile, yersiz yurtsuz, hayata bıraktın.

Yedi kat göğe çıkmıştı bu yürek, yedi kat yerin dibine girmişti önceleri. Gittiğimde, sana üzüldü iki yanı keskin bıçağı avuçlayacağını bilerek, sonra kendine acıdı –di’li geçmiş zaman diye düşündüklerinin aslında –miş’li geçmiş zamanda anlatılmış hikâyeler olduğunu sayarak, en sonunda fırtınalar şimşekler tufanlarla hem sana hem kendine öfke kustu, tüketti, tükendi. Kalmadı güvenci, inancı. Benden güven duygumu aldın… Geri kalanımı, benden güvenmemi bekleyenlere öyle savunmasız bıraktın.

İşte geriye kalan kelimeler… Belki de hiç söylenmemeliydiler...İster ciltlet kitap yap, ister ateşe ver göğe savur.

Olacak olan olur, bu gün doğan yarın elbet ölür…”
30 Ağustos

Uyandı adam. Aynı gökyüzü kafesinin mavi zindanında, aynı yürek hapsinde uyandı adam. Bir yanı eksik, diğer yanı ise gereğinden fazlaydı. Üzerinde el yazması, çok yerinden katlanmış açılmış, zarfa girene kadar çok haller geçirmiş olduğu belli kâğıt bir kez daha buruştu avucunun içinde, elinden düştü adamın.


Emel Şentuna

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 430
favori
like
share