TEVEKKÜL

Acizlik gösterme, baskasina güvenip dayanmak, Allah'a güvenme, O'nun hükmünün mutlaka meydana gelecegine kesin olarak inanma ve alinmasi gereken tedbirleri almak anlaminda Kur'anî bir terim.

Tariften de anlasildigi gibi tevekkül; müslümanin, yapacagi islerde tüm zahiri sebeplere sarilmasi, alinmasi gereken tedbirleri almasi, çalisip çabalamasi, ama gönlünü bunlara baglamayip sadece Allah'a dayanmasidir. Tevekkül, hiç bir zaman, çalismayi ve sebebe sarilmayi terkedip, Allah'in dedigi olur" diyerek kenara çekilmek degildir (Fahru'd-Din er-Razî, Mefatihu'l-Gayb, Bulak 1289, 111, 122; Elmalili M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 5063, 5064). Nitekim Hz. Peygamber, devesini salivererek Allah'a tevekkül ettigini söyleyen bir bedeviye "Onu bagla da öyle tevekkül et" buyurmustur (Tirmizî, Sifatü'l-Kiyame, 60).

Islâm inancina göre; yaratiklarin bütün fiilleri, halleri ve sözleri yüce Allah'in kaza ve takdîri ile meydana gelir (Nureddin es-Sâbûnî, Mâtûridîye Akaidi, Terc. Bekir Topaloglu, 161). Onun için Islâm alinmasi gereken tedbirleri aldiktan sonra, insanlara ve aracilara degil, sadece Allah'a dayanma anlamindaki bir tevekkülü emreder. Bir ayette Allah Teâlâ söyle buyurur: Müslümanlar sadece Allah'a dayanip güvensinler" (Âl-i Imrân, 3/122). Hz. Peygamber de su sözleri ile müslümanlara tevekkülü tavsiye etmektedir: "Eger siz Allah 'a hakkiyla tevekkül derseniz, o sizi kusu riziklandirdigi gibi riziklandirir" (Ibn Mâce, Zühd, 14).

Hz. Ömer, Medine'de bosta gezen bir gruba: "Siz necisiniz?" diye sordu. Onlar da: "Biz mütevekkilleriz", dediler. Bunun üzerine büyük halife: "Hayir, siz mütevekkil degil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancisiniz, tohumumu yere atip sonra tevekkül edene mütevekkil denir" dedi.

Bu olay tevekkülden ne anlasilmasi gerektigini çok güzel ifade etmektedir. Gerçek tevekkül güzel bir davranis, ahlâkî bir fazilettir. Cenab-i Hak, müslümanlara tevekkülü emretmis ve mütevekkil olanlari sevdigini haber vermistir:

"Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et" (Furkan, 25/58).

"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter"(Talak, 65/31); "Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anilinca kalpleri ürperir, onlara Allah'in ayetleri okundugunda o ayetler onlarin imanlarini artirir ve Rablerine tevekkül ederler" (Enfal, 8/2).

Tevekkül, müslümanlarin kadere olan inançlarinin bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah'a kayitsiz sartsiz teslim olmus, kaderine razi kimsedir. Fakat, nasil kadere inanmak tembel tembel oturmayi, herseyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembellik ve miskinligi gerektirmez. Gerçek mütevekkil çalismadan kazanmayacagini, ekmeden biçilemeyecegini, amelsiz Cennet'e girilemeyecegini, ihlasla ibadet ve taatta bulunmadan Allah'in rizasina kavusulamayacagini bilir.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1182
favori
like
share
cristiana Tarih: 23.04.2006 16:45
Bu guzel bilgileri ekledigin icin tesekkurler
Paylasan yuregine saglik
Aramiza hosgeldin:3:
Selam ve dua ile...
YASIN85 Tarih: 23.04.2006 15:43
FAHŞA-FUHUŞ

İslâm dininde her insan, ırk, renk, cins ve sınıf ayrımı olmaksızın meşrû haklara sahiptir. Çünkü insanların hepsi, aynı anne ve babadan gelirler. İslâm ûleması: "Âdemoğulları için asıl olan hürriyettir. Zira insanlar, müslümanların en hayırlıları olan Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar." hükmünde ittifak etmiştir.

Allahû Teâla (cc) insanları, fizikî ve ruhî yönden belirli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Hayatlarını devam ettirebilmek için yeme, içme, cinsî temas, giyinme ve bunun gibi binlerce ihtiyaçlarını elde etmek mecburiyetindedirler. Bu durumda, gerek çevreleriyle (tabiat olarak), gerek birbirleriyle münasebetleri kaçınılmazdır. Birbirlerinin haklarını ve hürriyetlerini tahrip etmeleri, gayrımeşrû yollara sapmaları ve çirkin davranışlar içerisine girmeleri mümkündür. İşte bu noktada karşımıza fahşâ kavramı çıkar.

Fahşâ Arapça bir kelime olup, Fe-Ha-Şe fiilinden masdardır. Lûgat mânâsı: "Sınır ve ölçünün dışına taşmak, pek çirkin sözlerde ve fiillerde bulunmak, gayrımeşrû ilişkilere girmektir." Meselâ; alış verişte aşırı aldatma fiiline gabn-i fahiş denilir ki bu, bir mal için geçerli olan fiyat sınırının ve ölçüsünün aşılarak, değerinin çok üzerinde işleme tâbi tutulmasıdır. İnsanlar birbirleriyle konuşurken, ölçüyü aşıp, kötü söz söyleyebilirler.
Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: Kötü söz (fâhiş kelâm), girdiği meclisi kirletir, çirkin gösterir" mealindeki hadisi, bu mahiyeti ifade eder. İftira, dedikodu ve gıybet, fahiş kelâm hükmündedir. İnsanlar elleriyle, dilleriyle ve diğer organlarıyla fahşâya yönelebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki her insan, kendi ihtiyariyle işlediği amellerin karşılığını görecektir.

Allame Teftazanî; "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azap görmeye esas teşkil eden ihtiyarî fiilleri vardır" diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Fahşânın her türlüsü ve fuhuş haram kılınmıştır. Allahû Teâla (cc)'nın kitabı ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetiyle yasaklanan her fiile fahşâ, bu fiilleri irtikap eden kimselere de fahişe demek mümkündür. Ancak yaygın olarak kullanılan "fuhuş" ve "fahişe"kavramları; insanlar arasında gayrımeşrû şekilde cereyan eden cinsî ilişkilere tahsis edilmiştir.Kur'ân-ı Kerîm'de: "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyiniz. Ancak, (cahiliyye devrinde geçen) geçmiştir. Şüphe yok ki o bir fahşâ idi (innehû kâne fahişaten) ve (Allah'ın gazabına) hışmına sebepti. O ne kötü yoldur." hükmü beyan buyurulmuştur.

Bununla cahiliyye dönemindeki kötü bir âdet kaldırılmıştır. Yine diğer bir âyet-i kerimede: "Zinaya yaklaşmayınız!. Çünkü şüphesiz o bir fahşâdır (innehû kâne fahişeh). O kötü bir yoldur." buyurulmuştur. Burada, erkek ile kadın arasında cereyan eden gayrımeşrû ilişkinin (zinanın) haramlığı sabittir. Hz. Lût (a.)'ın kıssasında "fahşâ" nın daha değişik bir boyutu izah edilmiştir: "Lût'u (gönderdik). Hani o kavmine: `Sizden evvel âlemlerden hiçbirinin yapmadığı hayasızlığı (fahi,set) mı yapıyorsunuz? Zira siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Meğer, siz haddi aşan bir kavim imişsiniz. demişti." Bilindiği gibi, erkeğin erkekle cinsî ilişki kurmasına "Lûtîlik" denilir. Resûl-i Ekrem (sav): "Lût kavminin yaptığını yapanı görürseniz, fâili de mef'ûlü de öldürünüz!" emrini vermiştir.

Fahşânın ve fuhşun yayılması, değişik sebeplere dayanır.Tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir. Çarşı putları ve çevre kültürü, insanları etki altına alır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalar dikkatli bir şekilde incelenirse, mesele kolaylıkla kavranır. Peygamberlerin tebliğine karşı direnen kavimlerin ilk iddiaları: "Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız" hükmü ile ifade edilmiştir. Fahşânın ve fuhşun sebebi, atalar kültürü olabilir. Nitekim bir âyet-i kerimede; "Onlar (müşrikler) bir hayasızlık yaptıkları zaman (ve izâ fa'alû fahişeten) derler ki: `Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti (fahşâ ile amel ederiz). O iman etmeyenlere söyle: Allah hiçbir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah'ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz." hükmü beyan buyurulmuştur.

Mekke müşrikleri; "Günah işlediğimiz elbiselerle ibadet edemeyiz." diyerek, Kâbe-i Muazzama'yı çıplak bir şekilde tavaf ediyorlardı. O dönemde Kâbe'nin içerisi putlarla (heykellerle) doluydu. Çıplak bir vaziyette tavaf etmenin doğru olmadığını söyleyenlere karşı "Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi onlar hiç çıplak bir vaziyette tavaf ederler miydi?" cevabını veriyorlardı. Bu psikoloji sadece Mekke müşriklerine has değildir. Çarşı putları, genel kültür maskesi altında, insanların zihinlerini ve kalblerini etkisi altına alır. Fahşânın ve fuhşun, değişik gerekçelerle yayılmasını sağlar. Malûm olduğu üzere, insanları gayrımeşrû yollara çağıran ve fuhşa sürüklemeye gayret sarfeden şeytandır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şeytan size kötülüğü, hayasızlığı (bi'sûi ve'l fah,sâi) ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder." hükmü beyan buyurulmuştur.

Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fahişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velisi şeytandır.Cahiliyye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Muhammed Ali Sabûni, bu hususta şunları zikretmektedir: "Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevahir adı verilirdi. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı." Hz. Cabir b. Abdullah (ra)'dan rivayet edildiğine göre, münafıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki cariyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirdiler ve şikayette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivayet eder: Araplar cahiliyye devrinde, genç cariyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn-i Selül'ün de fuhuş yaptırdığı cariyeleri vardı.

Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlenmesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır.

Allah'in selami ve bereketi uzerinize olsun,

Yasin
sulfato Tarih: 24.09.2005 15:29
Allah Razı OLsun Abi
xewn u hevi Tarih: 24.09.2005 13:33
üstad kavramlar serisine mutlaka devam et.

Gelecek sefere tağuti tanrı ve itikat kavramlarını yayımlarsan sevinirim
Halaskar Tarih: 20.09.2005 10:54
ZIYARET

Bir kimseyi görmeye gitmek. Islâm müslümanlari; birbirlerinin kardesleri olarak ilan etmis ve onlarin birbirlerini sevip saymalarini, yardimci olmalarini emretmistir. Insanlar arasinda sevginin yerlesmesine yardimci olan en önemli sebeplerden birisi ziyaretlerdir. Bu bakimdan Islâm ziyaretlere büyük önem vermistir. Hz. Peygamber bir hadisinde; Allah için bir hastayi veya bir müslümani ziyaret eden kisinin Cennetteki yerini hazirladigini haber vermistir (Tirmizî, Birr 64).

Ziyaretin; hasta ziyareti, nezaket ziyareti, bayram ziyareti gibi çesitleri vardir. Kabirlere gidip Fâtiha okumaya kabir ziyareti, umre veya hacc için Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyaret etmeye de Kâbe ziyareti denilmektedir. Kisinin akrabalarini ziyaret etmesine: sila-i rahim * " denilir. Bu ziyaretlerin her birinin kendilerine has adabi vardir.

Ziyaretin Sosyal Dayanisma Açisindan Önemi

Bir hadis-i serifte, Rasûlüllah, müslümanlara yedi seyi yapmalarini emretmis, yedi seyden de kaçinmalarini istemistir. Yapilmasini istedigi seyler sunlardir: Cenazenin arkasindan gitmek, hastalari ziyaret etmek, dâvete icâbet etmek, mazluma yardim etmek, verilen sözü, yapilan yemini yerine getirmek, verilen selami almak, aksirana dua etmek (Buharî, Cenaiz, 2; Müslim, Selâm, 4-6).

Tamamen sosyal iliskileri düzenleyecek özellikte olan, bu emirler içinde hasta ziyaretinin de bulunmasina dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber, asagidaki hadis-i serifinde de hasta ziyaretinin önemine isaret buyurmustur:

"Esiri kurtariniz, açi doyurunuz, hastayi ziyaret ediniz" (Tecrid, VIII, 404).

Hasta veya diger ziyaretler, sevgi ve güven duygulan gelisen, bireyleri, birlik ve beraberlik içinde yasayan toplumlarin dogmasina sebep olur. Müslümanlar, ziyaret yolu ile, birbirlerini daha yakindan tanimak imkânini bulurlar. Sakintilarini, problemlerini ögrenirler. Pekçok konuyu aralarinda görüsüp, birlikte karar verme imkânina sahip olurlar. Toplum içinde yalniz olmadiklari duygusunu kazanir ve gelecege ümit ve güvenle bakarlar. Sevinç ve üzüntülü anlarinda çevrelerinde gördükleri kardesleri, onlar için huzur kaynagi olur.

Ziyaretler, dünyevî kazançla birlikte uhrevî faydayi da temin eder ki, bu da Allah rizasina ulasmaktir. Rasûlüllah söyle buyurmustur:

"Aziz ve Celil olan Allah kiyâmette":

-Ey Âdemoglu! Ben hasta oldum da sen beni ziyaret etmedin! buyurur. Kul:

-Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi oldugun halde ben sana nasil hasta ziyareti yapabilirim? diye sorar. Allah:

-Sen bilmez misin ki, benim filanca kulum hasta olmustu da sen onu ziyaret etmemistin. Yine bilmez misin ki eger sen onu ziyaret etseydin, muhakkak beni onun yaninda bulacaktin (yani, benim sevabimi ve ikramimi onun yanina bulacaktin) buyurdu" (Müslim, Birr vasila, 43).

Baska bir hadis-i serifte de, Hz. Peygamber (s.a.s): "Hasta ziyareti yapan kisi, (hastanin yanindan) dönünceye kadar, kendisini cennete ulastiracak bir yol üstündedir" (Müslim, Birr ve sila, 39) buyurmustur.

Su halde, ziyaretler, özellikle hasta ziyareti, müslümani Allah rizasina ulastiracak ahlâkî davranislardan biridir. Bu sebeple hasta ziyareti, vazgeçilmez bir görevdir. Bu ictimâî vazifeyi yerine getirmeli ve baskalarina da tavsiye etmelidir.

Bir müslüman, anne ve babasindan baslamak üzere, bütün yakinlarini, komsularini, tanidiklarini, arkadaslarini ve dostlarini ziyaret etmelidir. Özellikle bayramlar ziyaret için uygun günlerdir. Dügün, sünnet, ölüm gibi olaylardan sonra tebrik veya taziye (bas sagligi) de bulunmak için de ziyaretler yapilir.

Eskiden anne, baba ve çocuklar tek bir çati altinda bulunuyorlardi. Günümüzde, genellikle, gençler evlenince yeni yuva kurmakta ve baba evinden ayrilmaktadirlar. Anne ve babalarindan ayri yasayan, görev ve baska sebeplerle onlardan uzakta bulunan kimselerin, hemen her firsatta onlari ziyaret etmeleri, ellerini öpüp duâlarini almalari icabeder. Yakin akraba da böyledir. Onlarin ziyareti de ihmal edilmemelidir. Bu tür ziyaretlerin sila-i rahim sayildigi ve Islâm'in israrla üzerinde durdugu görevlerdendir.

Asagidaki hadisler, hasta olsun olmasin, komsu veya tanidiklarin ziyaret edilmesi gerektigini göstermektedir.

Ashab-i Kiram'dan, Kays b. Sa'd'in anlattigina göre, Rasûlüllah (s.a.s) bir gün kendilerini ziyaret etmis, evlerinde bir müddet bulunmus, kendileri için duâ etmis ve evden ayrilmistir. Abdullah b. Kays (r.a): "Rasûlüllah (s.a.s) Ensar'i, ya tek tek, veya topluca ziyaret ederdi. Tek tek ziyaret ettigi zaman evlerine giderdi. Topluca ziyaret etmek istedigi zaman Mescid'e gelirdi" (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlik, III, 103, 1115) demistir. Baska bir hadiste de yine Rasûlüllah'in Ensar'dan bir âileyi ziyaret ettigi, evlerinde yemek yedigi, namaz kildigi ve kendilerine dua ettigi haber verilmistir (Buhârî, Edeb, 65).

Ashabin büyüklerinden Hz. Selman (r.a) Medâin'den Sam'a kadar gidip Ebû'd-Derdâ'yi ziyaret etmisti (Buharî, Edeb, 65).

Kûfe'den Medine'ye kendisini ziyaret etmek için gelen arkadaslari ile Abdullah b. Mes'ud (r.a) arasinda su konusma geçmistir:

-Oturup dertlesiyor musunuz?

-Bunu hiç terketmiyoruz.

-Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?

-Evet, Ey Ebû Abdurrahman, hatta bazilarimiz, müslüman kardesini bir müddet görmezse tâ Kûfe'nin öte basina yürüyerek gidip onun halini hatirini soruyor.

-Siz böyle devam ettiginiz müddetçe huzur içinde yasarsiniz (Y. Kandehlevî, a.g.e., III, 1038).

Yukaridaki hadisler, Peygamber (s.a.s)'in müslümanlari sik sik ziyaret ettigini, onlarin hal ve hatirini sordugunu, ayrica onun bu davranisini gören müslümanlarin birbirlerini ziyaretten geri durmadiklarini, o devrin kisitli ulasim imkânlarini hiçe sayarak bir sehirden digerine ziyaret için gittiklerini ve bunu toplum huzurunun vazgeçilmez bir unsuru olarak gördüklerini göstermektedir.

Herseye ragmen, ziyaret deyince akla hasta ziyareti gelir. Peygamber (s.a.s)'in hastalari ziyaret etmis, bunu, müslümanlara da israrla tavsiye buyurmustur. Hasta ziyareti ile ilgili pekçok hadis-i serif vardir. Rasûlüllah (s.a.s) yalniz müslüman hastalari degil gayr-i müslim hastalari da ziyaret etmistir. Enes b. Mâlik (r.a) söyle demistir: "Bir Yahudi genci, Nebi (s.a.s)'e hizmet ederdi. Bir ara hastalandi. Rasûl-i Ekrem onu hastaliginda ziyaret etti. Bas ucunda oturdu. Gence müslüman olmasini teklif etti. O da babasina bakti. Babasi; "Oglum, Ebu'l-Kâsim'a itaat et!" deyince müslüman oldu. Rasûl-i Ekrem hastanin yanindan çikinca: "Su genci cehennem azabindan kurtaran Cenab-i Hakk'a hamd ü senâlar olsun" buyurdu.

Bu hadis-i serif Islâm'in dost düsman, tanidik-tanimadik, müslim, gayr-i müslim, her hastanin ziyaret edilmesini bizden istedigini göstermektedir. Hatta yabancilar bile buna dahildir (Tecrid, IV, 349, 350).

Saglik gibi hastalik da insanlar içindir. Hemen her yasta, insanlarin yakasina yapisan hastaliklar vardir. Hastalik, üzüntü ve sikinti kaynagidir. Bu durumda insan, esini dostunu çevresinde görmek, onlarin tatli sözleri ve yardimlari ile teselli bulmak ister.

Ziyaretlerde uyulmasi gereken kurallar

Gerek hastalari, gerek baskalarini ziyaret ederken bazi hususlara dikkat etmek, ziyaret kurallarini titizlikle yerine getirmek gerekir. Bunlara uyulmamasi durumunda çogu zaman ziyaretten beklenen yararlar elde edilemez. Memnun edilmek istenilen insanlarin üzüntü ve sikintiyâ sokulmasina sebep olunur. Bunun için ziyaret kurallarina titizlikle uyulmalidir.

1- Ziyaret için uygun bir zaman seçilir. Uyku, yemek ve is saatlerinde ziyarete gidilmez.

2- Temiz ve derli toplu bir kiyafet giyilir, kir-pas içinde, daginik elbiselerle ziyarete gidip baskalari rahatsiz edilmez.

3- Mümkünse önceden ziyarete gidilecegi haber verilir ve bildirilen saatte mutlaka gidilir.

4- Ziyarete gidilen eve kapi çalinarak, selâm verilerek girilir. Ev sahibinin hal ve hatiri sorulur, sevinç ve kederi paylasilir.

5- Ziyaret fazla uzatilmaz. Ziyaret edilen yaslilar sabirla dinlenir. Onlari sikacak ve üzecek söz ve davranislardan sakinilir, onlari sevindirecek haberler verilir, güler yüz ve tatli sözle gönülleri alinir.

Bu genel ziyaret kurallari disinda, hasta ziyareti sirasinda uyulmasi gereken hususlar da vardir ki, bunlar kisaca söyle özetlenebilir.

1- Peygamber (s.a.s) "Sizden biriniz hasta ziyaretine gittiginizde elini onun eli veya alni üzerine koysun ve "nasilsiniz?" diye hatirini sorsun" (Tecrid, IV, 351) buyurmustur. Görüldügü gibi Rasûlüllah (s.a.s) hasta ile yakindan ilgilenilmesini tavsiye etmistir. Yalniz, doktorun bu konudaki tavsiyeleri ve salgin hastaliklardaki özel durum her zaman göz önünde bulundurulur.

2- Hastayi yorucu, moralini bozucu söz ve davranislardan sakinilir. Ziyaret kisa tutulur. Doktor, hastanin yanina girilmesini, onunla konusulmasini yasaklamissa bu yasaga uyulur.

3- Hastaya bir istegi olup olmadigi sorulmali, gerekirse malî yardimda bulunmali, kendisine zarar vermeyecekse yiyecek ve diger hediyeler götürülmeli, çiçek takdim edilmelidir.

4- Bazi hastalar, hastaliklari sirasinda hep ölümü düsünür, rahatsiz olurlar. Böyle kimseleri uygun sözlerle tesellî etmek, ölümün insan için kaçinilmaz bir sey ve Allah'in emri oldugunu anlatmak, her hastaligin insani ölüme götürmeyecegini hatirlatmak faydali olur.

5- Hastaya dua etmek, saglik ve sifa dileginde bulunmak ziyaret kurallarindandir. Bu konuda Rasûlüllah (s.a.s)'den pekçok hadis rivâyet edilmistir. Abdullah b. Ömer (r.a)'in rivayetine göre Rasûlüllah; "Sizden biri hasta ziyaretine gittigi zaman; Allah'im, bu kuluna sifâ ver" diye dua etsin" buyurmustur. Hz. Âise de: "Rasûlüllah (s.a.s) bir hastayi ziyarete gittigi zaman, "bismillah" diyerek, elini hastanin agriyan yerine' kor ve "Geçmis olsun" buyururdu" demistir. Hz. Selman (r.a) "Peygamber (s.a.s) ben hasta iken ziyaretime gelmisti. Çikarken söyle buyurdu: "Selman! Allah sifâlar versin. Günahini affetsin. Ölünceye kadar bedenine sihhat, dinine kuvvet versin" demistir (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlik, III, 1114).

6- Uzaklik ve baska sebeplerle bizzat gidilip hasta ziyaret edilemiyorsa, bir baskasi araciligi ile veya mektup, telefon gibi haberlesme araçlari ile selam saglik ve sifâ dileklerinin iletilmesi de güzel bir davranistir. Bu da ziyaret yerine geçer.
Halaskar Tarih: 20.09.2005 10:54
ŞİRK

"Se-ri-ke" fiilinin masdari, ortak olma demektir. Dinî anlamda sirk, Allah'a es ve ortak kosma manasina gelir.

Bu fiilin dört harfli "if'âl" babindaki sekli "esrake"dir ve ortak tanima, ortak kosma demektir. Bu babin ismi faili olan "müsrik" de, ortak kosandir (el-Isfahânî, el-Müfredât fi Caribi'l-Kur'an, Misir 1961, II, 259, "se-ri-ke" md.)

Sirk, ayni kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur'an'da yüzelliyi askin yerde geçmektedir.

Kur'an-i Kerim'i inceledigimiz zaman, sirke düsen insanlarin nefislerine tabi olarak tevhide karsi çikmalarinin neticesinde bu duruma düstüklerini görüyoruz. Bütün müsrik toplumlarda, genellikle ahlaksizlik, nefis duygulari, zulüm, hirs, azginlik, taskinlik ve menfaatperestlik hakimdir. Sirkin temeli, insanlarin Allah'a tam manasiyle inanmamalari, O'nun emir ve yasaklarina gerektigi gibi uymamalari ve ondan sonra yukarida arzedilen süfli bir duruma düsmelerine dayanir. Bu husus birçok âyette dile getirilmistir (el-A'raf, 7/80, 81, 85, 86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).

Kur'an âyetlerinden baska, çesitli hadislerde ve ilmî eserlerde de sirk konusuna genis yer verilmistir. Allah'in birligine ortak kabul etmek sirk oldugu gibi, kudret ve tasarrufunda O'na ortak kabul etmek de sirktir. Sirk'in diger bir çesidi de, yalniz Allah'tan beklenmesi gereken sonuçlari, Allah'tan baska güç ve kisilerden beklemektir.

Sirk'in ziddi tevhiddir. O da, Allah'in varligini ve birligini kabul etmekle beraber, O'nun tasarruflarinda tek kudret sahibi oldugunu, hüküm ve irâdesinin her seyin üstünde bulundugunu kabul etmektir. Islâm dininde tevhid esastir. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çesitli konularda müslümanlarin arasinda birligi saglamaktir. Dünyanin her yerindeki müslümanlarin ayni ezani okumalari, ibadetlerinde ayni kibleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Sirk bunun tam ziddidir. Tevhid'in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah'in birligi hususundaki inanci zedelemek, O'na ortak kabul etmek, büyük sirk kabul edilmistir.

Yüce Allah Kur'an'da: "Muhakkak ki sirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) diye buyurarak, sirki bir zulüm olarak tanitmistir. Nitekim sirke düsen insan, bu hareketiyle kendi nefsine zulmetmis olur (el-Maverd, en-Nuketu ve'l-Uyunu, Beyrut, 1992, IV, 333). Ve yine sirk göklerin, yerin ve bunlarda bulunanlarin, maddenin ve hayatin zorunlu olarak teslim oldugu küllî bir kanuna, yani Allah'in tek ilah ve Rab oldugu gerçegine karsi gelinmekle Allah'in hakkini O'na teslim etmemek bakimindan da bir zulümdür. Sirk'e düsen insanin kendi sahsina zulmettigini destekler mahiyetteki diger bir âyetin meâli söyledir:

Allah'a ortak kosmadan, halis olarak Allah'i birleyenler olun. Kim Allah'a ortak kosarsa, o sanki gökten düsmüs de kendisini kus kapiyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir" (el-Hacc, 22/31 ) .

Sirk'e düsen insan o kadar perisan olur ki, Yüce Allah ile baglari kopar; istikametini sasirir; iyi ile kötüyü ayird edemez hale gelir ve kendi öz çocugunu öldürecek kadar saskin bir duruma düser. Onlarin bu aci hali, Kur'an'da söyle haber verilmistir.

Yine ortaklari, müsriklerden çoguna evlatlarini öldürmeyi süslü (güzel bir seymis gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karistirip bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardi. O halde onlari, uydurduklariyla bas basa birak!" (el-En'am, 6/137).

Yüce Allah'in sirke bakisini ve sirkin Kur'an'daki tanimini sergileyen diger bazi âyetlerin meâli söyledir:

"Allah, kendisine ortak kosulmasini elbette bagislamaz. O'ndan baska günahlari diledigi kimse için bagislar. Kim Allah'a ortak kosarsa, büsbütün sapitmistir" (en-Nisa, 4/116).

"Onlar (müsrikler, sirk kosanlar insanlari) atese çagirir. Allah ise izniyle Cennete (girmeye) ve magfirete çagirir" (el-Bakara, 2/221).

"Kitâb ehlinden ve (Allah'a) sirk kosanlardan kâfir olanlar, Cehennem atesindedirler. Orada ebedî kalacaklardir. Onlar, halkin en serlileridir" (el-Beyyine, 98/6).

Tevhide aykiri olan, Allah'in ve Peygamber (s.a.s)'in emirlerine ters düsen sirke, kimden gelirse gelsin, itâat etmemek gerekir. Islâm dini annebabaya son derece itâat etmeyi, onlara saygida bulunmayi emrettigi halde, sirk olan hususlarda, onlarin sözünü dinlememeyi ve onlara tabi olmamayi istemektedir. Konu ile ilgili bazi âyetlerin meâli söyledir:

"Biz insana anne-babasina iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eger onlar seni, (gerçekligi) hakkinda hiçbir bilgin olmayan bir seyi, bana ortak kosmani için zorlarlarsa, (bu hususta) onlara itâat etme. Dönüsünüz banadir. O zaman size yaptiklarinizi haber veririm." (el-Ankebût, 29/8).

Biz insana anne-babasini tavsiye ettik. Anasi onu zayiflik üstüne zayiflik çekerek (karninda) tasimistir. Onun (memeden) ayrilmasi da iki yil içinde olmustur. (Bunlarin hepsi, güç seylerdir. Onun için biz insana) '-Bana ve anne-babana sükret. Dönüs banadir, (diye ögüt verdik). Eger onlar seni hakkinda bir bilgin olmayan bir seyi bana ortak kosman için zorlarlarsa, onlara itâat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüsünüz banadir. (O zaman ben) size yaptiklarinizi haber verecegim" (Lokman, 31/14,15).

Allah'in Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v) de, sirki helâk edici büyük günahlarin basinda saymistir: Bu hususu belirten bir hadiste söyle buyurmustur:

Helak edici yedi seyden sakinin:

1- Allah'a sirk (ortak) kosmak;

2- Sihir (ve büyücülük gibi göz boyayan, aldatip oyalayan seyler)le mesgul olmak;

3- Allah'in haram kildigi cana haksiz yere kiymak;

4- Yetim mali yemek;

5- Savas alanindan kaçmak;

6- Faiz yemek;

7- Iffetli, namuslu, suçtan beri, mü'mine kadinlara zina isnâd etmek" (Buharî, Vesaya, 23, Tib, 48, Hudud, 44; Müslim, Imân, 144; Ebû Davûd, Vesâya, 10; Nesâi, Vesâya, 12).

Sirkin disindaki günahlarin affedilecegi, imân sahibi olan bir insanin bu gibi günahlari isledigi takdirde, cezasini çektikten sonra mutlaka cennete gidecegi, ancak sirke giren insanlarin, tevbe etmeden öldügü takdirde, affedilmeyecegi Rasûlüllah (s.a.v) tarafindan haber verilmistir:

"Cebrail bana gelerek su müjdeyi verdi: "-Ümmetinden kim Allah'a serik (ortak) kosmadigi halde ölürse, Cennet'e girer". Bunun üzerine ona dedim ki: "-Zina da etse, hirsizlik da yapsa ..?" Cevap verdi: "Evet, zina da etse, hirsizlik da yapsa..." Peygamberimiz (s.a.s)'in bildirdigine göre, Cebrâil (a.s)'a bu soruyu üç defa sormus ve her seferinde ayni cevabi almistir (Buhârî, Cenaiz, 1, Libas, 24, Isti'zan, 30, Rikak, 13,14, Tevhid, 33; Müslim, Imân, 153, 154, Zekat, 32,33; Tirmizî, Imân, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 152, 159, 161, VI, 166)

Bir de küçük sirk diye bir çesit sirk daha vardir. O da, ibâdetlere riya ve gösterisi karistirmak, Allah'in rizasindan sapmaktir. Kur'an'da bu hususta söyle buyurulmustur:

Kim Rabb'ine kavusmayi umuyorsa, artik salih bir amelde bulunsun ve Rabb'ine ibâdette hiç kimseyi serik kilmasin (ortak tutmasin)" (el-Kehf, 18/110).

Bu âyette geçen, ibâdette Allah'a sirk kosmaktan gaye, ibâdette ihlasli ve samimi olmamak, Allah'in rizasinin disindaki riya, gösteris ve benzeri menfaat duygularini tasimak demektir (el-Beydâv, Envanu't-Tenzil ve Esranu't-Te'vîl, Misir 1955, II, 14).

Hz. Muhammed (s.a.s)'in de bu hususta söyledigi hadislerden bazilari söyledir:

Sizin için en çok korktugum sey, küçük sirktir." Hazir bulunanlar: "Ya Rasûlüllah! Küçük sirk nedir?" diye sorduklari zaman, Rasûlüllah (s.a.s) söyle devam etmistir: "Küçük sirk, riya yani gösteristir. Ahiret gününde insanlara amellerinin karsiligi verildigi zaman, Allah diyecek ki: "- Dünya hayatinda iken, kendileri görsün diye riya ve gösteris yaptiginiz kisilerin yanina gidin, bakin, onlarin yaninda herhangi bir karsilik bulacak misiniz?" (Ahmed b. Hanbel, V, 428, 429).

"Ümmetim için en çok korktugum sey, Allah'a sirk kosmaktir. Ama dikkat edin; Ay'a, Günes'e veya puta tapacaklar, demiyorum. Fakat, Allah'in rizasinin disindaki gayeler için harekette bulunacaklar ve gizli sehvet, yani riyâ ve gösteris duygularini tasiyacaklar (demek istiyorum)" (Ibn Mâce, Zühd, 21).

Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, ben Rasûlüllah (s.a.s)'i söyle söylerken isittim:

"Kiyamet günü aleyhine hükm olunacak halkin birincisi sehid edilen bu adam olacaktir. O kimse, (Allah'in huzuruna) getirilir; Allah ona verdigi nimetlerini bir bir anlatir. O da bunlari bilir ve hatirlar. Yüce Allah:

-Bu nimetlerin arasinda ne yaptin?" diye sorar. O kisi:

-"Senin rizan için savastim ve nihâyet sehid oldum " diye cevap verir. Yüce Allah:

-Yalan söylüyorsun. Fakat sen, hakkinda kahraman denilsin diye savastin. Bir rivâyete göre, Allah'in emri üzerine o kisi yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atilir.

(Ikinci olarak) Ilim ögrenmis, baskalarina da ögretmis ve Kur'an okumus biri huzur'u ilâhiye getirilir. Yüce Allah ona da verdigi nimetlerini tek tek anlatir. O da bunlari anlar. Allah ona:

-"Bu nimetlerin arasinda bulunurken, ne yaptin " diye sorar. O su cevabi verir:

-Senin rizan için Kur'an'i, ilmi ögrendim ve baskasina ögrettim." Yüce Allah ona da söyle der:

-Sen yalan söylüyorsun. Fakat sen Kur'an'i, ilmi riya ve gösteris için, sana alim, güzel okuyor, densin diye okudun, ögrendin. Nitekim senin için bu övgüler yapildi." Allah'in emri üzerine o da sürüklenerek Cehennem atesine atilir.

(Üçüncü olarak) Allah'in kendisine genis çapta zenginlik ve çesitli maldan verdigi biri getirilir. Allah, buna da verdigi nimetleri ayri ayri anlatir. O da, bu nimetleri kabul eder, hatirlar. Yüce Allah ona da sunu sorar:

-"Bu nimetlerin arasinda bulunurken, ne gibi hayirli isler yaptin ? O da söyle cevap verir:

-"Senin rizan için, sevdigin her türlü yola para harcadim. Maddi yönden, yardimda bulunmadigim hiç bir seyi birakmadim. " Yüce Allah ona da ayni sekilde cevap verir:

-Sen yalan söylüyorsun. Aslinda sen bunlari, sana cömert denilsin diye yaptin. Riya ve gösteriste bulundun. Beklendigin medih ve övgülere de kavustun." O da Allah'in emri üzerine yüzüstü sürüklenerek Cehennem atesine atilir" (Müslim, Imâre, 152; Nesef, Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, II, 322).

Bu hadiste ifâde edildigi gibi, sehid olmak, alim olmak ve hayir yollarina maddi yardimda bulunmak, son derece güzel seylerdir. Ancak bunlar Allah rizasi için degil, riya, gösteris veya baska herhangi bir menfaat duygusu ile olunca, hiç bir kiymeti ve degeri yoktur.
Halaskar Tarih: 20.09.2005 10:53
TÖVBE

Rücu etmek, geri dönmek, pisman olmak, nedamet duymak, yaptigi günahi birakip Cenab-i Hakk'a yönelmek.

Asil anlami geri dönmek olup, tövbe kelimesinin türemisi olan "tevvâb" kelimesi tövbe isini çok çok yapan anlaminda asirilik ifade eden ism-i faildir. Yüce Allah'in bir ismi, bir sifati olarak "et-Tevvâb" ise itaata yönelerek Allah'a dönen kisinin istedigi bagislanmayi kabul edip, o tövbekâr kulunu huzuruna alan ve onu affeden anlamindadir. Bu itibarla tövbe, kul hakkinda günahlardan dönmeyi, yüce Rabb'imiz hakkinda da cezalandirmaktan dönmeyi ifade eder, yani kul Rabb'ine döner, Rabb'i de onun bu yönelisini kabul eder ve onu cezalandirmaktan vazgeçer. Iste bu mânâda "et-Tevvab" sifati, kullarin tövbelerini her yönelislerinde rahmet ve magfiretiyle kabul eden demektir.

Islâm'da tövbe; birisi Allah, digeri kul yönünden iki farkli anlam tasir. Allah yönünden tövbe, yapilan kötülügü, islenen günahi veya kabahati affedip bagislamaktir. Kul yönünden, yaptiginin kabahat veya günah oldugunu bilip, onu birakip terk ederek Allah'a dönmek, yani O'nun emirlerine uymak ve yasak ettigi seylerden kaçinmak suretiyle Allah'a siginarak O'ndan affetmesini, bagislamasini dilemek, yaptiklarindan pisman oldugunu da belirterek yalniz O'na yalvarmak demektir. Meselâ, bir kabahat, söz gelisi içki içmeyi sirf bedenine yapmis oldugu bir zarardan dolayi veya malina yahut da serefine zarari dokundugu için terk etmekte oldugu gibi, Allah rizasi ve Allah korkusu düsünülmeyecek olursa, bu gerçek mânâda tövbe sayilmaz. Çünkü tövbe, yaptigi isin günah oldugunu, kusur veya kabahat oldugunu, suç isledigini kabul etmekle baslar. Iste bu anlamda tövbe, bir ibadet olarak da sadece yüce Rabb'imize tahsis edilmelidir.

1- Bazi alimlere göre tövbe anlayisi

Gazâlî'ye (ö: 505/1111) göre tövbe, ilim, hâl ve fiil gibi sirasiyla birbirini gerektiren üç seyin birlesmesinden meydana gelen degismez ilâhî bir sünnettir.

Ilimden maksat, günahlarin ve büyük zararlarin, kul ile Allah'in rahmeti arasinda, Allah ile kulu birbirinden ayiran bir perde teskil ettigini bilmektedir. Insan kalbinde ve zihninde, bunu böylece kesin olarak kavrayinca, yüce Rabb'ini, yani sevgili Mevla'sini kaybettigi için bir elem ve aci duyar. Hele kusur ve kabahat kendi tarafinda ise, bu üzüntüsü elem ve izdirabi daha da artacaktir. Iste Rabb'ini kaybedip O'ndan uzak kalmasina sebep olan bu kusur ve kabahatindan dolayi duydugu aci ve çektigi eleme pismanlik veya nedamet denir.

Bu aci ve elem kalbini ve gönlünü iyice kapladigi zaman, yeni bir hâl, yeni bir durum ortaya çikar ki, bu da simdiki, geçmis ve gelecek zamanla alakali olan bir isi, bir fiili tasarlayip kasit ve niyet etmektir.

Simdiki zamanla alakasi, yapmis oldugu kabahati hemen terk edip birakmaktir.

Gelecek zamanla alakasi, kendisini Rabb'inden ayiran bu kötülügü veya kabahati ömrünün sonuna kadar asla yapmamaya azimli ve kararli olmaktir.

Geçmis zamanla alakasi ise, kaybettigini, zararlarini iyilik etmekle veya kâzâ etmekle telâfi etmeye çalismaktadir.

Iste ilim burada tövbenin birinci unsurudur ki, bundan da maksat imân ve yakîndir. Çünkü imân, günahlarin öldürücü bir zehir oldugunu akla gösterip kalp ve gönüle tasdik ettirir. Yakîn ise bu tasdiki daha da kuvvetlendirip süpheyi ve zanni ondan uzaklastirarak kalbe onu tam mânâsiyla yerlestirir. Bu imânin nuru kalpde parladigi an, orada pismanlik atesini yakar. Kalp bu iman nuru sayesinde yüce Rabb'inden ve O'nun sevgisinden uzaklastigini anlayinca aci duyar ve elem çeker. Böylece tövbe eden kimsenin kalbini bu ayrilik ve sevgi atesi öylesine yakmalidir ki, bu atesin verdigi heyecanla kaybettigini tekrar elde etmeye yönelsin.

Su halde ilim, pismanlik ile simdiki ve gelecek zamanda bu isi yapmamaya azimli olmak ve geçmisteki zarari da telâfiye çalismak gibi birbirini takip eden üç unsurdur ki, hepsine birden tövbe denir. Çok kere yalniz geçmiste olan bir ise pisman olmaya tövbe demislerse de, ilim onun evveli ve öncesidir; kabahati, günahi birakip terketmek de onun neticesidir. Iste bu manada sevgili Peygamberimiz, "pismanlik tövbedir" buyurmustur. Çünkü pismanlik, pisman olmayi gerektirir ve onu neticeye götüren ilimden ve onu takibeden azim ve irade gücünden uzak olamaz. Ilimsiz ve azimsiz pismanlik mümkün degildir. Bundan dolayi tövbenin tarifinde "geçmis hatalarin verdigi bir iç sancisidir" denilmistir; zira bu, yalniz içteki, gönüldeki aci ve elemle ilgilidir.

Fahreddin er-Râzî (ö: 606/1209), "Mefatihu'l-Gayb" adli tefsirinde el-Keffal'den (ö: 507/1113) naklen tövbe için gerekli olan seyleri söylece siraliyor: 1- Isledigi bu günah olan isi veya kabahati terketmek, 2- Geçmiste, yani önceden yapmis oldugu bu isten veya kabahati terketmek, 3- Bu günah olan isin veya kabahatin bir benzerine asla bir daha dönmemeye azmetmis olmak, 4- Bütün bu seylerin hepsini bir daha yapmaktan korkup çekinmek. Iste bunlarin hepsi tövbe için muhakkak gereklidir." dedikten sonra sebeplerini de söyle açikliyor: "1- Terk sunun için gereklidir, zira kul günah olan o isi veya kabahati terk etmezse, yapiyor demektir ki, bu durumda tövbe etmis olmaz. 2- Pismanlik su bakimdan lüzumludur, çünkü pisman olmazsa, yaptigi ise rizasi, gönlü var demektir. Bir seye râzi olmak ise, çok kere onu yapmayi gerektireceginden yine tövbe etmis olmaz, 3- Isledigi günahin bir benzerine dönmemeye kararli ve azimli olmak sunun için gereklidir, zira yaptigi is günahtir, günaha tekrar niyyet edip azmetmek de günahtir, 4- Korkuya gelince, bu korku insana tövbe etmeyi emreder ve tövbe ederek bu isi kesip atmaktan baska yol olmadigini hatirlatir. "

Iste Yüce Allah'in, "Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten korkup çekinen ve Rabb'inin rahmetini dinleyen kimse, inkâr eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed de ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Dogrusu ancak akil sahihleri ögüt alirlar" (ez-Zümer, 39/9) buyrugunu kanaatimizce bu manada anlamak gerekir.

II- Müminler için tövbenin lüzumu Cenab-i Hakk, Ey inananlar (müminler) hepiniz Allah'a tövbe edin ki, korktugunuzdan emin olup umdugunuza kavusasiniz (en-Nur, 24/31) buyurmaktadir.

Bu ve benzeri ayetlerde tövbenin butun müminlere emir ve tavsiye edildigini görüyoruz. Bunun sebep ve hikmetini Zemahserî (ö: 538/1 114) ve ondan nakleden Fahreddin er-Râzî söyle açikliyorlar: "Öncelikle zayif yaratilisli kullar, Allah'in her hususta olan tekliflerini, yani emirlerini ve yasaklarini kendilerine hakim olup gayret etseler bile geregi gibi yerine getiremezler ve böylece kendilerinin sebep oldugu kusur ve kabahatlerden de uzak duramazlar. iste bundan dolayi tövbe ve istigfar etmeyi Yüce Allah inananlarin hepsine emir ve tavsiye ediyor. Tövbe edip bagislanmayi diledikleri zaman, kurtulusa ulasip saadete ereceklerini ümit etmelerini de ögütlüyor. "

III- Müminlerin tövbesi nasil olmalidir?

Bu konuda Yüce Allah'in Ey müminler (inananlar) yürekten tövbe ederek (nasuh tövbe ile) Allah'a donün ki, Rabb'iniz kötülüklerinizi örtsün ve sizi içlerinde irmaklar akan Cennetlere koysun" (et-Tevbe, 9/8) buyruguna dikkat etmek gerekir.

Bu ayette geçen (nasûh tövbe) "yürekten, ihlasla tövbe edin" sözlerini Zemahserî söyle açiklamistir: "Tövbeyi kendilerine tavsiye edenler, günahlari mahvedecek ve asiriliklari telâfi edecek sekilde tövbe ederler. Kötülüklerden tövbe etmeleri, o seylerin kötü oldugu içindir. Yaptigina pisman olmak da çok siddetli bir sekilde üzülmek demektir. Kötülüklerden birine bir daha dönmemeye azmetmek de, sagilmis olan sütün hayvanin memesine dönmesi nasil mümkün degilse, öylece o günaha bir daha dönmemek anlaminadir. Bütün bunlari böylece içine sindirmek yürekten tövbe etmek demektir. el-Kelbî'ye (ö:146/763) göre "nasûh tövbe", kalp ile pisman olmak, dil ile istigfar etmek, beden ile de onu terkederek yapmamak ve"ondan uzak durmaktir. Ayrica pismanligindan dönmemek üzere gönül rahatligina kavusmaktir.

Gazzâlî'ye göre de ayette geçen "nasûh" kelimesi nasihat kelimesiyle ilgili bir sözdür. Her türlü sâibeden uzak olarak tam bir ihlas içerisinde Yüce Allah'a tövbe etmek anlamindadir.

Ayrica, "Hiç süphesiz Allah hem çok tövbe edenleri, hem de çok temizlenenleri sever (el-Bakara, 2/222) âyeti de tövbenin lüzum ve faydasina isaret etmektedir. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde Tövbe eden Allah'in sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah islememis gibidir" buyurmustur. Tövbenin nasil olmasi hususunda Hz. Ali (r.a)'den söyle bir rivayette bulunuluyor: Bir gün bedevilerden biri Hz. Peygamberin mescidine girer ve "Allah'im, süphesiz ben sana tövbe ve istigfar ediyorum" der ve namazini kilar. Bunu gören ve duyan Hz. Ali, adam namazini bitirince ona: "Ey kisi! Yalnizca dil ile sür'atle yapilan tövbe, yalancilarin tövbesidir, halbuki senin bu tövben, tövbeye muhtaçtir" dedi. Bunun üzerine o kisi: "Ey müminlerin emiri, o halde tövbe nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ali: "Tövbe su alti seyle mümkün olur" dedi: 1- Geçmiste islenmis olan günahlardan pisman olmak ve yerine getirilmemis farzlari iade etmek, 2- Baskalarina haksizlik ve eziyet etmeyi birakmak, 3- Husumet ve düsmanligi kaldirmak, 4- Günah ve kabahatler içerisinde büyüyen nefsi, Allah'a olan itaat içerisinde küçültüp ona hiçligini kabul ettirmek, 5- Itaatsizlik ve günah islemenin sözde tadini çikaran nefse, itaat edip günahlardan uzak durmanin aciligini da tattirmak, 6- Gülüslerinden her birine bedel olmak üzere, aglamak."

Hâl böyle olunca, sartlarina uygun olan bir tövbe, ayni zamanda Allah için yapilmis bir ibadettir. Böyle oldugu için de kabûle sâyan olmasi gerekir. Nasil ki, sartlarina uygun olarak yapilan ibadetlerin kabûlü hususunda tereddüde düsmüyorsak, sarlarina uygun bir tövbenin kabûlü için de tereddüt gösterilmemesi gerekir.

Öyleyse Allah'a imân etmis kisiler, bilerek veya bilmeyerek günah isledikleri zaman hemen Allah'a yönelip tövbe etmekten çekinmemelidirler. Çünkü ilgili ayet ve hadislerden anladigimiza göre Yüce Allah samimiyetle ve sarlarina uygun olarak yapilan tövbeleri kabul eder, kullarini bagislar. Ayrica, günahlari birakip kendisine yönelenleri sever, zira günahkârlar için yüce Allah'in rahmet, magrifet ve kereminden baska bir siginak yoktur. Bu bakimdan inananlarin tövbe etmekten korkmamalari, yaptiklari büyük veya küçük günahlari için ne zaman olursa olsun, geciktirmeden hemen Rab'lerine yalvarmalari, Allah'a olan bu inançlarinin geregi olmalidir.

IV- Tövbenin zamani ve tövbe etmenin faydalari

Günah isler islemez hemen tövbenin gerekli oldugunda süphe yoktur; çünkü Allah'in emir ve yasaklarina karsi itaatsizlik ederek isyan etmenin az da olsa, imâni sarsacagi açiktir. Öyleyse, tövbenin de günah isledikten hemen sonra yapilmasi gerekir. Zira, bu suretle yüce Allah'i hemen hatirlayan kimse, bu vesileyle imânina dönmüs ve onu kuvvetlendirme gayretine girismis olur. Nitekim Yüce Rabb'imiz "Onlar fena birsey yaptiklarinda veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'i anarlar, günahlarinin bagislanmasini dilerler. Günahlari Allah'tan baska bagislayan kim vardir. Onlar yaptiklarinda bile bile direnmezler" (Âl-i Imrân, 3/135) ve "Kim tövbe edip güzel, yararli isler islerse, süphesiz o, Allah'a geregi gibi yönelip tövbe etmis olur" (en-Nisa, 4/17) buyurmaktadir.

Görülüyor ki, kötülükleri çogaltacak isler yapilir yapilmaz veya günah islenir islenmez hemen yüce Rabb'imizi anip O'na yönelmemiz, O'na iltica edip günahlarimizi affetmesi için O'na yönelmemiz, yaptigimiz bu kötü islerden dolayi O'ndan utanip korkmamiz gerekmektedir. Ayrica bu yaptigimiz seylerde israr edip direnmemek lâzimdir. Eger böyle yaparsak, hem günahlarimiz bagislanir, gönlümüz rahat ve huzura kavusur, hem de bu anlayis ve inanç sebebiyle baska kötü birsey yapmaktan uzak dururuz. Iste bizde hasil olan bu suur ve kuvvetli imân, bizi isyan etmekten ve tekrar günah islemekten alikoyacaktir ve böylece bir daha tövbe etmeye de ihtiyaç duymayacagiz. Ancak Allah katinda daha da yüksek derecelere ulasmak için, sükreden bir kul olarak O'na siginip yalvaracagiz. Günahin hemen akabinde tövbe edip israr etmemenin zorunlu olmasindaki fayda ve hikmetler açikça görüldügü gibi kisaca sunlardir:

Bir defa, günahlara dalarak yüce Yaradanini unutmus olan kul, tövbe etmekle Allah'in hatirlamis ve O'nun emirlerini yerine getirip, yasaklarindan kaçinmayi zorunlu bir vazife bilerek, bu suur içerisinde Allah'a olan inancini yeniden kuvvetlendirmek suretiyle, bu inancinin geregi olan is ve davramslari da yerine getirmeye baslamistir. ikinci olarak, bu kul, islemis oldugu günahlarina bakarak, "Ben Allah'in kötü kulu oldum" düsüncesiyle ümitsizlige kapilarak daha fazla günah islemekten kurtulur, bu yeni ümit ve inançla Rabb'ine daha fazla baglanip yaklasarak emirlerini yerine getirmeye ve yasak ettiklerinden kaçinmaya son derece gayret gösterir. Çünkü insanoglu gelecege dönük olan ümit ve hayalleriyle hayatini devam ettirmektedir. Bu ümit ve hayalleri yikilmis bir insanin, dünyanin çesitli dertleri ve zorluklari altinda hayatini sürdürmesi gittikçe zorlastigi için, ya devamli olarak baskalarina zararli olmakta veya kendi canina kiymaktadir. Pekâlâ bilinir ki, insanlari hayata baglayan unsurlarin basinda ümit ve inanç gelmektedir. Iste tövbe eden kisi yitirdigi bu ümit ve inancini yeniden kazanarak hayata baglamakta ve yasayisinda ortaya çikan aci ve tatli durumlara katlanma konusunda yerine göre sabredip, yerine göre mutlu olmasini basarabilmekte ve baskalarina da her bakimdan faydali olmaya çalismaktadir. Nitekim yüce Rabb'imiz bu hususu söyle müjdelemektedir: "Onlarin hareketlerinin karsiligi Rab'lerinden bagislanma ve içlerinde irmaklar akan, temelli kalacaklari Cennetlerdir. Böyle yapip davrananlarin mükafati ne güzeldir" (Âl-i Imrân, 3/136).

Görüldügü gibi yüce Rabb'imiz geregi gibi tövbe edenlerin tövbesini kabul edip onlari mükafatlandiracagini, böyle davrandiklari takdirde yarinlarindan emin ve güvenli olacaklarini, yitirdikleri ümitlerini yeniden ele geçireceklerini açikça haber vermektedir. Rabb'imizin böyle bir mükafatina kavusmak, insani hayata baglayan ne büyük bir mutluluktur.

Iste bu bakimlardan tövbe etmenin insan hayatindaki rolü pek büyüktür. Onu yeniden hayata baglayan, ona ümit ve yasama istegi veren, onu Allah'ina yöneltip inanç ve imânini kuvvetlendiren, onu toplum içinde, Allah'tan korkup Peygamberini seven ve onlarin istedigi gibi hareket eden kullariyla birlikte mutlu olarak güven içinde yasamaya sevkeden, dogru dürüst bir insan olarak herkesin hakkini gözeten ve kendi hakkettigine razi olan, haksizliga ugramalarina sebep oldugu kisilere haklarini iâde edip onlarla helallasarak onlarin dostlugunu kazanan bir kisi haline gelmesi, tövbe etmesiyle mümkün olmaktadir.

Yine bu cümleden olarak yüce Rabbimiz, tövbesi kabul edilmeyenler hakkinda da söyle buyuruyor: "Yoksa kötülükler yapip yapip da nihayet ölüm kendilerine gelip çatinca, "simdi tövbe ettim " diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi makbul degildir. Iste onlara elem verici azap hazirlamisizdir (en-Nisa, 4/18).

Bu ayetten anlasildigina gòre, kötülükleri islemeye devam etmek suretiyle günahlarini çogaltip duran ve bu durumda iken ölüm kendisine gelip çatinca, "Yarabbi, iste simdi tövbe ettim" diyen kimse ile inkârci bir kisi oldugu halde tövbe ederek imân etmeden ölen kimseler ayni degerdedirler ve bunlarin tövbeleri Allah tarafindan kabul edilmez. Bunlarin her ikisi de Allah'in siddetli azabiyla karsi karsiya kalacaklardir, fakat çekecekleri azabin derecesi belki birbirinden farkli olacaktir.

Ölüm ani kendisine gelip çatincaya kadar tövbesini geçiktirip tövbe etmeyenin kâfir olarak ölenle bir tutulmasi, kanaatimizca su sebebe dayanmaktadir: Ölümün gelip çatmasi, ahiret hallerinin ilkidir. Pek kisa bir süre sonra ruhunu teslim edip ahirete göçecek ve iyi veya kötü bir is yapmaya ne firsati, ne de gücü olacaktir. Bunun böyle oldugunu haber veren pek çok ayet vardir. Meselâ, "Onlardan birine ölüm gelince, "Rabb'im beni geri çevir, belki yapmadan biraktigimi tamamlar iyi is islerim" der. Hayir, bu söyledigi sadece kendi lâfidir..." (Mü'minun, 23/99-100) buyurulmaktadir. Ayrica: Mü'min, 40/185; Yûnûs, 10/90-91; Münafikun, 63/10 ayetleri de bu mânadadirlar. Bu manada çesitli hadis-i serifler de vardir. Meselâ Ebû Eyyûb, Hz. Peygamber'den söyle bir rivayette bulunuyor: "Yüce Allah kulunun tövbesini, ölüm aninda bogazinda hirilti baslamadikça, kabul eder".

Iste yüce Allah, böyle bir durumda tövbeyi kabul etmeyecegini, bunun disindaki hâl ve durumlarda tövbeyi kabul edecegini haber vermektedir. Öyleyse, tövbeyi geciktirmek, bu bakimdan hiç de dogru degildir. "Allah 'a göre su kimseler bir tövbesi makbuldur ki, cahillikle bir kötülük yapip hemen ardindan dönerler..." (en-Nisa, 4/17) ayetinde belirtildigi gibi günahlarin hemen arabinde tövbe etmek inananlarin lehine olmakta ve böyle bir tehlike söz konusu olmamaktadir. Pekalâ bilindigi gibi, ölümün ne zaman ve nerede gelip çatacagi bizce malum degildir. Bundan dolayi tövbe konusunda acele etmek yine insanlarin yararinadir.
Halaskar Tarih: 20.09.2005 10:52
FÂSIK

Allah'in emirlerine aykiri davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayi aliskanlik hâline getiren kimse.

Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalibindandir.

Lügatta, çikmak manasina gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanin kabugundan disari çikmasina" denir. Istilahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktir. Yani kisaca ilâhi emirlerin disina çikmaktir.

Biraz daha genis anlamiyla büyük günâh isleyerek veya küçük günâhta israr ederek hak yoldan çikan, dinin hükümlerine baglanip onlari kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamini ya da bir kismini ihlâl eden anlamina gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgib el-Isfahâni, el-Müfredât, 572; Elmalili Hamid Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-i Kerîm'de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah'in emrinden çikarak O'na secde etmeyen seytan için "Feseka an emri Rabbih: Seytan Rabbinin emrinden çikti" buyrulmaktadir. Genel olarak fiski üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhi çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh islemek.

b. Yapilan bir günâhi israrla yapmak.

c. Günâhin çirkin oldugunu inkâr ederek bu günâhi islemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kisinin iman ile, din ile iliskisi kesilmis olur (Elmalili, a.g.e., I, 282).

Kur'an'da fisk genellikle küfür ile esanlamda kullanilmistir. Ancak bazi ayetlerde fisk mutlak anlamiyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapilan fisk (el-Bakara. 2/197) veya Allah'in adi anilmaksizin bogazlanan hayvanlari yemek (el-En 'âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düstükleri fisk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmedigi müddetçe sadece günâh islenmis kabul edilir. Ama bu durumlarda islenen fisk ve yapilan is helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.

Bunlarin disinda genellikle Kur'an-i Kerîm'de geçen fisk ve fâsiklar tâbiri küfür ile esanlamli olarak kullanilmistir:

"Andolsun ki biz sana apaçik ayetler indirdik. Bunlari fâsiklardan baskasi inkâr etmez" (el-Bakara, 2/99); "Allah'in indirdigi ile hükmetmeyenler fâsiklarin tâ kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "Iste Rab olmaya en lâyik olan Rabbinin su sözü (azâbi) küfür ve inat içinde olan o fâsiklar için öyle sâbit olmustur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);

"Eger Allah'a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardi, onlari (kâfir ve müsrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçogu fâsik (Allah'in emrinden ve imandan çikmis) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).

Mu'tezile'ye göre fâsik, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arasi bir durumdadir. Onlarin bu anlayisi ayni zamanda bes prensiplerinden birisini teskil eder ve bu prensip "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsik eger tövbe ederse imana döner, yok eger tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalir. Burada su hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayisi bu dünya içindir, yani o kisinin iman açisindan bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayis ahirete atfedilerek o kisilerin cennet ile cehennem arasinda bir yerde kalacaklari anlaminda degildir. Hâriciler ve ameli imanin esasindan bir sart olarak görenlere göre ise, fâsikin yukarida sayilan her üç derecesi de küfür noktasindadir ve ebedî cehennemde kalacaklardir. Fisk ve fâsiklik bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düsen bu durumdan mümkün oldugu ölçüde kaçinmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün oldugu ölçüde fiskdan uzak durmaktir. Günâhin büyügünden oldugu gibi küçügünden de kaçinmali, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun islenmesinde israr edilmemelidir. Zira sözü geçtigi üzere küçük günâhta israr etmek de fiskin derecelerinden birisidir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fisk isnadiyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kisi baska bir kimseye fisk (sapiklik) isnadiyla 'ya fâsik ' diye söz atamaz, atmaya hakki yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Sayet atar da attigi kimse atilan fiskin veya küfrün sahibi degilse bu sifatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsik veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Serhi, XII, 137). Bu hadis-i serif ayni zamanda bir ahlâki prensibi ortaya koymaktadir. Zira kisiyi ayiplamak, onun ayibini teshir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir seyle ayiplamak ahlâki bir tavir olmadigi gibi isnad ettigi sey, o kiside mevcut degilse zikredilen lâfiz geregince kendisini de tehlikeye düsüren bir durumdur.
Halaskar Tarih: 20.09.2005 10:52
ISLAMDA KARDESLIK

Ayni anne ve babadan dogan veya ortak degerlere sahip olan kimseler. Arapça'da ahi kelimesiyle karsilanmaktadir. Kardesler, arkadaslar anlamina gelen ihve ve ihvân kelimeleri ise ahi kelimesinin çoguludurlar.

Kardes denildiginde akla genellikle ayni anneden ve babadan dünyaya gelen kisiler gelmektedir. Bu soy-sop kardesliginin disinda bir de ayin dine veya dünya görüsüne mensup olmayi ifade eden akide kardesligi sözkonusudur.

Islâm dininde kardeslik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadir. Allah (c.c), Kur'ân-i Kerim'de söyle buyurmaktadir "Mü'minler ancak kardestirler. Öyleyse kardeslerinizin arasini bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup sakinin umulur ki esirgenirsiniz" (el-Hucurat 49/10). Âyeti kerimeden de açikça anlasilacagi üzere, ancak iman bagiyla biraraya gelenler kardes olarak kabul edilmektedirler. Buna göre yeryüzünün neresinde yasiyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konusuyor olurlarsa olsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün mü'minler kelimenin tam anlamiyla birbirlerinin kardesleridirler yani birbirlerinin sadik dostlaridirlar. Bu kardesler kendi aralarinda apayri bir topluluk olustururlar. Kendi akidelerine saldiran veya imana karsi küfrü tercih eden kimselere-kendilerine ne kadar yakin olurlarsa olsunlar- asla sevgi beslemezler; bu anlamda sadece akide kardesligini esas tutarlar; Rabblerinin su mealdeki uyarilarini asla unutmazlar: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir lopluluk bulamazsin ki onlar Allah'a ve Rasûlüne karsi baskaldiran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bagi kurmus olsunlar bunlar ister, babalari, ister çocuklari, ister kardesleri, isterse kendi asiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onlarin kalplerine imani yazmis ve onlari kendinden bir ruh ile desteklemistir" (el-Mücadele, 58/22); "Ey iman edenler, eger imana karsi küfrü sevip tercih ediyorlarsa, babalariniza ve kardeslerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onlari veli edinirse, iste zulme sapanlar bunlardir" (et-Tevbe, 9/23)..

Kuskusuz mü'min gönülleri en saglam ve köklü bir biçimde baglayan bag, iman ve takva esasindan kaynaklanan kardeslik bagidir. Bu, Cenab-i Allah'in mü'minlere bahsettigi en güzel nimetlerden biridir. Âyet-i kerimede bu durum söyle ifade edilmektedir: "Allah'in ipine hepiniz simsiki yapisin. Dagilip ayrilmayin ve Allah'in sizin üzerinizdeki nimetini hatirlayin. Hani siz düsmanlar idiniz. O kalplerinizin arasini uzlastirip-isindirdi ve siz O'nun nimetiyle kardesler oldunuz. Yine siz tam bir ates çukurunun kiyisindayken, oradan sizi kurtardi. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini iste böyle açiklar" (Alû Imrân, 3/103). Yüce Rabbimiz bizlere, cahiliyye döneminde birbirlerine düsmanliklariyla ün salmis Evs ve Hazreç kabilesine mensup fertleri iman bagiyla nasil kardesler haline getirdigini hatirlatmaktadir. Bu hatirlatma, insanliga kumanda edecek insanlarin mutlaka akide bagini esas alan, yani hep birlikte Allah'in ipine içtenlikle sarilari insanlar olmalari gerektigini zimnen öne çikartmaktadir. Dahasi ve en önemlisi, insanliga kumanda edecek mü'minlerin basarisini, Allah'in ipine simsiki sarilip kardeslik bagini kuvvetlendirmek sartina baglamaktadir.

Islam'da kardeslik akide temeline oturtuldugu içindir ki, mü'minlerin arasini bozacak her türlü sunî ayrimlar ve böbürlenmeler de haram kabul edilmistir. Irk, soy, cins vs. türünden cahilî degerler yerine takva kriteri getirilmek suretiyle toplumsal kardesligin ve ahengin bozulmamasi saglanmistir. Bu konudaki âyeti kerime her türlü tartismayi sona erdirici niteliktedir: "... Hiç kuskusuz, Allah katinda en üstün olaniniz, takvaca en ileride olaninizdir..." (el-Hucurat, 49/13).

Mü'min erkekler ile mü'min kadinlarin, akide ve takva temelinde birbirleriyle yardimlasmalari kardesligin bir geregi olarak zikredilmektedir. Bu yardimlasma, bireysel ve toplumsal hayatta iman ve takva ilkesinin egemen olmasini saglamak için gerekli görülmektedir. Nitekim bu amaçla biraraya gelen kimselere Allah'in rahmet edecegi belirtilmektedir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadinlar birbirlerinin velileridirler. Iyiligi emreder, kötülükten sakindirirlar, namazi dosdogru kilarlar, zekati verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. Iste Allah'in kendilerine rahmet edecegi kimseler bunlardir..." (et-Tevbe, 9/71).

Kardes olmak, arkadas ve sadik dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayi göze almak demektir; bunu fiili olarak göstermek demektir, sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardimlasmak ve dayanismak demektir. Bunlar olmadan kardeslik iddiasinin bir anlami olmaz. Kur'ân'in öngördügü kardeslik, bütün bunlari içeren bir muhtevaya sahiptir. Bir hayat biçimidir Islâm'daki kardeslik. Dinde kardesligin en güzel numunesini Peygamber çaginda Peygamberle birlikte yasayan seçkin sahabeler ortaya koymuslardir. Muhacir-Ensar iliskisi, kardesligin ne anlama geldigini bizlere gösteren son derece mükemmel bir örnekliktir. Medineli Ensar, Mekkeli Muhacir kardeslerinin nefislerini, kendi nefislerinden daha aziz tutmuslar, onlari hiçbir konuda yalniz ve yardimsiz birakmamislardir. Hatta Ensâr'dan bir müslüman, muhacir kardesine, sayet dilerse hanimlarindan birini bosayip kendisine nikahlayabilecegini bile teklif etmekten kaçinmamistir . Bu davranislariyla Ensar, imanlarinda ne denli ihlasli olduklarini göstermislerdir elbette. Âyette söyle buyurulmaktadir: "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazirlayip imani (gönüllerine) yerlestirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen seylerden dolayi da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açiklik (ihtiyaç) olsa bile (kardeslerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularindan korunmussa, iste onlar, felah bulanlardir"(el-Hasr, 59/9). Peygamberimiz (s.a.s) bir hadisinde söyle buyurmaktadir: "Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiginizi kardesiniz için etmedikçe iman etmis olmaz" (Buhârî, imân, 7). Hz. Ali (r.a) söyle demektedir: "Senin hakiki kardesin seninle beraber olan sana menfaat versin diye, kendi nefsine zarar vermeye razi olan, zamanin felaketleri kapini çaldigi vakit, senin daginik durumunu derlemek için O, derli toplu öz durumunu dagitir.

Mü'minler kardeslikte ve dostlukta tipki aksami birbirine geçmis mükemmel ve sapasaglam bir bina gibidirler veya bütün unsurlari ve zerreleriyle birbirine bagli bir vücud gibidirler. Bir vücudun herhangi bir azasi rahatsiz oldugunda nasil ki bütün bir vücud ayni rahatsizligi, ayni aciyi duyarsa, bir tek mü'minin-dünyanin ta öbür ucunda ile olsa- çektigi aciyi, duydugu izdirabi diger mü'min kardesleri derinden hisseder. Mü'minlerin bu denli birbirlerine bagli olduklarini Peygamber (s.a.s) söyle ifade etmektedir. "Mü'minin mü'mine bagliligi, parçalari birbirini bütünleyen bir bina gibidir." Hadisi rivâyet eden Ebû Musa El-Es'arî'nin bunu tarif için parmaklarini birbirine geçirdigi zikredilmektedir (Buhârî, salat, 88, Mezalim, 5; Müslim, birr, 65; Tirmizî, birr, 18; Nesâî, zekat, 67). "Mü'minleri kendi aralarindaki merhametlesmelerinde, sevismelerinde, yardimlasmalarinda bir vücud gibi görürsün. Ki vücudun bir organi agrirsa, vücudunun kalan kismi uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çagirir".

Bir mü'minin, diger bir mü'min kardesine her halükarda yardimci olmasi gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde, "zalim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardesine yardim et!" diye buyurmaktadir. Zulüm konusunda nasil yardim edilecegini ise su çarpici sözlerle dile getirmektedir: "Onu zulümden el çektirirsin. Ona yapacagin yardim iste budur" (Buhârî, Mezalim, 4; Müslim, birr, 62). Kardesligin bir geregi de, zulme meyleden diger kardeslerini uyarmak ve onlari hizaya getirmek için çalisip durmaktir. Bu tür bir yardimlasma fertlerin ve toplumlarin selameti için oldukça önem arzetmektedir.

Allah Rasûlü Mescid-i Nebevî'nin insasindan sonra Muhâcirler ile Ensâr'dan doksan sahabe arasinda ikiser ikiser kardeslik akdetti. Kendisi de Hz. Ali'yi kardes edindi. Bütün mü'minler birbirinin din kardesi olmakla birlikte, bu özel kardeslestirme, yardim, ziyaret, ihsan, nasihat ve rehberligi, hatta zevi'l-erhamdan önce mirasçi olmayi kapsamina aliyordu.

Ibn Abbas anlatiyor: "Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman aralarinda akrabalik bagi olmaksizin, Rasûlüllah'in ihdas ettigi kardeslik dolayisiyla Ensara varis oluyorlardi.

Âyette söyle buyruluyor: "O kimseler ki iman edip hicret ettiler ve mallariyla, canlariyla Allah yolunda mücadele ettiler. O Ensar ki Muhacirleri barindirdilar ve onlara yardim ettiler. Onlar birbirinin velileridirler" (el-infâl, 8/72). Burada velayet; yardim, yardimlasma, ögüt ve verâsetle tefsir edilmistir. Bedir savasindan sonra Muhacirlerin maddi durumlarinin düzelmeye baslamasi üzerine Muhacirlerin Ensara mirasçi olma hükmü su âyetle neshedilmistir: "Hisimlar Allah'in kitabinda birbirine daha yakindirlar" (el-Enfâl, 8/75). Ensâr bazi mallarini Muhacir kardesleriyle bölüsmüs, hurmaliklar üzerinde onlarla ziraat ortakçiligi yapmislardir (Ibn Sa'd, Tabakat, III, 396; Buhârî, II, 71, 111, 164).

Bir mü'min kendi için arzu ettigini mü'min kardesi için de arzu etmedikçe olgun mü'min olamaz.

Kardesligi Bozan Hususlar

Kardesligi bozan pek çok husus vardir. Kur'ân-i Kerim'de ve hadis-i seriflerde bütün bu hususlar açik bir biçimde belirtilmektedir. Bir âyet-i kerimede, kardesligi bozan ve dolayisiyla bireysel ve toplumsal ahengin zedelenmesine yol açan kötü hususlardan bazilarina söyle deyinilmektedir. "Ey iman edenler! Zandan çok kaçinin, çünkü zannin bir kismi günahtir. Tecessüs etmeyin. Kiminiz de kiminizin giybetini yapip arkasindan çekistirmesin. Sizden biriniz, ölü kardesinizin etini yemeyi sever mi?" (el-Hucurat, 49/12). Bu âyet-i celilede Yüce Rabbimiz, mü'minleri açik bir biçimde suizandan, kardeslerinin gizli yönlerini arastirmaktan, giybet, dedikodu ve kulis yapmaktan sakindirmaktadir. Peygamberimiz (s.a.s) ise bu konuda söyle buyurmaktadir: "(Sebepsiz) zandan sakininiz. Zira zan sözlerin, yalani çok olanidir. Birbirinizin ayibini görmeye ve duymaya çalismayiniz. Birbirinizin mahrem hayatini da arastirmayiniz" (el-Lü'lü Ve'l Mercân, Kitabu'l Birr Ves-Sila Ve'l-Adab).

Bir baska âyet-i kerimede su hususlarin alti çizilmektedir: "Ey iman edenler, bir topluluk bir baska toplulukla alay etmesin, belki alay ettikleri kendilerinden daha hayirlidirlar. Kadinlar da kadinlarla alay etmesin, belki kendilerinden daha hayirlidirlar. Kendi nefislerinizi yadirgayip küçük düsürmeyin ve birbirinizi en olmadik kötü lakablarla çagirmayin. Imandan sonra fasiklik ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, iste onlar zalimlerin ta kendileridir"(el-Hucurat, 49/11). Bu âyet-i kerimede de alay, kötü lakab takma ve benzeri gibi fisk kabul edilen davranislar konusunda mü'minlerin duyarli olmalari gerektigi vurgulanmaktadir.

Kin, haset ve hakaret de kardesligi bozan hususlar arasindadir. Kitab-i Kerim'de kendilerinden övgüyle bahsedilen mü'minlerin her türlü kinden ve hasetten tümden arindirildiklari belirtilmektedir: "Onlarin gögüslerinde kinden (ne varsa tümünü) siyirip çektik, kardesler olarak tahtlar üzerinde karsi karsiyadirlar" (el-Hicr, 15/47). Enes b. Mâlik'in rivâyet ettigi sahih bir hadiste ise Peygamberimiz (s.a.s) su nasihatlerde bulunmaktadir.

"Birbirinizle kinlesmeyiniz hasetlesmeyiniz birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah'in kullari kardes olunuz..." (Buhârî, Edeb, 57; feraiz 2; Müslim, birr, 23; Tirmizi, birr, 24), "Bir kisiye, müslüman kardesine hakaret etmesi kötülük olarak yeter" (Müslim, I, 32). Mü'min kardesinin ufak-tefek kusurlarina ve eksikliklerine bakarak ona kin ve adavet besleyen kisi gerçekte insafsizca ve zalimce davranan kimsedir.

Grupçuluk, inhisar-i zihniyet, benmerkezcilik vb. gibi kötü hasletler de kardesligi bozan ve mü'minleri birbirine düsüren hususlar cümlesindendir. Çünkü bu türden iddialar kaçinilmaz olarak beraberinde tefrikayi, çekismeyi ve çatismayi getirmektedir. Mü'minlerin birbirine düsmesi veya düsürülmesi ancak bu yollarla mümkün olabilmektedir. Nitekim bir hadisi serifte, seytanin bu yönde daima bir umut besledigine isaretle söyle buyurulmaktadir: "Seytan, Kibleye dönen (mü'minlerin artik kendisine ibadet etmesinden ümidini kesmistir;fakat onlari birbirine düsürmekte (hala ümitlidir)"(Tirmizi, Birr, 25; Müslim, Münafikun, 65).

Bütün bu hususlar veya hasletler, tipki birer mikrop gibi, sirayet ettigi vücudlari hasta düsürmekte ve tahrip etmektedir. Dinde kardeslik ruhunu yeniden canlandirmak ve mü'minlere kaybettikleri kuvveti yeniden kazandirmak, ancak bu tür hasletlerin ortadan kaldirilmasiyla mümkün olabilir. Kitab-i Kerim'in öngördügü kardesligin tesis edilmesi demek, Islam ümmetinin yeniden dirim kazanmasi demektir.

"Tarihi kinleri, kabilevî ihtiraslari, sahsî tamahlari, taassub ile kaldirdiklari bayraklari bir kenara itip yok eden, Allah yolunda kardeslik prensibinden baska hiçbir prensip kalpleri birlestiremez. Ancak bu kardeslik prensibiyle saflar yüce ve büyük Allah'in sancagi altinda birlesebilir"

Kardeslik Hukuku

Sihrî kardeslik Islâm'in kiymet verdigi önemli akrabalik münasebetlerindendir. Kardeslerin birbirleri üzerinde haklari ve vazifeleri vardir. Kardesler, aralarinda adalet ve iyilik ve dostlukla muamele etmelidirler.

Kur'an-i Kerim de, Hz. Adem'in iki oglu Habil ve Kabil'den söyle bahsedilir: "Ey Rasûlüm, Ehl-i Kitab'a, Adem'in iki oglunun haberini hakkiyle oku. Onlar Allah rizasini kazanmak için kurban kesmislerdi de birisininki kabul edilmis, digerinki kabul olunmamisti. Kurbani kabul olunmayan (Kabil) digerine; "Seni muhakkak öldürecegim," demisti. Kardesi ona söyle cevap vermisti: "Allah, ancak takva sahiplerinin kurbanini kabul eder. Yemin ederim ki, eger beni öldürmek için elini bana uzatirsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak degilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarim. Ben isterim ki sen kendi günahinla birlikte benim günahimi da yüklenesin; böylece cehennemliklerden olasin. Iste zâlimlerin cezasi budur." Nihayet Kâbil hevesine uyarak kardesi (Habil)'i öldürmege kalkismis ve sonra onu öldürmüstü. Böylece ziyana ugrayanlardan olmustu (el-Mâide, 5/27-30).

Yûsuf sûresinde de, Hz. Yûsuf'a kardeslerinin yaptiklari kötülükler uzun uzun anlatilir. Sonunda her sey ortaya çikinca kardeslerinin ona: "Allah'a yemin ederiz, Allah seni bizden üstün kilmistir. Biz dogrusu (sana yaptiklarimizda) suçlu idik" dedikleri; Hz. Yusuf'un da; "Size, bu gün hiç bir basa kakma ve ayiplama yok. Sizi Allah yarligasin. O merhametlilerin en merhametlisi" (Yûsuf, 12/91-92) diyerek, onlari afv ve müsamaha ile karsiladigi haber verilmektedir.

Hz. Musa (a.s) kardesinin de kendisiyle beraber hayir ve iyilikte ortak olmasini Allahu Teâlâ'dan söyle istemistir: "Mûsa dedi ki: "Ey Rabbim; benim gögsüme genislik ver; isimi kolaylastir; dilimden de su dügümü çöz ki, sözümü iyi anlasinlar. Bana kendi ailemden bir de vezir (yardimci) ver; kardesim Harun'u... Onunla sirtimi kuvvetlendir. Onu isimde ortak kil. Tâ ki seni çok zikredelim, çok analim" (Tâhâ, 20/25-34). Peygamberler (a.s)'in kardeslerine olan iyiliklerinin Kur'an'da anlatilmasi müslümanlara ögüt ve örnek olmasi içindir. Kardesler aralarinda su esaslara göre hareket etmelidir:

1- Kardesler karsilikli sevgi ve saygi beslemeli, küçükler büyüklerine karsi saygisiz davranislardan sakinarak onlari anne ve babalan gibi görmeli ve kendilerine itaat etmeli, büyük kardesler de küçüklerin kabahatlerini af ve hosgörü ile karsilamalidir.

2- Kardesler, anne ve babalarini üzmeyecek, onlara huzur dolu bir hayat yasatarak davranislarla birlik ve beraberlik içinde yasamali; para, servet miras gibi maddi çikarlar düsmanlik sebebi haline getirilmemeli ve birlik ruhu bozulmamalidir.

3- San, söhret, makam, servet gibi seyler kiskançlik sebebi olmamalidir. Kardeslerden biri ilim, servet ve makam itibariyle yükselirse bu durum digerleri için ancak bir iftihar vesilesi sayilmalidir. Maddî ve manevî bakimdan güçlü olan da digerlerine hor bakmamali, onlara her konuda yardim elini uzatmalidir.

4- Aralarindaki isleri ve fikir ayriliklarini zora bas vurmadan, birbirlerinin fikirlerine saygi duyarak ve konusup anlasarak tatlilikla halletmenin yollarini aramalidirlar.

Mehmet METINER

Samil Islam ansiklopedisi



* Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf, ensardan Sa'd bin Rebi ile kardeslestirilmisti. Sa'd b. Rebi kardesi A.bin Avf'a; "Kardesim!Iste evim , yarisi senin, iste mülküm,yarisi senin, iste eslerim, birisini bosayip seninle nikahlayayim ." diyerek fedakarligin en uç örnegini ortaya koymustu. Ancak Abdurrahman bin Avf, hazirciligi iyi görmemis ve Sad bin Rebi'ye, "Sag ol Kardesim, sen bana çarsinin yolunu göster, bu bana yeter." karsiligini vermis,çalismis ve kisa zamanda Medine'li zenginler arasina katilmisti. (Buhari,Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI/342).


Islam kardesliginin müminlere yükledigi diger sorumluluklari da Peygamberimiz söyle açikliyor:

"Müslüman müslümanin kardesidir. Ona zulüm ve kötülük yapmaz,onu tehlikeye atmaz. Bir kimse kardesinin bir ihtiyacini giderirse Allah da onun bir ihtiyacini giderir. Kim bir müslümanin bir sikintisini giderirse Allah da buna karsilik ondan kiyamet gününün sikintilarindan birini giderir. Bir müslüman, kardesinin bir ayibini örterse kiyamet günü Allah da onun bir ayibini örter." (Müslim, Birr,58).