İnsanın iç dünyasıyla, ruhî ve mânevî yönden kendini geliştirmesiyle ilgili
olarak Kur'ân-ı Kerîm'de, Hz. Peygamber'in hayatında ve sahih hadislerinde
mevcut olan bilgiler ve yönlendirmeler, ilk dönemlerden itibaren müslümanların
dini daha iyi anlama ve yaşama talep ve gayretlerine itikad ve
fıkıh cephesinden ayrı olarak tasavvuf adı altında özetlenebilecek üçüncü bir
cephe ve zenginlik kazandırmıştır. Tasavvuf kelimesi Kur'an'da ve hadislerde
geçmez. Hicri ilk iki yüzyılda kişinin kendi iç dünyasındaki derinlik ve
zenginliği, coşkulu dindarlığını ifade için genelde zühd, rikak-rekaik,
takvâ, ibadet gibi kelimeler kullanılıyor, böyle kimselere de zâhid ve âbid
deniliyordu. Hicrî III. yüzyıldan sonra daha kapsamlı olarak tasavvuf, sûfî,
sûfiyye gibi terimler kullanılmaya başlandı ve bir dönemden sonra tasavvuf
ayrı bir ilim ve davranış biçimi olarak ortaya çıktı.
Tasavvuf, kalp temizliğini, güzel ahlâkı ve ruh olgunluğunu konu alır.
Amaç müminleri terbiye etmek ve mânen yükseltmektir. Bu amaca ulaşmak
için dünyadan çok âhirete önem vermek, maddî değerlerden fazla mânevî
değerlere bağlanmak, daha nitelikli ve daha çok ibadet etmek ve nefsi disiplin
altına almak gerekir.
a) Tasavvufî Düşüncenin Dinî ve Fikrî Temelleri
İslâm, müminlerin dünya hayatına ve maddî zevklere dalmamalarını,
âhirete ve mânevî değerlere öncelik vermelerini ister. Yüce Allah şöyle buyurur:
"Azgınlaşan ve dünya hayatını tercih edenin gideceği yer cehennemdir"
(en-Nâziât 79/38). "Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama âhiret
hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır" (el-A‘lâ 87/16). Tasavvufta dünya
hayatına âhiret hayatı kadar veya daha fazla önem vermemek esastır. Bu
nokta Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde de kuvvetle vurgulanmıştır.
Allah Teâlâ buyurur:"Dünya hayatı aldatıcı bir metâdan başka bir şey değildir" (Âl-i İmrân
3/185). "Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir" (Muhammed
47/36). "Allah'ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi kandırmasın ve şeytan
Allah'ın affına güvendirerek sizi aldatmasın" (Lokmân 31/33). "Dünya menfaati
önemsizdir, takvâ sahipleri için âhiret daha hayırlıdır" (en-Nisâ 4/77). "Şu dünya
hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir, âhiret ise gerçek bir hayattır" (Ankebût
29/64). "Dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme
vesilesi ve daha çok servet ve evlâda sahip olma yarışıdır" (el-Hadîd 57/20). "Mal
ve evlât dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyi işler ise hem sevap olması bakımından
hem de ümit bağlanması bakımından Rabbinin nezdinde çok hayırlıdır"
(el-Kehf 18/46).
Kur'ân-ı Kerîm birkaç yerde dünya hayatını temsille anlatmıştır: "Onlara
şunu misal ver: Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir yağmura benzer. Bu
sayede yeryüzünde biten bitkiler birbirlerine karışmış, sonra kurumuş, rüzgârın
savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah'ın gücü her şeyin üstündedir"
(el-Kehf 18/45; Âl-i İmrân 3/117; Yûnus 10/24; el-Hadîd 57/20).
Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan dünyadan çok âhireti istemelidir: "Kim
âhiret yararını isterse ona bunu fazlasıyla veririz, kim dünya yararını isterse
ona da dünyadan bir şeyler veririz, ama âhirette bir nasibi olmaz" (eş-Şûrâ
42/20; el-Bakara 2/200; Âl-i İmrân 3/145; Hûd 11/15). Kısaca servetler, kazançlar,
zenginlikler ve her çeşit nimetler âhirette ve Allah katında bol bol
mevcuttur (bk. en-Nisâ 4/94).
Hadîs-i şeriflerde de aynı hususların sıklıkla ifade edildiği görülür: "Dünyada
bir garip veya yolcu gibi yaşa, kendini kabirde yatanlardan say" (Buhârî,
“Rikak”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 25; İbn Mâce, “Zühd”, 6). "Dünyaya karşı soğuk
olanı Allah, halkın malına göz dikmeyeni insanlar sever" (İbn Mâce, “Zühd”, 1).
"Kabirleri ziyaret ediniz. Zira bu, sizi dünyadan soğutur, âhirete ısındırır"
(İbn Mâce, “Cenâiz”, 47). Hz. Peygamber dünyanın gösteriş ve çekiciliğine
kapılmanın muhtemel tehlikeleri konusunda ümmetini uyarmıştır (Buhârî,
“Rikak”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 25).
Hz. Peygamber şahsen yukarıda anlatılan ilkelere uygun olarak yaşamış;
dünya malına tamah etmemiş, maddî zevkler peşinde koşmamış, daima
âhiret hayatına öncelik vermiş ve onu üstün tutmuştur. Şöyle buyurmuştur:
"Uhud dağı kadar altınım olsa, borcumu ödemek için bundan ayıracağım
miktar hariç, altınların üç günden fazla yanımda kalmasını arzu etmezdim"
(Buhârî, “Zekât”, 4; Müslim, “Zekât”, 31).Hz. Peygamber vefat edince altın, gümüş miras bırakmadı. Bıraktığı miras
beyaz bir katır, bir silâh ve vakıf arazisinden ibaretti (Buhârî, “Vesâyâ", 1).
Hz. Peygamber sade ve mütevazi bir hayat yaşamış, hiçbir zaman dünya
nimetlerinin cazibesine kapılmamış, ganimet malları sebebiyle müslümanların
elleri az çok genişlediği halde o eski yaşama biçimini sürdürmüş,
öbür müslümanlar düzeyinde bir hayata kavuşmak isteyen hanımlarına
küsmüş ve onlardan dünya ile kendisi arasında bir tercih yapmalarını istemişti
(bk. el-Ahzâb 33/28; Buhârî, “Tefsîr”, 66; Müslim, “Talâk”, 5).
Dünyayı âhiretle bir ve eşit tutmak veya ondan üstün tutmamak zühddür.
Zühd ilkesine bağlı olarak yaşayan kişilere de zâhid denir. Kur'an ve
hadislerde zühde büyük önem verilmiş, bunun zıddı olan dünyaya düşkün
olma, tamah, ihtiras ve çıkarcılık şiddetle yerilmiştir. Zühd tasavvufun temelidir.
Âhiretin dünyadan üstün, oradaki nimetlerin buradaki servetten daha
önemli olduğuna inanan bir müslüman daha nitelikli ve daha çok ibadet eder,
hak hukuk gözetir, ahlâk kurallarına bağlı kalır, haram ve helâli bilir. Böyle bir
hayat yaşamayan bir kimsenin dünyadan çok âhirete önem ve değer verdiği
söylenemez. İbadet zühdün tabii bir sonucudur.
Yüce Allah namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetleri farz kılmıştır. Hz.
Peygamber ise farz olan ibadetlerle yetinilmemesini, nâfile ve sünnet olanların
da yerine getirilmesini tavsiye etmiştir. Farz namazlardan önce ve sonra
kılınan sünnetler, teheccüd, evvâbin ve tahiyyetü'l-mescid gibi diğer
nâfile namazlar, receb ve şâban gibi aylarda belli miktarda tutulan oruçlar,
umre ve sadaka böyledir. İbadetlerin amacı nefsi disiplin altına alarak Allah'a
yaklaşmaktır. Tasavvufta farz ve nâfile ibadetleri şartlarına uygun
olarak huşû ve ihlâsla yerine getirmek esastır. Sûfîler özellikle farz olmayan
ibadetleri belli düzen içinde yerine getirmeye özen gösterirler. İbadetsiz tasavvuf
olmaz.
İslâm'da kalp temizliği önemlidir. Her şeyden önce Cebrâil Kur'ân-ı Kerîm'i
Hz. Peygamber'in kalbine indirmiştir (el-Bakara 2/97; Şuarâ 26/194).
Vahiy de ilham da kalbe gelir. "Allah'ın huzuruna temiz (selim) bir kalple
çıkmaktan başka hiçbir şeyin faydası yoktur" (eş-Şuarâ 26/89; es-Saffât
37/84; Kaf 50/33). "Allah sekîneti (huzuru) müminlerin kalplerine indirmiştir"
(el-Feth 48/4). "Kalpler Allah'ı zikretmekle itminan bulur" (Yûnus
10/74). Onun için Allah'ı çok zikretmek tavsiye edilmiştir (bk. el-Ahzâb
33/41). Her şeyin temeli olan iman kalbin tasdiklerinden ibarettir. Niyetbütün ibadetlerin temelidir. Halis niyet de kalpte gerçekleşir. İbadetlere kalbin
temiz, niyetin iyi olması oranında sevap verilir (Buhârî, “Îmân”, 41; Müslim,
“İmâret”, 155).
Kur'an kalbin görme niteliğinden söz eder. Yeryüzünde dolaşıp ibret almayanları,
düşünecek kalbi, işitecek kulağı olmayanları uyarır: "Dikkat
edin, baştaki gözler değil, göğüsteki kalpler kör olur" (el-Hac 22/46). Hassas,
yufka ve temiz kalplerden bahseden Kur'an taş gibi katı, kirli ve kilit vurulmuş
kalplerin bulunabileceğine de dikkat çeker. Kalbin kirlenmiş şekline
bazan nefis de denir. Buna karşı nefsin arınmış şekli de kalptir, kalp hükmündedir.
"Nefsini kirleten hüsrandadır, onu arındıran kurtuluşa erer" (bk.
eş-Şems 91/9-10).
Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "İnsanın bedeninde bir et parçası
vardır. O iyi olursa beden tümüyle iyi, kötü olursa tamamıyla kötü
olur. Dikkat, o kalptir" (Buhârî, “Îmân”, 39; Müslim, “Müsâkat”, 107). Bir
hadiste, "Başkaları fetva verse de, sen fetvayı kalbine sor" (Dârimî, “Buyû‘”,
2; Müsned, IV, 228) denilerek vicdanın sesine kulak verilmesi istenmiştir.
Hz. Peygamber, "İyi, gönüle yatan, günah gönülü tırmalayan şeydir"
(Müsned, IV, 194, 228) buyurarak şüpheli konularda kişinin kalbine başvurmasını,
başkasının denetlemesinden önce kişinin kendi kendini denetlemesini
tavsiye etmiştir. Kur'an'da ve hadislerde takvâya büyük önem
verilmiştir. Hz. Peygamber kalbine işaret ederek, "Takvâ buradadır" demişti
(Müsned, V, 379).
Tasavvufun konusu kalptir. Tasavvuf bir kalp ilmidir. Sûfîlere bu yüzden
gönül ehli denilmiştir. Tasavvufî düşünce Allah korkusu ve Allah sevgisi
temeline dayanır.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 473
favori
like
share