Kaldırımda dikilip derin bir nefes aldı önce. Sonra başını yukarı kaldırıp havaya baktı. Bulutluydu; yağmur yağacak gibi görünüyordu. Zaman da az kalmıştı; hemen gidip hazırlanmalıydı. Elleri ceplerinde, başı önde, hızlı hızlı yürümeye başladı. Eylülün serinliğini ciğerlerine çekerken içi sızlıyordu. Geçen yıl yine eylülde çökmüştü bu sızı içine ve hiç gitmemişti. "Belki" dedi, "Belki bundan sonra gider." Bu umutla adımlarını sıklaştırdı.

Evin önüne gelince azalan sigarasından bir nefes daha çekti; sanki düşüncelerini de fırlatıp atmak ister gibi sigarayı yere fırlattı. Bir süre ceplerini karıştırdı, anahtarını çıkardı, kapıyı açtı. Bir türlü alışamamıştı kapıyı anahtarla açmaya. O yüzden de her seferinde zor buluyordu.
İçeri girdiğinde her şey daha zor gelmeye başladı ona. Yıllarca çalıştığı fabrika özelleştirilince işten çıkarılmıştı. Verilen tazminatla ancak bu gecekonduyu alabilmişlerdi. Hiç olmazsa kira ödemeyeceklerdi. Sonra bulduğu işte çalışmıştı ama çoğu zaman yokluk çekmişlerdi. Ekmek parası, odun kömür derken aldığı üç kuruş yetmiyordu ki.. Bir de çocuklardan biri hastalandı mı, vay hallerine!

Doğru yatak odasına girdi. Bir gün önce komşusuna ütülettiği gömleğiyle pantolonunu giymeli ve çıkmalıydı evden. İçinde hala biraz ‘belki' vardı ama dolabın kapağına elini uzattığında aynada kendi yüzünü gördü. Saçları kırlaşmış, gözlerinin altı çökmüştü. Alnının ortasında çizgilerde belirmişti epeydir. Bakışlarındaki o eski gülümsemenin yerini hüzün ve bıkkınlık almıştı. Oysa "En çok gözlerini seviyorum, çünkü bir başka bakıyorlar." demişti Özden bir zamanlar. Aynada gördüğü yüz aynı yüzdü, gözlerse aynı göz ama şimdi aynı bakmıyorlardı.

Özden'le birbirlerini çok sevmişlerdi. Ailelerini ikna edemedikleri için de on beş yıl önce izinsiz evlenmişlerdi. Biri on iki, diğeri yedi yaşında iki kızları vardı. Birlikte geçen yıllar içinde çok güzel günleri olmuştu elbette. Ve büyük kavgaları... Nedeninin hep kendi davranışları olduğunu artık kabul ediyordu ama pişmanlık için çok geç kalmıştı. "Keşke Özden'ime bunları yaşatmasaydım" diye düşündü. "İçme dediğinde içmeseydim keşke. Geç gelme dediğinde geç gelmeseydim. Ve O'nunla geçseydi tüm zamanlarım."

Aynada karısını görür gibi oldu. Sarı kıvır kıvır saçları, yanaklarındaki çilleri ile ona bakıyordu. "Bu gömlekle o kravat gitmez Halil!" diyordu. Zaten kravat bağlamayı da beceremezdi ki... Telefonun sesiyle irkildi. Arayan arkadaşıydı ve acele etmesini söylüyordu. Yine geçen Eylül ayında bir gece yarısı böylesine acı acı çalmıştı telefon ve uykusundan sıçramıştı Halil. Hiç tanımadığı
bir kadın sesi vardı karşı tarafta. Arayanın kim olduğunu bile anlamadan kötü haberi vermişti kadın. Şok ne kadar sürdü; Arayan kimdi; Ne dedi; hiç birini hatırlamıyordu şimdi. Tek bildiği daha bu sabah hastaneye yatırdığı Özden'in üre zehirlenmesinden öldüğüydü. Daha otuz yaşında, hayat dolu, genç bir anne nasıl da yok olup gitmişti! Gitmişti ama Halil'e ve kızlarına acılar bırakmıştı geride.

Evden çıkarken hala hiç bir şeyden emin değildi. Tek emin olduğu şey yalnız bir erkeğin iki küçük çocukla yaşamasının zor olduğuydu. Bir yıldır kapısını çalan olmamıştı. "Halin ne?" diyen de yoktu. Acaba büyük kızı birkaç yaş daha büyük olsa; Yemek yapmayı, ütüyü ve temizliği becerebilseydi; O işteyken küçük kızına bakacak biri olsaydı; Bunu yapar mıydı? Acaba Özden'ine ihanet mi ediyordu, yoksa o da mı isterdi tekrar evlenmesini?

Kapıyı kilitledi ve anahtarı cebine koydu. Belki de artık ona hiç ihtiyaç duymayacağını umuyordu.


Sevil Nizamoğulları

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 310
favori
like
share