C) FİDYE
Fidye konusunu içeren âyetteki "ve ale'llezîne yut¢k†nehû" ifadesinin
(el-Bakara 2/184), dil açısından oruca güç yetiremeyenler anlamına gelebileceği
gibi zorlukla güç yetirenler anlamına da gelebileceği dile getirilmiştir.
Hatta kimi rivayetlerde, "Sizden ramazan ayına yetişenler o ayda oruç tutsun"
(el-Bakara 2/185) meâlindeki âyet nâzil oluncaya kadar, fidye âyetinden
hareketle, ashaptan dileyenin oruç tuttuğu, dileyenin de tutmayıp fidye
verdiği, bu âyet nâzil olduktan sonra ise oruç tutmaya gücü yetenler hakkında
fidye hükmünün kaldırılıp sadece hasta ve yaşlılar için bir ruhsat olarak
devam ettirildiği belirtilmektedir (Müslim, “Sıyâm”, 149-150). Hz. Peygamber
ve sahâbenin uygulamasının da bir sonucu olarak âyetteki "oruç
tutmakta zorluk çekenler" ifadesiyle, şeyh-i fânî (düşkün ihtiyar) denilen
yaşlı kimselerin kastedildiği yaygın olarak benimsenmektedir. Buna göre
âyet, oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların tutamadıkları oruç için fidye
vermesi hükmünü getirmiş olmakta ve fidyenin miktarını "bir fakir doyumluğu"
olarak belirlemektedir. Ağır bir hastalığa yakalanan ve iyileşme
umudu bulunmayan hasta, orucu ileride kazâ etme ihtimali çok düşük olduğu
için, bu ihtimal yok sayılarak şeyh-i fânî gibi değerlendirilmiş ve fidye
hükmü kapsamına alınmıştır. Bu kimselerin, tekrar sağlıklarına kavuşup
oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı
cinsten bir ibadetle telâfisi talep edilmemiş, ibadet şevkinden mahrum kalmamaları
için, bunun yerine "her bir oruç için bir fakiri doyurma" şeklinde,
orucun mahiyetiyle alâkalı olması yanında sosyal amacı da bulunan bir
telâfi şekli önerilmiştir.
Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlılar, tutamadıkları her
bir oruç için bir yoksulu doyurabilecekleri gibi, bir fakir doyumluğu fidyeyi
ramazanın başında veya sonunda, nakit para veya mal olarak da verebilirler.
Bu fidyeyi sağlıklarında ödeyemezlerse, fidyenin ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve terekenin üçte birinin de
yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi ödemeleri dinî bir vecîbedir.
Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri fidyeyi karşılamaya yeterli değilse,
mirasçıların teberru kabilinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.
Fidye yoluyla telâfi biçimi, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç
tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışındaki mazeretler (bk. "Orucun
Şartları"), oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat
teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini câiz kılmaz. Fakat
bu kimseler kazâ edemeden vefat etmişlerse, mirasçıların aynı şekilde bu
oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince câiz, hatta mendup görülmüştür.
Çünkü kazâ borcunu geciktirmemek gerekli ise de, burada söz konusu
olan terk, başlangıçta mazerete, devamında ise ileride kazâ etme ümidi
taşınan hoş görülebilir bir ihmale dayalıdır. Ayrıca vefat, bu kimsenin orucunu
kazâ etme imkân ve ihtimalini ortadan kaldırdığından yaşlı ve hasta
için söz konusu olan acz halinin bunlar için de söz konusu edilmesi mümkündür.
Orucu sağlığında kasten terkeden kimseler için ölümden sonra fidye
verilip verilmeyeceği, aşağıda ıskat-ı savm konusunda açıklanacağı üzere,
tartışmalıdır.
Ağır işlerde çalışanların da oruç yerine fidye vermelerini câiz görenlere
göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır. Bu durumda olanlar her orucu için bir
fidye ödemekle yükümlüdürler.
Tutulamayan oruçların fidyesi birçok yoksula verilebileceği gibi toplam
tutar topluca bir yoksula da verilebilir. Ebû Yûsuf'a göre ise tek fidyenin
birkaç yoksul arasında bölüştürülmesi de mümkündür.
Fidye olarak bir yoksulu fiilen doyurma, genellikle pratik olmadığı için,
başlangıçta yoksul doyumluğunun gıda maddesine çevrilmesine ihtiyaç duyulmuştur.
Buğday, hurma, arpa gibi gıda maddelerinin başlıca tarımsal üretimi
oluşturması ve bu maddelerin yaygın olarak bulunması sebebiyle yoksul
doyumluğu için başlangıçta getirilen oldukça pratik olan bu çözüm, ileriki
dönemlerde, tarımsal üretim anlayışının değişmesine bağlı olarak üretim biçim
ve ilişkilerinin değişmesi sebebiyle sıkıntı doğurmuş ve ülkemizde olduğu gibi
fakir doyumluğu nakde çevrilmeye başlanmıştır. "Bir fakiri bir gün doyurma"
şeklindeki ölçü sabit ve değişmez olmakla birlikte, bunun tekabül edeceği nakit
veya mal, toplumunun üretim biçim ve ilişkilerine, geçim şartlarına ve
ekonomik seviyesine göre değişebilir. Hanefî fakihlerin o dönemlerde belirledikleri ölçüye göre bir fakir doyumluğu olan fidye miktarının, buğday cinsinden karşılığı ve dengi yarım sa' arpa, hurma, kuru üzümden kariılığı ise 1 sâ‘dır. Oruç fidyesinin tutarı, fıtır sadakası tutarına denktir. Günümüzde
fitrenin (sadaka-i fıtr) miktarı, mükellefe kolaylık olsun diye her yıl para olarak
duyurulur. Fakat "bir fakir doyumluğu" esprisi gözden kaçırılıp, fıkıh mekteplerinin büyük ölçüde kendi dönemlerinin üretim biçimlerini ve geçim standartlarını dikkate alarak tesbit ettikleri buğday, arpa, hurma miktarları esas
alınarak her yıl, fitre miktarının buğdaydan şu kadar, hurmadan şu kadar diye
açıklanması yanlış anlamalara yol açabilmektedir. "Fakir doyumluğu"nun ne
demek olduğu herkes tarafından anlaşılmakla birlikte, bu doyumluğun, paraya
çevrildiği vakit, hesabın yapıldığı yiyecek maddesine göre değişmesi mâkul
karşılanmamaktadır. Bir fakir doyumluğunun, günümüzde, asgari geçim ve
hayat standardı, asgari geçim endeksi gibi ekonomik verilerden hareketle bölgelere göre ayrı ayrı hesaplanması mümkün ve daha sağlıklı olmakla birlikte,
hiç değilse, hesapta esas alınan buğday, arpa, hurma ve üzümün tekabül ettiği
ortalama miktarın asgari tutar olarak açıklanıp, ötesinin mükelleflerin ortalama
aylık veya yıllık geçim standartlarına göre ayarlamasına bırakılması daha
uygun görünmektedir ( diyanet)

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 585
favori
like
share